18 Haziran 2018 Pazartesi

Mim: Kitaplar Kalbimden Vurur

Bloga kitap yorumu dışında bir yazı yazmak isterken bu mime iki davet aldım, çok mutluyum. Hemen beni mimleyen Eslem ve Şule ablama teşekkürlerimi göndereyim. Mim yazısı yazmayı da okumayı da çok seviyorum, bir de bu mimlerin konusu kitaplar olunca aldığım keyif ikiye, üçe katlanıyor. 
Eslem'in yazısını buradan, Şule ablanın yazısını ise şuradan okuyabilirsiniz!

1- Okumayı size sevdiren ne oldu?

Buna tam anlamıyla cevap vermem zor. Küçükken, daha okuma yazma bilmezken anne ve babamı okurken gördüğümde onları ne kadar kıskandığımı hatırlıyorum. Sanıyorum ki bana okumayı bu kadar sevdiren onları devamlı okurken görmemdi.

2- Hiç bir kitabı sayfalarını çevirerek okudunuz mu?

Hatırladığım kadarıyla hayır. Aynı kitabı aynı ortamda aynı anda biriyle okumayı çok seviyorum ama tek kitabı birlikte okumak bence çok rahatsız edici ve sıkıcı olabilir. 

3- Yolculuğa giderken yanınıza kaç kitap alırsınız?

Bir ve üç arasında değişir ama yanıma içinde bir sürü kitap olan Kindle'ımı almadan seyahate çıkmam. Uzun bir seyahat olacaksa basılı kitap almayıp ihtiyaç olduğunda kaldığım yerden almayı da tercih edebilirim. Kısacası bu gideceğim yere ve orada kalacağım süreye bağlı. Sadece yolculuk içinse prensip olarak bir ince bir kalın kitap alıyorum.

4- Asla okumam dediğiniz kategori nedir? 

Böyle bir kategori yok benim için. Romantiğinden politiğine her tür kitabı okuyabilirim. 

5- Kitapları renklerine göre mi alfabeye göre mi sıralarsınız?

Ben kitaplarımı boyutlarına ve yayınevine göre sıralıyorum. Renklerine göre sıralayınca görsel olarak harika bir görüntü elde edecek olsam da alakasız kitapların yan yana durması beni rahatsız ediyor :D

6- Okurken size eşlik edecek bir hayvan ister miydiniz?

Bilemiyorum, okurken dikkati çok çabuk dağılan insanlardan biriyim. Öyle ki bazen ışık bile odaklanmamı güçleştirebiliyor. Okurken yanımda bir evcil hayvan olsa sanırım okuma etkinliğim olumsuz etkilenirdi. Bu konudan bağımsız olarak; bir köpeğim olsun istiyorum.

7- Bookstagram olarak kendi stilinizi oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz?

Hayır. Zaten aktif bir kullanıcı değilim. Hiç değilim. 


6 Haziran 2018 Çarşamba

Merlin - Kayıp Yıllar / T.A. Barron | Kitap Yorumu


Merlin - Kayıp Yıllar

Özgün Adı: Merlin - The Lost Years

Yazarı: T.A. Barron

Çeviren: Aydın Ekim Savran

Yayım Yılı: 1996


BBC'de yayınlanan Merlin dizisini bilmeyen yoktur herhalde. İşte o dizi benim izlediğim ilk yabancı dizilerden biriydi. Ben İngilizce'ye bir nevi bu diziyi izlerken hayran olmuştum. Olmamak mümkün mü zaten?

Kısacası Merlin'in hayatımda önemli bir yeri var. Hala özlediğimde açar birkaç bölüm izlerim. 

Bu seriyi bu kadar merak etmemin nedeni de diziyi çok sevmemdi. Zaten kitabın kapağında diziyi sevenlere yönelik bir yorum da bulunuyor. "Dizinin hayranlarını peşinden sürükleyecek bir eser." Yazarın kendisi de diziye senaryo danışmanlığı yapmış.

Ayrıca kapağın güzelliği konusunda yorulmadan konuşabilirim. Sizce de çok mistik bir havası yok mu? Serinin diğer kitaplarının, yani Türkçe'ye çevrilmiş diğer kitapların kapakları da harika. Hepsini koy kitaplığa, gün boyu seyret! 

Bununla birlikte, keşke kitabın içi de kapağı kadar mistik ve büyüleyici olsaydı diye düşünmeden edemiyorum. 


Kitap, adından da anlaşılacağı üzere Merlin'in  yetişkinliğini anlatmıyor; onun erken yıllarına odaklanıyor. Bu seri onun çocukken yaşadıklarının ve nasıl bizim bildiğimiz Merlin olduğunun hikayesini anlatıyor. Bu açıdan çok ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerekir. 

Kapağından, konusundan ve dizinin neden olduğu bolca hayranlıktan dolayı beklentilerim oldukça yüksekti ama ne yazık ki serinin bu ilk kitabı onları hiç ama hiç karşılayamadı. Okurken devamlı daha ilginç bir şeyler olsun diye bekledim ama bölümlerin sonunda beni okumaya devam ettirecek şeyler bulamadım. Sıkılmamak elde değildi. Tatil zamanı olmasaydı çok uzun süre elimde sürünebilirdi belki de.

Kitaptaki sorun genel olarak maceranın bölüm bazında işlenmesiydi bana göre. Bölüm başlıklarına baktığınızda o bölümde neler olacağını kestirebiliyordunuz bir süre sonra. Kahraman bölüm başlığındaki kişi ya da yaratıklarla karşılaşır, bir sorun ortaya çıkar ve gerilimin yükseldiği anda bölüm biter. Diğer bölümün ilk sayfasında sorun çözülür, yeni bir soruna doğru yol alınır. Sorunların devasa gösterilip böyle şak diye çözülmesi de insanı deli eder.

Bir de kahramanın bölüm sonlarında bayılması var ki sizin de bayılasınız geliyor. 

Bir de ben, bir kehanetten bahsedildiği zaman onun epik bir şekilde gerçekleşmesini bekliyor, istiyorum. Bununla bağlantılı olarak yine kurgudaki kötülük unsurunun yeterince güçlü olmadığı kanısındayım. Aynı şekilde Merlin'in geçmişinin ve adının hikayesinin daha etkileyici kurgulanmış olması gerektiğini düşünüyorum. Kısacası bu gibi, bir kurgunun dinamiğini oluşturan unsurların, genç yetişkin okuyucu için yetersiz kaldığını hissettim kitap boyunca.

Bunları düşünmemin sebebi de benzer daha iyi eserlerle karşılaştırma yapmış olmam büyük ihtimalle. Mesela, kötü bir ruhun etkisi altındaki kral (Kral Theoden), kötülüğün bulunduğu Karanlık Kule ve buraya yaklaşıldıkça gün ışığının azalması (Mordor-Kara Kule), bir ısırık alınca tıka basa doyduğunu hissettiren Ambrossia ekmeği (Lembas) gibi benzerlikler canımı çok sıktı kitabı okurken. 

Tüm bunlara rağmen kitaptaki mekan tasvirleri güzeldi bence. Ne çok uzun ve sıkıcıydı ne de yetersizdi. Betimlenen yerleri ve kişileri rahatça gözümün önüne getirebildim, benim için bu yeterliydi zaten. Yukarıda bahsettiğim bölüm bazında maceralar kitabın akıcılığını olumlu yönde etkiliyordu. Bölümler kısa olduğundan nasıl bittiğini anlamıyordunuz. 

Ayrıca saydığım tüm olumsuzluklarına rağmen ortaokul çağındaki çocuklara hitap edebilir bence. Henüz fantastik okumaya başlamış okurlar oldukça keyif alabilir kitaptan. Tam da bu yüzden, belki kitaplar ilerledikçe, kahramanımız yaş aldıkça kurgu da aynı ölçüde olgunlaşır ve gelişir diye ikinci kitaba bir şans vermek istiyorum açıkçası. Sonuçta seri on iki kitaptan oluşuyor.

Bir de kapaklarına dayanamıyorum, gerçekten çok güzeller.

Son olarak baskıya da değinmek istiyorum. Kapak tasarımını Parodi yayınları kendisi yapmış ve bu konuda bir tebriği hak ediyorlar. Ben okurken hiçbir yazım ya da imla yanlışına, baskı hatasına rast gelmedim. Vardıysa da ufak tefekti ki gözümden kaçmıştır. Çeviri de gayet temizdi, çok yapay ifadelerle karşılaşmadım. 

Toparlayacak olursam Kayıp Yıllar benim için çok tahmin edilebilir bir kurguya sahipti. İşlenilen maceranın aşamaları, yaşanılan zorluklar çok oldu bittiye getirilmişti. Bu tür kitaplarda okumayı sevdiğim ters köşelerden hiç yoktu; yapılmaya çalışılmış ama sönük kalmıştı. Genel anlamda aradığımı bulamadığım bir okuma oldu; yine de ikinci kitabı asla okumayacak kadar nefret de etmedim kitaptan. Bir şans daha vereceğim.


Siz Kayıp Yıllar'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

2 Haziran 2018 Cumartesi

Aylık Rapor | Mayıs 2018



Herkese merhaba!

Sınavları bugün itibariyle bitmiş, yaz tatili resmi olarak başlamış bir muggle olarak çok mutluyum. Son zamanlarda okul yoğunluğundan dolayı blogumdan çok uzak kaldım, hakkında bir şeyler yazmak istediğim kitapların yorumlarını daha yazamadım ama olsun. Artık burayla gönlümce ilgilenebilirim.

Geçtiğimiz mayıs ayı okuma ve izleme açısından benim için şaşırtıcı derecede verimli oldu. Hep söylediğim gibi, final haftaları bana yarıyor. Her sene bu dönemlerde çok okuyup çok izliyorum. Sanırım stres atmanın en iyi yolu oluyor benim için. Yine de aynı şey neden vize dönemlerinde olamıyor merak ediyorum.

Neyse, bu ay verilecek sınavların, teslim edilecek ödevlerin stresi dışında güzeldi. 



Okunanlar

Bu ay toplam 7,5 kitap okudum. Çoğu ince kitaplar olsa da geçen ay kendime koyduğum aylık 1000 sayfa sınırını geçerek 1147 sayfaya ulaştım. O yüzden mutluyum. 

*Günlerin Sonu / Susan Eee (388 Sayfa)

Puanım: 3

Bir seriyi daha böylece bitirmiş oldum. Kafa dağıtmak açısından iyi bir okumaydı ama yine de memnun kalmadım serinin son kitabından. Seri hakkındaki genel yorumum için tıklayın.


*Mürebbiye / Stefan Zweig (83 Sayfa)

Puanım: 4

*Yakıcı Sır /Stefan Zweig (88 Sayfa)

Puanım: 5

En sevdiğim Zweig kitapları arasında yerini aldı. 

*Acımak / Reşat Nuri Güntekin (150 Sayfa)

Puanım: 5

Ani bir kararla okumaya karar verdiğim Acımak, favori yerli klasiklerimden biri oldu. Yorumu gelecek.

*Oscar Wilde / Mürver Ağacı - Toplu Öyküler (153 Sayfa)

Puanım: 3

Bu kitap normalde 350 küsür sayfa fakat ben yarısını okuyabildim. İkinci yarısında çok sıkılınca bıraktım. Zaten birbirinden bağımsız hikayelerden oluşuyordu, başka zaman gerisini okurum diye düşündüm. En sevdiğim hikaye 'Sadık Dost' hikayesiydi ve bu hikaye, gariptir, bana Tolstoy'un öykülerini anımsattı. Keza diğer hikayeleri okurken de Oscar Wilde'ın öykücülüğünün beklediğimden daha farklı olduğunu fark ettim. Dorian Gray'den edindiğim izlenim bende farklı beklentiler oluşturmuştu ama yanılmışım.

*Hayalet Süvari / Theodor W. Storm (168 Sayfa)

Puanım: 2

Benim için en büyük hayal kırıklığıydı bu ay. Gotik edebiyat ürünü olması dolayısıyla çok merak ettiğim bir kitaptı ama umduğumu bulamadım, çoğu yerde sıkıldığımı hissettim.

*Şair Evlenmesi / İbrahim Şinasi (17 Sayfa)

Puanım: 5

Kardeşim edebiyat sınavına hazırlanırken eserin adı kulağıma ilişti. Ben de lise döneminden biliyorum tabii eseri ve yazarını ama okumamıştım. Edebiyatımızdaki ilklerden biri olan bu eseri okumamış olmak canımı sıktı, ben de hemen okudum. Çok da sevdim. O kısacık 17 sayfada hem güldürmüş hem de düşündürmüş büyük usta İbrahim Şinasi. 

*Ferhat ile Şirin / Nazım Hikmet (100 Sayfa) 

Puanım: 5

Ferhat ile Şirin'in hikayesini hemen hemen hepimiz biliyoruz. Aynı öyküyü Nazım Hikmet, hem de dramatik olarak nasıl anlatmış çok merak ettim. İyi ki de okumuşum, çok sevdim. Ayrıca bu Nazım Hikmet'ten, şiirleri haricinde okuduğum ilk eser, fakat asla son olmayacak.



İzlenenler

Filmler

*Yol Ayrımı (2017) 4/5

*Coco (2017) 5/5

*Cargo (2017) 4/5

*The Skin I Live In (2011) 1/5

*Back to the Future (1985) 4/5

*Donnie Darko (2001) 5/5

*Fahrenheit 451 (2018) 2/5


Diziler

*The Good Place | 1. Sezon 4/5

*The Good Place | 2. Sezon 3/5

Dizinin konusu, havası, oyunculukları çok hoşuma gitti. Yine de ilk sezonun daha güzel olduğunu düşünüyorum. Bir sonraki sezonu merakla bekliyorum ve bir önceki sezondan daha iyi bir iş çıkaracaklarını umuyorum.

*Skam | 1. Sezon 3/5

*Skam | 2. Sezon 4/5

*Skam | 3. Sezon 2/5

*Skam | 4. Sezon 4/5

Birden fazla kişinin tavsiyesiyle başladığım Skam'ı bir hafta içinde bitirdim. Bölümlerin kısa olması, olayların akıcılığı filan hemen bitiverecek bir dizi zaten bence. Kafa yormuyor, iyi vakit geçirtiyor işte. Skins'e benzettim biraz, ama çok değil. Sezonlara verdiğim puanlardan da anlaşılacağı üzere favori karekterlerin Noora ve Sana oldu. 

İyidi güzeldi ama dizi, gerçek Norveç yaşantısını yansıtıyor mu çok merak ettim. Norveç hakkında çok bilgim yok ama oradaki gençlerin bu kadar partici olması şaşırttı :D


Siz bu ay neler yaptınız? 
Benimle paylaşın!

6 Mayıs 2018 Pazar

Penryn ve Günlerin Sonu / Susan Ee | Seri Yorumu


Penryn ve Günlerin Sonu
(Penryn and the End of Days)

Susan Ee

Çeviren: Barış Emre Alkım

Türü: Fantastik / Genç Yetişkin


Seriye Ait Kitaplar:

1-Meleğin Düşüşü 
2-Kıyamet Sonrası
3-Günlerin Sonu

Bu seriyi dört ay içinde bitirdiysem bunun sebebi Şule ablanın başlattığı seri kitap okuma etkinliğidir. Normalde serilerin ilk kitaplarını okuyorum, sonra diğer kitaplar sürünüyor, iki üç yıl bekliyor. Bknz: Otostopçunun Galaksi Rehberi. Bknz: Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları.

Penryn ve Günlerin Sonu, okuduktan hemen sonra sizi iyi hissettiren bir seri. Bunun nedeni de hızlı okumanız ve birkaç günde, hatta birkaç saatte bir kitap bitirmiş olmanın verdiği haz. Fakat aradan zaman geçtikçe o kadar iyi hissettirmesinin nedeni anlayamadığınız, hoşunuza giden tek bir şey dahi hatırlayamadığınız o seriler/kitaplardan. Mesela benim için o serilerden biri de Hush Hush serisidir. Neyse...

Serinin konusunu alıntılamakla başlayayım;


Kıyamet melekleri yeryüzüne inip tüm dünyayı yakıp yıktığından bu yana altı hafta geçti. Gündüzleri sokak çeteleri hüküm sürüyor, geceleri korkunun ta kendisi. Bir gün savaşçı melekler küçük bir kızı kaçırdılar, tekerlekli sandalyeye mahkum, aç biilaç halde, ufacık bir kızı. Kızın ablası, Penryn, kardeşini kurtarmak için elinden geleni ardına koymayacak. Buna, aslında düşmanı olan bir melekle bir anlaşma yapmak dahil olsa bile. Raff e, kanatları kesilmiş, gücünü yitirmiş bir melek. Binlerce yıl savaştıktan sonra şimdi hayatı, gencecik bir kızın ellerinde. Penryn ve Raffe, korkunun ve tuhaf yaratıkların hüküm sürdüğü bir dünyada bir başlarınalar, hayatta kalmak için de birbirlerine ihtiyaçları var. Her şeye rağmen sağ kalıp düşman meleklerin inine gitmeliler. Penryn burada kardeşini bulmayı umut ediyor. Raffe ise binlerce yıllık düşmanlarına karşı tek başına savaşıp kanatlarını ve eski gücünü yeniden kazanmayı.(Tanıtım bülteninden)

Bir dönem, üç yıl önce kadar deli gibi kitap yorumları okuyup yorum videoları izliyordum. Öyle ki bu süreyi gerçekten tavsiye edilen kitapları okumaya ayırsam herhalde bayağı bir kitap eksilirdi okuma listemden. Neyse işte, o zamanlar bu kitap hakkında konuşan üç kişiden üçü de çok övüyordu seriyi. Herkes ayıla bayıla okuyordu filan. Ben de o zamandan beri merak ediyordum ve okumak için çok heyecanlıydım. 

Ocakta, bir tren yolculuğunda başlamıştım ilk kitabı okumaya ve gerçekten yolculuk için güzel bir tercihti; o yolculuk bu seriye başlamak için doğru zamandı. 

Önce serinin sevdiğim yönlerinden bahsetmek istiyorum;

- Meleklerin sanılanın aksine "iyi" olmaması. Melekler yeryüzüne indiklerinde ortaya büyük bir kaos çıkıyor; dünya adeta kıyamet sonrası bir atmosfere bürünüyor. Melekler bir nevi kıyameti başlatan yaratıklar oluyorlar. "Melekler iyidir" klişesini yıkan başka melek kurgusu da okudum ama bu durum da hala klişeleşmediği için (Ne?) hala hoşuma gidiyor. Umarım artık herkes meleklerin kötü olduğunu yazmaya kalkmaz da bunun da suyu çıkmaz.

- Kitapların akıcılığı. Gerçekten, okuyucuyu zorlamayan, hem de hiç zorlamayan, sıkmayan, bunaltmayan basit bir dili var kitapların. Bölümler çok fazla, dolayısıyla çabuk bitiyorlar. Bölüm bitirdikçe de çok okuyor hissine kapılıyorsunuz ve bu - en azından benim - çok hoş bir şey. Kafanızı yormasın, iyi vakit geçirsin diyorsanız seri bu amaç için birebir. Özellikle benim yaptığım gibi yolculuklarda tercih edebilirsiniz.

Evet, ne yazık ki seride hoşuma giden şeyler yalnızca bu kadardı. Kitaplar ilerledikçe seri bozmaya başladı bana göre. Neden mi?

- Karakter gelişimi yoktu ve ben bu tür serilerde karakter gelişimi görmek istiyorum. Penryn, seri devam ettikçe daha kararlı, daha kendini bilen bir kız olacağına, son kitapta çok saçma şeyler düşündü ve yaptı. Kimi yerlerde kızı iki omzundan tutup sarsmak istedim, kendine gel diye. 

- Kitaplardaki aksiyon ve gizem çok anlıktı, en fazla birkaç bölüm sürüyordu. Bu akıcılığı olumlu yönde etkilese de ben çok sıkıldım bu durumdan. İlk kitap bu konuda biraz daha iyiydi diğerlerine göre. Buna rağmen son kitap sanki aceleyle yazılmış, olaylar birdenbire uydurulmuş ve kurguya eklenmiş hissi yarattı bende. 

- İyice açıklanmayan, boşlukta kalan meseleler vardı bence. Zaten seri normalde beş kitap olarak düşünülmüş mü ne. Kısacası havada kalmış konular yüzünden seri bitmemiş gibi geliyor ki zaten bence hikaye ortasında bırakılmış basbayağı.

- Sonu çok beklendik ve saçmaydı. Spoiler olmamasına adına daha fazla şey yazmak istemiyorum ama sonu kesinlikle memnun edici değildi benim açımdan. Hem çok baştan savma, hem de fazlasıyla basmakalıptı. 

- Anlatım akıcıydı basitti filan ama estetik bir dil yoktu bu yüzden. Her ne kadar fantastik bir kurgu olsa da insan edebi bir anlatım da istiyor. Tekrar okumaktan hoşlanacağım hiçbir cümle yoktu mesela. Bir arkadaşım başından geçenleri anlatıyor gibiydi daha çok. Mesela filmi çekilse, ha filmi izlemişsiniz, ha kitabı okumuşsunuz aynı olurdu bence. Kitabı okumanın tek bir artısını gösteremezdim. Tabii anlatım açısından...

İşte böyle. Hızlı zaman geçirtmesi dışında hoşuma gitmeyen bir seri oldu Penryn ve Günlerin Sonu. Çoğu yerinde sıkan, bayan, göz devirten bir hikayesi vardı. Ters köşesi yoktu, çok fazla şaşırtamadı, anlatımı memnun edemedi, kurgusu tahmin edilebilir düzeyde kaldı. Çıkış noktası itibariyle belki özgünlüğü yakalamış olabilir ama bence elimizde çarçur edilmiş bir kurgu var. 

Bir de bahsetmeden geçmek istemiyorum, okuduğum baskıda bir sürü yazım hatası vardı; bazı yerlerde çeviri doğal-doğru hissettirmedi, bir de okurken bunlara sinirlendim üstüne üstlük. Eskiden aldığım için belki DEX yeni basımlarında bu hataları düzeltmiştir, bilemiyorum. Yeni basımları var mı onu da bilmiyorum ama bence siz bu seriye hiç bulaşmayın. Onun yerine okumadıysanız Duman ve Kemiğin Kızı'nı öneririm. 

Onunla ilgili görüşlerimi de şuradan okuyabilirsiniz.



Siz bu seriyi okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

3 Mayıs 2018 Perşembe

Aylık Rapor | Nisan 2018


Nisan ayının nasıl bu kadar hızlı geçip gittiğini anlayan var mı aranızda?

Nisan'ın ilk günleri vizelerle, onlara çalışmakla geçti. Sonrasında biraz rahatlarım kitaplara, dizilere gömülürüm diyordum ama dersler fırsat vermedi. Sunumlar, ödevler derken vize sonrası dönem de kaldığı yerden yoğunluğuna devam etti. Ayrıca son haftalarda staj yeri bulma telaşım da hat safhadaydı. 

Kısacası bu ay nasıl olduysa hep koşuşturmaca ve stresle geçti benim için. 

Okunanlar

Yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü bu ay yine kitap okuma konusunda kendi performansımın altında kaldım: toplam üç kitap, toplam 806 sayfa okumuşum. 1000 sayfanın altında kalmak gerçekten beni üzüyor, ama meşguliyetlerimi düşününce buna bile şükrediyorum. Ayrıca okuduğum üç kitabı da çok beğenmem ve hepsine beş üzerinden beş yıldız vermem bence okuma konusunda güzel bir ay geçirmişim gibi hissettiriyor.

*Başlat / Ernest Cline (506 Sayfa) 

Puanım: 5/5

Üç yıldır filan okumak istediğim bir kitaptı fakat beni son zamanlarda harekete geçiren uyarlamasının çekilmesi oldu sanırım. Filmi izlemeden hemen kitabı okumam gerektiğini hissettim ve iyi ki de öyle hissetmişim. Okurken inanılmaz keyif aldığım bir kitap oldu ki ben hiç oyun oynamayan bir insanım, düşünün. Oyun geeki olan, bir de 80'lere özel ilgisi olan insanlar ne kadar sever bu kitabı düşünemiyorum. Kitabı okuduktan sonra filmin fragmanını izledim ve umduğumu bulamadım açıkçası. Kitabın verdiği memnuniyeti gölgelememesi adına filmi şu sıralar izlemeyi düşünmüyorum.


*Otomatik Portakal / Anthony Burgess (168 Sayfa)

Puanım: 5/5

Yine beklentilerimi karşılayan bir kitap oldu Otomatik Portakal. Kitapla ilgili yorumumu okumak için şuraya buyurun. 

*Beyaz Zambaklar Ülkesinde / Grigoy Petrov (186 Sayfa)

Puanım: 5/5

Tek bir şey söyleyeceğim: Herkesin okuması gereken bir kitap. Kitap hakkındaki düşüncelerimi buradaki yazıda okuyabilirsiniz.

İzlenenler

İzlediklerimi sıraladığımda şöyle bir gülümsedim. İlk yarısı tamamen Sadri Alışık filmi, diğer yarısı ise Kubrick filmi. İzlediğim tek çağdaş filmin yapım yılı 2012; zaten o da The Shining ile ilgili. Kısacası bu ay izlediğim filmlerden çok keyif aldım.

- Ah Müjgan Ah (1970) 4/5

- Afilli Delikanlılar (1964) 5/5

- Turist Ömer (1964) 5/5

- Pantolon Bankası (1965) 4/5

- The Shining (1980) 5/5

- 2001: A Space Odyssy (1968) 4/5

- Full Metal Jacket (1987) 3/5

- Eyes Wide Shut (1999) 5/5

- Room 237 (2012) 5/5

- A Clockwork Orange (1971) 4/5

- Lolita (1962) 5/5

Diziler

- No Game No Life (2014) 5/5



Siz bu ay neler yaptınız?
Benimle paylaşın!



27 Nisan 2018 Cuma

Mim : Blog Yazarlarını Tanıma


Herkese merhaba,

Epey oldu mim yazısı yazmayalı. Aslına bakarsanız kitap yorumlarını bile düzenli yayınlamaya yeni yeni geri döndüm ya neyse. 

Ben yazılarımda kendimden çok bahsederim aslında, kitap yorumlarımdan, dizi önerilerimden olsun benim hakkımda çok şey öğrenebilirsiniz. Bu mim de beni, bizi, blog yazarlarını biraz daha tanımak adına. Beni mimleyen, Bir Sosyolog Bir Kitap ve Hayal blogunun sahibi İzel'e çok teşekkür ederim. Onun mim yazısını buradan okuyabilirsiniz.



1- Nerelisin?

Kütahya'da doğdum ve orada büyüdüm. Fakat yaklaşık dört yıldır İzmir'de yaşıyorum. Burası kendimi bulduğum şehir olabilir, İzmir artık benim vazgeçilmezim.

2- Burcunuz?

Koç burcuyum ama burçlara pek inanmadığımdan özelliklerini filan hiç bilmem.

3- Bloglarda en çok ilgini çeken şey nedir?

Okumadığım kitapların ya da izlemediğim filmlerin incelemelerinden çok okuyup izlediklerimin eleştirisini okumayı daha çok seviyorum aslında. Başka insanların ne düşündüğünü merak ediyorum, bu tür şeyleri farklı bakış açılarından okumak hoşuma gidiyor. Bir de gezi yazılarını ilgiyle okuyorum, özellikle gitmeyi istediğim yerleri detaylıca anlatan yazılara bayılıyorum; hevesimi arttırıyorlar.

4- En sevdiğin mevsim?

Aslında her mevsimi ayrı seviyorum ama denize girebildiğim için yaz diyeceğim.

5- Yabancı dil biliyor musun?

İngilizce ve Almanca biliyorum. Bu sene Rusça öğrenmeye de başladım, umarım onu da ilerletirim.

6- Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Film veya dizi izlemekle. Ve yazmakla... Ve çeviri yapmakla...

7- En son hangi kitabı okudun?

Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi okudum ve çok beğendim. Herkesin okuması gereken bir kitap bence. Yorumuna şuradan ulaşabilirsiniz.

8- Hayatında pişman olduğun bir şeyi anlatır mısın?

Aklıma hiçbir şey gelmiyor :D Aslında ben çok anlık, geçici pişmanlıklar yaşayan bir insanımdır. Mesela otobüste, keşke buraya değil de şuraya otursaydım sorunsalını devamlı yaşıyorum :D

9- Tuttuğun takım var mı?

Fenerbahçe.

10- Çantanda eksik etmediğin şeylerden bazılarını yazar mısın?

Cüzdanım, bir şişe su, o sırada okuduğum kitap, kulaklıklarım ve not defterimle kalemim.

11- En sevdiğin içecek?

Çay.

12- Blogunuzdan hiç para kazandınız mı?

Hayır. Aslında kazanabileceğimi de düşünmüyorum :D


26 Nisan 2018 Perşembe

Beyaz Zambaklar Ülkesinde / Grigoy Petrov #kom2018



Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Özgün Adı :страна белых лилий

Yazarı : Grigoy Petrov

Çevirmeni : -

Yayım Yılı : 1923


Bu kitaptan bu kadar geç haberdar olduğum için üzülüyordum fakat artık okumuş olmaktan dolayı çok mutluyum. Çünkü kendisi Atatürk'ün okuduktan sonra çevrilmesini ve askeri okullarda okutulmasını istediği bir kitap. O böyle bir şey istediyse bir nedeni vardır ve bu nedeni kitabı okuduktan sonra çok ama çok iyi anladım. 

Kitap 1923 yılında, Rus yazar Grigoy Petrov tarafından yazılmış. Yüzeysel olarak bakıldığında bir seyahatname özelliği taşıyor çünkü genel olarak Finlandiya'da edindiği bilgilerin, gözlemlerin bir derlemesi niteliğinde bu kitap. Fakat kitabın mikro özelliklerine inildiğinde bu derlemenin aslında, yoksul, geri kalmış toplumların nasıl kendilerini geliştireceğinin bir yol haritasını sunduğunu görüyoruz. Beyaz Zambaklar Ülkesinde, her sayfasında inanılmaz yerinde tespitlerde bulunan, bugün de karşılaşılan sorunlara tavsiyeler getiren, içinde bulunduğumuz çıkmazlar konusunda bizlere yol gösteren bir eser bana göre. 

Kitap, az önce de söylediğim gibi Finlandiya halkının kalkınma, kendini geliştirme hikayesi. O dönemin Fin aydınlarının, halkı "aydınlatma" çabasını, okurken bize çok da yabancı gelmeyen gerici görüşlere karşı verdikleri mücadeleyi anlatan bir kitap. 

Değindiği konuların çoğunun, benim de düşündüğüm ve katıldığım şeyler olduğunu görmek, beni ayrıca mutlu etti. Bir şeylerin farkında olduğumu anlamamı sağladı; en azından kendime, çevreme, bireyi olduğum toplumun sorunlarına kayıtsız olmadığımı, en azından sorguladığımı gösterdi bana. 

Burada kitapta üzerinde durulan, benim de burada tekrar değinmek istediğim bazı konular var. 


İnsanlar kendi kendilerini işte böyle aldatıyorlar. Günleri, ayları, yılları uyduruk romanlar okumakla geçiriyorlar. Onlar çalıştıklarını sanıyorlar... Ülkede ise kültürlü çalışan yok. Halkın aklı uyuyor. Edepsizlik büyüyor.
Ülkede eğitimin bu kadar yaygın olması yüzünden ahali kitap ve gazete okumayı seviyor... Bu yüzden buralarda halkın en alt tabakası bile kış uykusuna yatmıyor. İnsanlar acizliklerine boyun eğmiyorlar. Başkalarına güvenmiyorlar, ne olacaksa olsun demiyorlar.
- Finlandiya halkının aydınlanma sürecinde halkın okuma alışkanlığının önemi vurgulanmış. Özellikle halkın gazete okuyup etraflarında olup bitenlerden haberdar olması, öylesine yaşamayıp kendisini ve toplumunu etkileyen olayları takip etmesi, onları imrenmeme neden oldu. Kitapta dendiği gibi böyle bir halk "ne olacaksa olsun" demez ve haklarının, ülkesine ve birlikte yaşadığı, aynı toprakları paylaştığı insanlara karşı sorumluluklarının farkında olur. Bu kitapta elbette okumanın öneminin vurgulanacağını bekliyordum fakat şu yukarıdaki ifadeyi okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Nedeni basit; aynı cümleyi kendi insanlarımızdan yüzlerce kez duymak. Yaşananlardan bir haber olup ona anlatılanlarla yetinen, yapılanları sorgulamadan kabullenmek ve araştırmadan her şeye inanmak, hem de körü körüne inanmak... "Ne olacaksa olsun" demek...


Ben tatlıcı kralı olurum...Sizler de, biriniz ayakkabıcı kralı, diğeri yumurtacı kralı, bir diğeriniz de demirci kralı olabilirsiniz...

- Her ne yapıyorsanız yapın, hangi mesleği icra ediyorsanız edin, elinizden gelenin en iyisini yapın. Kitabın verdiği bu evrensel mesaj benim de her zaman düşündüğüm bir konudur. Eğer ülkemizde bazı basmakalıp düşünceler olmasaydı, "başkaları ne der?" gibi saçma endişelere kapılmasaydı insanlar, herkes mesleğini severek yapardı; herkes severek yapacağı meslekler seçerdi. Bu, ne yazık ki mümkün olmuyor, olamıyor. En basitinden, sosyal bilimler, nedendir bilinmez, hor görülür Türkiye'de. Bir öğrenci sayısalda başarılıysa, başarılı sayılır. Diğer alanlara yöneldiğinde, "Sayısal yapamadığı için," diye etiketler, adeta suçlarlar hemen. Aile, akraba, çevre baskısı derken öğrencilerin çoğu yapmak istedikleri değil, yapmaya zorlandıkları, yapmaya koşullandırıldıkları alanları seçiyorlar ve sonuç? Sonuç, devlet dairelerinde asık suratlı memurlar... Zorla çalıştırıldıklarından şüphelendiğimiz banka görevlileri... Danışma masalarında üslup nedir bilmeyen, insan sevmeyen insanların oturması... 

Oysa herkes elindeki işi severek yapsa, karşısındakini de mutlu edecek, kendini de. Mutsuz olup hayatını heba etmeyecek, onu mutsuz görenlerin gününü mahvetmeyecek. 

Bir insanın sevdiği şeyi yaparak hayatını idame ettirmesi kadar güzel bir şey yoktur bence hayatta ve bu zamanda bunu başarabilen insanlar çok şanslılar bence. 

Ayrıca Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinden biridir, bu kısımları okurken de hep aklımdaydı, size de hatırlatayım; "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır."

Bir toplumun gelişimini anlatan bu kitapta, toplumların gelişmesi için yol gösterici niteliği taşıyan bu rehberde, bu hususa yer verilmemesi zaten düşünülemezdi. 


İstediğiniz gibi mükemmel anayasalar hazırlayın, seçimler konusunda istediğiniz kadar hak tanıyın, en liberal kanunları yazın, sosyalizmin ya da komünizmin mucizevi gücüne inanın ama eğer binlerce çocuğumuz hayata küçük, önemsiz insanlar olarak adım atarsa, parlamentolar ve bütün hukuk düzeni mevcut olduğu halde; umumi ve sosyal hayat, yine sönük ve paslı olacaktır. Bu nesilden gelen memurlar özensiz, bakanlar ise siyaset cambazı olur. Milletvekilleri çıkar peşinde koşar.

- Kitabın çocukları anlattığı, onlar üzerinde durduğu bölüm de çok ilgi çekiciydi. Çoğu ailede çocuklara iyi bakılır, iyi beslenirler, iyi giydirilip süslenirler fakat bu çocukların ruhunun temizliği, zenginliği, derinliği ihmal edilir. Bu durum bana şimdiki çocuklardaki "marka takıntısını" hatırlattı. Aynı zamanda, artık küçücük çocukların dahi ellerinde son model telefonlar olduğu geldiği aklıma. Gerçekten de bu devirde çocukların bir dedikleri iki edilmiyor. Sussunlar, eziyet etmesinler diye ya televizyon başına oturtuluyorlar ya da ellerine verilen telefon/tabletlerle oynuyorlar. Bunun sonucunda da ortaya robotlaşmış, şımarık, bencil gençler ortaya çıkıyor. Bilgiye ulaşmanın böylesine kolay olduğu bir devirde acaba bu çocuklardan, gençlerden kaçı ellerindeki teknolojik aletleri bilgi, araştırma için kullanıyor? Gerçekten de kitapta bahsedildiği gibi çocuklarımız dışarıdan güzel görünüyor; güzel giyinip en güzel eşyalara sahip oluyorlar. Fakat ne yazık ki içleri boş.

- Bildiğiniz üzere bugün Finlandiya, eğitim sistemiyle diğer tüm ülkeleri kendisine hayran bırakmış bir ülke. Sefalet ve yoksulluk çekmiş, başka ülkelerin egemenliği altında yaşamak zorunda kalmış bir ülkenin bugün bu konumda olması mucize değil. Bunun arkasında halkının azmi ve kararlılığı var. Beyaz Zambaklar Ülkesinde sözü geçen meseleleri onlara sabırla anlatan, halk için çalışan, toplumu kalkındırmak için uğraşan aydınlara sahipler. Artık kendileri sorgulayabiliyor, kendi yaşam standartlarına kendileri yön verebiliyorlar. Bir ülkede eğitim sistemi ne kadar iyiyse diğer kurum ve sistemler de o kadar iyi olur; öğretmenler ne kadar iyiyse, diğer alanlarda çalışacak insanlar o kadar iyi, o kadar nitelikli ve becerikli eğitilir. Çünkü bir ülkedeki hukukçuyu da, siyasetçiyi de, mühendisi, doktoru da öğretmenler eğitiyor. Bu yüzden, iyi hukukçu, iyi doktor eğitmek için önce iyi, çok iyi öğretmenlere sahip olmak lazım. 

Her sahada güçlü olmak için önce eğitim sahasında güçlü olmak gerekir. Hepsinin temeli odur çünkü. Bugün Türkiye'deki sorunların temeline inildiğinde eğitim sistemindeki bozuklukları, tutarsızlığı ve lakaytlığı görmek işten bile değildir. "Ne olursa olsun" diyen insanlar türemesinin nedeni eğitim sistemimizin gereksinimleri karşılayacak kalitede olmamasıdır. 

Ne acıdır ki bu ülkede konuşulan, tartışılan hep siyaset olmuştur. Herkesin güncel siyasi olaylarla ilgili söyleyeceği bir şey vardır; fakat çoğu insan eğitimdeki aksaklıklar konusuna bir yorum getiremez. Mevcut sistemi kabullenir, çocuğunu okula gönderir ama çocuğu okulda ne öğreniyor merak etmez. İşte, bugün ne haldeysek, bu yüzdendir bana göre.

Yozlaşmış kurum ve sistemleri ortadan kaldırmanın, ülkenin refahını sağlamanın yolu da eğitimde yapılacak yenilik ve gelişmelerden geçer. Büyük önder Atatürk'ün de dediği gibi, "Geleceğin güvencesi sağlam temellere dayalı bir eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır."


Dini ölü inançlar topluluğu haline getirdiler. Dini, yüzlerce kuralı, paragrafı olan inanç grameri haline getirdiler. Peygamberler, Tanrı'yı hatırla diye öğretmiyorlardı. Tanrı'nın yüzlerce tanımını, özelliklerini, emirlerini ezberle demiyorlardı. Onlar sevmeyi öğretiyorlardı ve sürekli tekrarlıyorlardı: Sev, sev! İnsanları sev! Her insanı sev! Her canlıyı sev! Bütün dünyayı sev!

- Dinsel, etniksel ve cinsel açıdan ayrıştırıldığımız, daha da ayrıştırılmaya çalışıldığımız bu dönemde, insanları bu konuda biraz düşünmeye teşvik etmemiz gerek. Ağzından din lafı düşmeyen insanların yaptıkları şeyler hakkında sorgulamaya itmemiz lazım. Herhangi bir dini ya da inancı bütün bir topluma mal etmeye çalışmak neden? İnançları farklı diye insanlar arasında kin ve nefret uyandırmak niye? Onları, yalnızca onları ilgilendiren inançlarına göre kategorileştirmenin ne anlamı var? Sana, bana, bize, ülkemize, ülkemizin refahına ne faydası var? Din özneldir, inanç kişinin kendi vicdanıyla ilgilidir. Kimsenin ona müdahale edip yargılamaya, bu yüzden onu dışlamaya, ötekileştirmeye hakkı yoktur.

Fakat ülkemizde yıllardır din üzerinden yapılan kirli bir siyasete tanık oluyoruz, böylesine kutsal bir duygunun, toplum arasında ayrışmalara neden olması için alet edildiğini görüyoruz. İnsanlarımızın bu yüzden acilen, dinin kulla Allah arasında olduğu, gizli, kutsal ve öznel olduğu bilincine varması gerekiyor. 

Aslında kitabın her bir sayfası ders niteliğinde. Benim için öne çıkan konuları burada yeniden anmak istedim yalnızca. Beyaz Zambaklar Ülkesinde, okuması, anlaması kolay; fakat okurken de, okuduktan sonra da kafanızı, düşüncelerinizi meşgul eden bir kitap. Finlandiya'nın başarmış olduğunu biz neden başaramayalım diye soruyor insan. Kitapta geçen, toplumun gelişmesini engelleyen sorunların, bugün bizim karşı karşıya olduğumuz sorunlar olduğunu fark edip kitabın getirdiği önerilerin aslında hep "olması gerekenler" olduğunu görüyor. 

Herkesin ama herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitap Beyaz Zambaklar Ülkesinde. 

* Şimdi, kitabın en önemli özelliklerinden bahsettiğime göre son uyarımı yapabilirim. Kitabı benim yaptığım gibi, herhangi bir yayınevinden okumayın sakın! Hele hele "Müjde Yayınları"nın basımını hiç önermiyorum. Çevirmenin adı bile yazmıyor künyede, nasıl fark etmedim çok kızıyorum kendime. Sonra, kitabın içindeki yazım yanlışları, çeviri hataları o kadar çoktu ki okurken fena halde sinirlendim. Rusça aslından mı çevrildi, yoksa İngilizce çevirinin bir çevirisi miydi hiçbir fikrim yok fakat çevirmen, tabii orada bir çevirmen varsa, "Habil, Kabil'i öldürdü." tarzında bir çeviri yapabilir aklım almıyor. İmla ve yazım hataları kafayı yememe sebep olacaktı, o derece.

Neyse ki kitap didaktik bir kitaptı, edebi yönü olmadığından bu hataları, en azından okurken, bir nebze görmezden gelebildim. Fakat bir kez daha, sağlam bir yayınevinden okuyacağım mutlaka.

Siz siz olun benim düştüğüm hataya düşmeyin!



*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.