26 Ocak 2020 Pazar

Muggle'dan Öneriler #6 | Eski Komşulukları Arayın



Öncelikle Elazığ'da meydana gelen deprem için, depremin sonuçları için duyduğum üzüntüyü dile getirmek isterim. Depremde hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, kalanlara da sabır diliyorum. Yaralıların bir an önce sağlığına kavuşması için dua ediyorum.

Finallerimin bitmesiyle başlayan yaklaşık bir aylık tatilim başladığından beri kendime daha çok vakit ayırabiliyorum. Fark etmişsinizdir, bloga da daha fazla yazıyorum, hatta vaktim varken aklımdaki her şeyi yazayım dönem başlamadan diye düşünüyorum.

Bu yazıyı hazırlamak uzun süredir aklımda vardı. Elazığ depreminden sonra sergilenen dayanışma doğru zamanın geldiğini anlamamı sağladı. Biraz iç dökme, ama ağırlıklı olarak kamu spotu niteliğinde olan bu yazı bir şeyleri değiştirmez belki ama beni yazıda önerdiğim konuda daha da teşvik ettiği inkâr da edilemez. 

Altı ayda iki kez ev taşıdık. Bunun yorgunluğunu yaşayanlar bilir. Taşıma süreci ayrı bir stresli, sonraki dağınıklık/yerleştirme dönemi de ayrı yorucu. Haziran'da girdiğimiz eve bir türlü ısınamamıştık. Bir önceki evden hemen çıkmamız gerektiği için aslında ilk taşınma aceleye gelmişti çok. Ev aramakla çok vakit harcayıp dilediğimiz gibi bir yer bulamayınca bu son bulduğumuza girdik. Bir de dubleks olması bize cazip gelmişti, ne yalan söyleyeyim. Çok heveslenmiştik ama bu evde yaşarken eskilerin neden "Ev alma komşu al," dediğini anladık. 

Biraz içimi dökmek istiyorum. Bundan önceki ev, yani Haziran'da girdiğimiz ev merkezi sayılabilecek bir konumdaydı. Buca'nın önemli meydanlarına yürüme mesafesinde bir yerdeydi. Her şey, pet shoptan terziye neye ihtiyaç duyarsak ayağımızın altındaydı. Gelgelelim, oturduğumuz sokakta evler birbirine çok yakındı, yani karşılıklı olarak. Düşünün, o kadar yakın ki balkona  filan çıkamıyorduk. Ama orada yaşayan insanlar alışmış, birbirlerini de tanıdıkları için bu konuda bir rahatsızlık yaşamıyorlardı. Yine de ben insanların telefon konuşmalarını, sohbetlerini, kavgalarını duymaktan hoşlanmıyordum. Abartmıyorum, sabahları yandan, karşıdan gelen alarm seslerine uyanıyorduk. Birinin telefonu titreşimde çaldığında bile, eğer ortam sessizse, mesela kitap filan okuyorsam hemen duyuyordum. Bence bu normal değil, en azından benim için çok çok rahatsız edici bir şey. Bir de insanların ne konuştuğuna dikkat etmemesi vardı ki hepimizi çileden çıkarıyordu. 

En çok sorunu yakın komşularımızla yaşadık. İlk gün her şey çok güzeldi, taşınmadan önceki tadilatlar sırasında çay filan getirdiler, sağ olsunlar (!). Ama sonra birden katı davranmaya başladılar. Nazikçe rica ettiğimiz şeylere kaba bir şekilde karşılık verdiler. Devamlı saçma uyarılarda bulundular ve bizimle neredeyse hiç muhatap olmadılar. Bilmiyorum, ben mi çok eski kafalıyım ama yeni taşınan birine "hoş geldin" ziyaretinde bulunmak artık çok mu saçma, bu gelenek çok mu demode? Taşındığımız apartman site içinde, çok daireli bir yer olsa anlarım, kimse kimseyi tanımıyor. Ama bahsettiğim apartman dört katlı, beş ailenin kaldığı bir aile apartmanı. Hani biz bizeyiz gibi bir şey. Yani ben sokağın sonundaki insanlardan bir "hoş geldin" bekliyor değilim elbette. En azından karşı dairede kalanların bir diyaloga girmesini umuyor insan doğal olarak. Ama onlar bile biz bir şey sormak için kapılarını çalmasak görmezden gelecekti bizi. Zaten sonra da biz apartmandaysak içeri kaçıp kapıyı şak diye kapatmaya da başladılar. 

Acaba sorun bizde mi diye de sorduk kendimize. Biz bir adım atalım dedik ama o da işe yaramadı. Sanıyorum ki kafalarımız uyuşmuyordu. 

En sonunda dayanamadık. Komşularla aramız iyi olsaydı ve şu ses sorunları olmasaydı belki eve alışabilirdik. Nihayetinde ev aramaya başladık ve bir hafta içinde şimdi yaşadığımız evi bulduk. Eski evden çok da uzak değildi ama burası site içinde, daha ferah bir yerde ve en iyisi, gözümüzün dibinde evler yok. Evlerin yakın olması sorun değil aslında, böyle yerlerde yaşayan binlerce aile var; sorun insanlarımızın artık özele saygı duymaması, "fazla rahat"  olması bence. 

İkinci taşınmamızdan önce bir daha pişman olmamak için iki evin eksileri ve artılarını sıraladık ve bunu yaptıktan sonra bir saniye bile beklemedik toparlanıp bir an önce taşınmak için. Şunu da anlatmadan geçmek istemiyorum: Karşı komşu, karşı derken kapı komşusu da değil, karşı apartmandaki komşu, anneme ev mi arıyorsunuz diye sormuş. Bunu nerden duymuş olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Biz taşınırken, taşınmanın nasıl olduğunu bilirsiniz, asansör filan geliyor gürültü patırtı. Bu işlemin yapıldığı apartmandaki insanların birinin taşındığını anlamaması im-kan-sızdır yani. Ama biz taşınırken o dört hanenin kapısı bile aralanmadı arkadaşlar. "Ne oldu, daha birkaç ay olmuşken neden taşınıyorsunuz?" diye soran da olmadı. Aksine, aslında taşınmamızdan birkaç gün önce, birinci kattaki teyzeyle karşılaştık, ilk defa hal hatır sordu bana.

Yüzünü tanımadığım için çıkarmaya çalışırken duraksadım, "Ben birinci katta oturuyorum, görmedin mi hiç?" dedi. "Görmedim, sizi ilk kez görüyorum," dedim. "Ben seni hep görüyorum ama," dedi. Bir kal geldi bana, sonra kadın bana dedi ki, "Ne kadar yabanisiniz."

Yabani olan bizmişiz yani, mesele anlaşıldı. Teyzenin aylar sonra benimle konuşmak öylesine aklına gelmemiş bu arada. Taşınacağımızı duymuşlar. Nasılını biliyorsunuz.

Bu noktada bir şey daha anlatmak isterim. Teyzem Almanya'da yaşıyor. Onlar da bu sene başka bir yere taşındılar. Komşularla tanışmaya vakitleri olmamış. O yüzden Noel zamanı bir hediye sepeti hazırlayıp kapı kapı dolaşmış, o hediyeleri dağıtmışlar. Komşularının bayramını kutlayıp bu vesileyle kendilerini tanıtmışlar. Komşuların ne kadar memnun kaldığını anlattı teyzem. Kendileri müslüman, hatta teyzem baş örtülüdür. Bir arada yaşadığımız insanlarla kendimiz arasındaki farklılıklara değil, ortak noktalarımıza odaklanmamız gerekiyor. Bu durumda ortak nokta, aynı mahalleyi, sokağı paylaşmak oluyor. Bizim durumumuzda aynı apartmanı paylaşmaktı ama aynı iletişimi biz Türkiye'de aynı milletten dindaş komşularımızla kuramadık. Üzücü değil mi? Hem de çok...

Neyse, kazasız belasız taşındık ama hem yorgunluğu büyük oldu, hem de masrafı. Kolay şey değil vesselam. Bu evimizi pek bir sevdik, nazar değmesin. Komşular "hoş geldin" e gelmese de her karşılaştığımızda "merhaba, nasılsınız, iyi günler," demek onları yormuyor. Beklediğimiz de bu zaten, kibarlık, biraz güler yüz. 

Ev ararken bir sürü yer gezdik, bir sürü ev sahibiyle ayak üstü konuştuk. Ağzımız yandığı için ilk sorduğumuz hep etraf, komşuluk olmuştu. İstisnasız hepsinin söylediği şu oldu: ESKİ KOMŞULUKLARI ARAMAYIN. ESKİ KOMŞULUKLAR KALMADI ARTIK.

Neden? Evet, belki insanların arasındaki diyalog eskisinden daha soğuk, samimiyetten daha uzak ama bunu değiştirmek yine bizim elimizde değil mi? Kendi kendimize, "Eski komşulukları aramamalıyım, insanlar artık böyle," deyince oluyor mu yani? Bir şeyleri değiştirmek konusunda neden bu kadar tembeliz, bu kadar isteksiziz?? Neden bu kadar kolay kabulleniyoruz?

Eski komşulukları arıyorum, bulmayı da umuyorum çünkü diğer türlü, iletişimsizlikten doğacak olan sorunları düşündükçe daha çok korkuyorum. 

Ayrıca, selam vermek, hatır sormak, gülümsemek, teşekkür etmek ne zamandan beri "iyi komşuluk" oldu. Bunlara bile artık "eski komşuluk" diyorsak vay halimize. Bunları bile yapamıyorsak biz,toplum olarak, yalnızlaşmışız demektir. 

Değişim bizden başlar. Böyle düşünmeye son vermemiz lazım. Diyeceğim o ki ESKİ KOMŞULUKLARI ARAYIN, ARAYALIM. Arayalım ki bulalım. Gerçeği kabullenmekle olmaz, birbirimizden daha fazla uzaklaşmadan bağlarımızı kuvvetlendirmeye çalışalım. Farklılıklarımız ne olursa olsun, insanları  o şu partiye oy veriyor, bu şu dine inanıyor diye kategorileştirmememiz gerek. Ortak bir alanı paylaşıyorsak ötesini görebilmemiz; karşımızdakine insan olarak değer vermemiz gerekir. Çok zor değil. 

Çok basit, şimdi deneyin: GÜNAYDIN, İYİ GÜNLER, İYİ AKŞAMLAR, TEŞEKKÜRLER. 



23 Ocak 2020 Perşembe

Karanlık Şato Gotik Edebiyat Kulübü 2020 Okuma Listesi


Herkese merhaba!

Gotik Edebiyat Kulübümüz olan Karanlık Şato'nun bu yılki okuma planından bahsetmeye geldim ama bu vesileyle kulüple ilgili birkaç kelam edeyim istedim. 

Kulüp iki senedir aktif bir şekilde gotik türde okumalar yapıyor fakat ben daha geçtiğimiz haziran ayında katıldım kulübe. Aslında, okumalara yetişebilir miyim filan diye endişelenmesem daha önce katılma fırsatım olurdu belki. Böylesi kısmetmiş, geç olsun güç olmasın  diyip kulübümüzün kurucusu Berfin'le iletişime geçtim. 

Kulüpte okunacak kitaplar önceden belirlendiği için bir ay sonra okuyacağım kitaplardan en azından bir tanesi belli olmuş oluyor. Bu yüzden geçen hazirandan belli daha planlı ilerliyorum okuma konusunda. Bu, kulübün bana kazandırdığı en büyük artılardan biri. Katıldığımdan beri kulüp vesilesiyle birçok güzel eser okudum, birkaçı uzun süredir okumayı ertelediğim kitaplardı. Bu bakımdan da kulübün çok yararını gördüm/görmekteyim. 

Kulüple birlikte okuduğum en güzel kitaplar; Notre Dame'ın Kamburu, Gulyabani, Binbir Hayalet, Operadaki Hayalet ve Dracula oldu.  Yine kulüple birlikte çok sevdiğim bir klasik olan Uğultulu Tepeler'i tekrar okudum, hem de yazıldığı dilden. H.P. Lovecraft gibi sıradışı bir yazarı kulüp sayesinde tanımış oldum. 

Ve son olarak, kulüpteki arkadaşlığımız da çok hoşuma gidiyor ve bana iyi ki dedirtiyor. Kitaplar hakkında, aslında her şey hakkında konuşabileceğim, kafa dengi, hepsi birbirinden güzel insanla tanıştım bu kulüpte. Gerçekten, iyi ki katılmışım ve iyi ki onlar da beni aralarına kabul etmişler.

Bu sene için farklı bir okuma listesi hazırladık; her ay için belli bir kitap belirlemektense, bir tema belirlemenin daha eğlenceli olabileceğini düşündük. Aynı temada farklı kitaplar okunmasıyla birbirimize tavsiye de verebiliriz. Hem planlamanın böyle esnek olması okuyucu sayımızı da artırabilir diye düşündük. Ee, ne kadar çok katılım olursa okumalar o kadar keyifli geçiyor, daha çok fikir alışverişi oluyor, sohbetler renkleniyor. 

2020 için hazırladığımız liste şu şekilde:


Bu ayın konsepti ve önümüzdeki temalardan haberdar olmak için instagram sayfamızı şuradan takip edebilirsiniz. Okumalarımıza katılmak için sayfamızı gönderilerinize etkiletleyip paylaşımlarımıza yorum bırakabilirsiniz. Koşun koşun  gelin, sohbetimiz şenlensin!

3 | Kumarbaz / Dostoyevski | #2020


Kumarbaz

Özgün Adı: игрок
Yazarı: Dostoyevski
Yayım Yılı: 1866
Çeviren: Koray Karasulu


Belki de ruh sayısız duyguyu bir anda tattıktan sonra tatmin olmuyor, huzursuzlanıyor ve nihani bir bitkinliğe varıncaya dek, her defasında artan bir şiddetle yepyeni duygular tatmak istiyordur.

Yılın üçüncü klasik eserinin yorumuyla herkese merhaba! Yıla okuma  açısından çok güzel başladım - bunda yarıyıl tatilinde olmamın büyük rolü var, tabii okuduğum her kitabın birbirinden güzel olması da etkili. Aman nazar değmesin diyor ve bu muhteşem eserden bahsetmek istiyorum biraz.

Kumarbaz, sizi hüüüüp diye içine çekiveren bir kitap. Okurken zamanı unutturan, anlatılan sahnelere bizzat dahil oluyormuş hissi uyandıran ve bittiğinde tadını damağınızda bırakan o mükemmel eserlerden biri. Şimdiye kadar yazardan dört kitap okudum yalnızca: Ev Sahibesi, Beyaz Geceler, Yeraltından Notlar ve Suç ve Ceza. Hiç okumamış olsanız dahi biliyorsunuzdur Dostoyevski'nin yazarlığını: karakter tahlilleri, ruh çözümlemeleri ve psikolojik gözlemleri nedeniyle okura kolay bir okuma sunmaz aslında. Kumarbaz'a da bu gerçekleri göz önüne alarak başlamıştım; en son okuduğum kitabı da Yeraltından Notlar olunca kendimi düşündürücü, derin bir eser okumaya hazırlamıştım. 

Oysa Kumarbaz, sürükleyici-merak uyandıran olay örgüsü ve renkli, tanımaktan keyif alacağınız karekterleriyle yazarın diğer kitaplarına pek benzemiyor. Diyaloglar fazlaca yer tutuyor, ayrıca karakterlerin dünyasına da derinlemesine inmiyor yazar. Daha çok olay odaklı bir roman aslında. Yine de bunları söyleyerek kitabın yüzeysel olduğunu ima etmiyorum kesinlikle. Eser, kendisine "klasik" denmesinin hakkını verir nitelikte. Yazar derinlemesine bir karakter analizi sunmuyor olsa da bence okuyucu karakterlerin kişilik özelliklerini ve mizaçlarını yer verilen diyaloglardan çıkarsayabiliyor. Bunu sağlayan da yine Dostoyevski'nin, kişilerin karakterini diyaloglara yansıtabilme yeteneği.

En şaşırtıcı olansa yazarın bu kitabı yaklaşık bir ay gibi bir sürede yazmış olması. Hem de kumar borcunu ödemek için. Çok hoş değil mi? İlginç bir bilgi daha, kendisi Suç ve Ceza'yı da aynı yıl yazıyor. Genel olarak ticari kaygıyla yazılmış bir kitabın bu kadar dolu olması, cümleleri arasından kalite fışkırması beni gerçekten şaşırttı. Her şey gibi, edebiyat da eskiden daha nitelikliymiş sanki. 

Kitabın özellikle ortalarında heyecandan cümleleri takip edemedim, ucunu kaçırdığım yerler oldu. Hele bu kısımlarda "Baboulinka" diye bir karakter girdi kitaba, o andan sonra her şey daha güzel oldu. Bir Dostoyevski kitabı okurken sesli bir şekilde güleceğimi hiç tahmin etmezdim - bu kitap benim için gerçekten büyük sürpriz oldu. Hiçbir şey için değilse bile şu muhteşem Baboulinka için okunur bu kitap! Ayrıca, hikayenin anlatıcısı olan Aleksey İvanoviç de bence ilgi çekici bir karakterdi, onu daha yakından tanıma fırsatım olsun isterdim.

Yalnız, sonu biraz üstünkörü yazılmış, aceleye getirilmiş gibi geldi bana. Belki gerçekten de öyle oldu. Keşke öyle olması gerekmeseydi ama, bir elli-altmış sayfa daha uzun olsaydı kitap olaylar daha tatmin edici bir şekilde bağlanabilirdi. Sırf bu yüzden Goodreads'te kitaba dört yıldız verdim. 

Okuduklarım arasında en akıcı Dostoyevski kitabı buydu ve yazarın kitaplarına başlamak için harika bir seçenek olabilir!

Bahsetmeden geçmeyeyim, İş Bankası-Koray Karasulu çevirisi enfesti. Hatta kendisi bu çevirisiyle Dil Derneği 2014 Ömer Asım Aksoy Çeviri Ödülü'nü kazanmış. Eh, hak etmiş. Eline, emeğine sağlık.

Fazla kısa ve yüzeysel bir yorum yazısı olduğunun farkındayım. Daha ayrıntılısını yazmak için bir kez daha okumam gerekiyor sanırım kitabı. Şimdilik yalnızca üzerimde bıraktığı etkiyi şöyle bir anlatmak istedim. Amacım ulaşabildiğim ne kadar kişi olursa onları bu kitabı okumaya ikna etmek!

İnsan doğuştan zorbadır ve acı çektirmeyi sever.


Bu kitap #kom2020 kapsamında okunmuştur. Maratonun detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.





Siz Kumarbaz'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

18 Ocak 2020 Cumartesi

2 | Dracula / Bram Stoker | #kom2020


Dracula
Yazar: Bram Stoker
Çevirmen: Niran Elçi
Yayın Yılı: 1897


Hiç kimse gecenin acısını çekmeden, sabahın yüreğine ve gözüne nasıl da tatlı ve değerli gelebileceğini bilmez.

Dracula, aslında Lanetli Maraton dahilinde okumak istediğim bir kitaptı ama o zaman fırsatım olmadı. Bu sıra Netflix-BBC ortak yapımı olan Dracula uyarlamasını izleyince neden olmasın diyip başladım hemen okumaya. Zaten Karanlık Şatonun bu ayki teması Hogwarts binalarıydı; ben de Gryffindor'u seçtim ve maddelerden ilkine Dracula uyuyordu (Kapağında kırmızı ve ya da sarı rengin olduğu gotik/korku türüne ait bir eser). Yani Dracula'yı bu ay okumak için birden fazla sebebim vardı.

Sanılanın aksine, ya da sadece ben böyle sanıyordum, Dracula, Dracula tarafından anlatılan bir hikaye değil. Aksine Dracula'nın fiilen anlatıma katıldığı bir bölüm dahi yok. Onu yalnızca birkaç kere ana karakterlerden bazılarıyla diyalog halinde görüyoruz o kadar. Kurgunun ana-kötü-karakteri olması dışında aslında olay örgüsünü anlatmak gibi bir işlevi yok kitapta. Ki bence bu onu daha gizemli, daha korkunç ve daha tehlikeli yapıyor. Eğer onun ağzından kısımlar okusaydık belki de onun düşünce yapısı hakkında ipuçları yakalayıp sonraki adımları hakkında tahmin yürütebilirdik okuyucular olarak ama iyi-kötü mücadelesini yalnız "iyiler"in tarafından dinlemek ve sadece onların adımlarıyla hikayeyi takip etmek Dracula'yı daha bilinmez kıldı benim açımdan. 

Kitaptan tek bir beklentim vardı, o da gerilimi hissetmekti. Baştan söylemeliyim ki beklediğimi buldum. Okurken ürperdiğim, gerildiğim yerler oldu, zaten bu türde bir kitaptan başka ne isteyebilirsiniz ki? Bana göre kitabın/yazarın bunu başarabilmesinin sırrı hikayeyi aktarış biçimiydi. Edebi üslubu değil burada kastettiğim, hikayeyi oluşturan unsurlar: mektuplar, günceler, gazete haberleri, telgraflar... Hepsi bir araya gelip tutarlı bir hikaye anlatıyor bize. Yani aslında kitabın tek bir anlatıcısı da yok. Farklı kişilerin yazdığı, kaydettiği bu belgelerin toplamı sunuyor bize bu ürpertici öyküyü. Bu açıdan bence gerilimi ve merakı canlı tutan şey bu "canlı belgelerdi." Her biri kısa bir zaman dilimini anlattığından, sözgelimi bir günce bir ya da birkaç günü anlatıyor, beklenmedik olayların olacağı hissi okuyucuyu rahat bırakmıyor. Bu mektuptan sonra neler oldu? Mektubu yazan/telgrafı çeken karakterin başına ne geldi? Hala güvende mi? Bahsettiği tehlikeyi atlattı mı? Günlüğüne bir daha yazabilecek mi? Kitabın sayfaları arasında devamlı bu soruların cevabını kovalıyorsunuz, bu da size soluksuz bir okuma keyfi yaşatıyor. 


Başarılarımızdan değil, başarısızlıklarımızdan der alırız.

Dracula'yı okurken bizim neslin alışık olduğu vampirlerin ciddiyetsizliğini de anlıyorsunuz aslında. Olumsuz anlamda, yermek, aşağılamak için söylüyor değilim, ben de Alacakaranlık'ı severek okudum, The Vampire Diaries'i coşkuyla izledim filan ama kabul etmek gerek, romantikleştirilmiş vampirler insanda korku değil sempati hissi yaratıyor. "Geceleri benim de pencereme bir yarasa konsa, onu öpsem, o da yakışıklı bir vampire dönüşse" dedirtiyor 15 yaşındaki hayalperest mugglelara. Oysa Dracula'yı okurken Van Helsing'in bu "şeytani yaratıkları" uzak tutmak için başvurduğu yöntemleri not alasınız, uygulayasınız geliyor, "Aman aman, düşman başına" diyorsunuz, bir yandan evde sarımsak var mıydı diye düşünürken.

Aslında son Dracula uyarlamasında da sevdiğim şeylerden biri buydu: kan emici bir yaratıktan romantik, fedakar ve kendinden, olduğu şeyden nefret eden bir beyefendi yaratma çabasının olmaması. Romantizm ve vampir temalarının sentezi hoş olmuyor değil, kendimi kandıramam, okurken/izlerken az hayran kalmadım Edward'a, Damon'a, viking kanı taşıyan Eric'e. Belki bu durumu vampirlerin evrimi olarak düşünebiliriz. Artık o kadar vahşi değiller ama çok fazla duygusallar, aşırı aşıklar? Evet, Draculayı romantikleştirmek imkansız, adı çıkmış dokuza artık ama onun evrilmiş torunları sakınılması gereken yaratıklar olarak yaratılmıyor edebiyatta artık. Ya da yaratılıyor da benim mi haberim yok? Büyük olasılıkla...

Bilimimizin kusuru her şeyi açıklamak istemesidir; eğer açıklamazsa, açıklayacak bir şey olmadığını söyler.

Yazının devamı kitaplı ilgili spoiler içermektedir.

Sevmediğim, hoşuma gitmeyen birkaç şeye değinmek istiyorum. Kitaba Goodreads'te beş üzerinden dört yıldız verdim; o bir yıldızı nereden kırdığımı anlatayım biraz da. 

Öncelikle sonu beni beklediğim gibi etkileyemedi. Yani ben daha vurucu, daha akılda kalıcı bir son bekliyordum koskoca Kont Dracula için. Çok basit oldu gibi; ya evet onca zaman kovaladılar, nerelerden nerelere gittiler, neler yaptılar ama o son anda güneşin batmasını ve Kont'un uyanmasını bekledim mesela. Buna rağmen onu alt etmek için bir kez daha, son bir mücadele olur diye bekliyordum. Ama olmadı, üzdü. 

Akıllı ve zeki bir kadın olan Mina için "bir erkeğin zekasına" sahip tarzı ifadeler tadımı çok kaçırdı. Bir kadının düşünsel olarak bu kadar aktif olmasının o dönemlerde şaşırılan bir şey olduğunu anlayabiliyorum ama durup durup bu gibi vurgular yapılması gerçekten rahatsız etti beni. Mina demişken, Dracula ile Mina arasında kurulan bağın, hipnotize meselesinin bir ters köşe yapmasını bekledim mesela bir de. Bu durumun çok büyük potansiyeli vardı ama kullanılamamış gibi geldi bana. Mina'nın çoktan Dracula'nın hizmetkarı olması ve yanındakileri kandırıyor olması çok olası göründü bana, baya baya teoriler ürettim ama bir cacık çıkmadı bu bağ meselesinden. 

Bir de şunu düşündüm, madem Kont haçtan, kutsal ekmekten filan korkuyor, neden Hıristiyanların olduğu bir ülkeye gitmek için can atıyor? Yani Hıristiyan olmayan bir sürü başka ülke varken alternatif olarak neden yıllar boyunca Londra'ya gitmenin planlarını yapıyor bu adam? Anlamadım o noktayı, belki de ben kaçırdım ama yakalayan varsa nolur açıklasın bana. 

Genel olarak o bir puanı bunlardan kırdım. Ama en çok da sonunun şaşırtmaması beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim.

Spoiler sonu.

Bunların dışında okurken büyük keyif aldığım bir kitap oldu Dracula. Asıl amacı olan korkutma, gerilim yaratma ve merak ettirme işlevini de hakkıyla yerine getirdi diyebilirim. Sonunda şöyle enfes bir ters köşe yapsaydı gerçekten efsane olabilirdi ama mevcut sonu yüzünden ancak "beklendiği gibi biten kitaplar" sınıfına girebilir benim açımdan. Kısacası sonuyla değil akıcı ve alışılmışın dışında anlatım/aktarım şekliyle aklımda kalacak bir eser oldu Dracula. 

Okuduğum için mutluyum. Bu türü seviyorsanız kesinlikle okuyun!

Gerçek Tanrı bir serçenin düşüşünü bile önemser; fakat insan gururundan yaratılan Tanrı, kartalla serçe arasındaki farkı göremez.


Bu kitap #kom2020 kapsamında okunmuştur. Maratonun detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.






Siz Dracula'yı okudunuz mu?

Hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

15 Ocak 2020 Çarşamba

1 | Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak / Ziya Gökalp | #kom2020


Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak

Yazarı: Ziya Gökalp

Yayın Yılı: 1918

Bugün felsefe keşfolunmuş, bir sürü bilginin toplamı sayılmaz; felsefe bu bilgiyi durmaksızın keşfederek düzelten yöntemlerdir. Yine anlaşılıyor ki bizde ne gerçek anlamıyla felsefe, ne de filozof vardır.

2020 Klasik Kitap Okuma Maratonu benim açımdan çok güzel başladı. Maratona yerli bir klasik eserle başlamak istedim çünkü her yıl yabancı klasikleri çoğunlukta okuyorum. Bunu bu yıl değiştirmek, sayıyı eşitlemek istiyorum. İşte bu yüzden başlangıcımı da güzel bir Türk klasiğiyle yapmak istedim.

Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak aslında hep aklımın bir köşesindeydi; okumak isteyip de yakın zamanda okuyacaklarım listesine bir türlü giremeyen eserlerdendi. Okul için yaptığım bir ödevin araştırması sırasında dönemin fikir akımlarından İslamcılık hakkında bilgi topluyordum. Ödevimin odak noktası M.Akif Ersoy ve İstiklal Marşı'ydı ama doğal olarak o döneme hakim olan atmosferi ve diğer fikir akımlarını da göz önüne almam gerekiyordu ödevin tutarlı olabilmesi için. Dolayısıyla araştırmam sırasında devamlı Türkçülük ve Ziya Gökalp karşıma çıktı, adeta bana bu eseri hatırlatıp durdular. 

Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, döneme hakim olan fikir akımlarının başında gelen bu üç düşünce sistemini bütünleştirici bir yaklaşımla adeta harmanlıyor. Üçünün birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ileri sürerek, bu düşüncelerin sentezi olacak bir yaklaşımın devletin ve milletin yararına olacağını savunuyor.

Her şeyden önce bence bu eser, yazıldığı dönem hakkında bildiğinizi sandığınız yargıları yerle bir edebilir. Türkçülük akımının nasıl ve neden ortaya çıktığını öğrendiğimde gerçekten şaşırdım; önceden tahmin ediyordum şundan bundan dolayıdır diye ama o zamanlar yaygın olan düşüncelerin tahminlerimle alakası yoktu. 

Ayrıca kitabı okurken, bölüm bölüm ilerledikçe Cumhuriyet'in temelini oluşturan fikrin nasıl geliştiğini de görebiliyorsunuz. Atatürk devrimlerini anlamak açısında da ufuk açıcı bir okuma oldu diyebilirim. Dahası Atatürk'ün söylediği ve yaptığı her şeyde bu kitaptaki fikirlerin izleri var gibi geldi bana ki Atatürkümüzün Ziya Gökalp'ten ne denli etkilendiğini şu sözlerinden anlıyoruz: "Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp'tir."

Dediğim gibi Ziya Gökalp'in görüşlerini okudukça Atatürk'ün ne yapmaya çalıştığını, yaptıklarını ve söylediklerini daha iyi anlamlandırmaya başladım. Eminim Gökalp'in diğer eserlerini okudukça bu anlamlandırma süreci devam edecek benim için. 


Bir ulus tehlikede kaldığı zaman, onu bireyler kurtarmaz; ulus, kendi kendinin kurtarıcısı olur. 

Kitabı Bordo&Siyah yayınlarından okudum. Başında 12 sayfa kadar Ziya Gökalp'in hayatı ve kişiliği ile ilgili bir yazı vardı, bu kısmı da ilgiyle okudum. Okuduğum sadeleştirilmiş bir baskıydı ama tam metindi. Bunun yanı sıra yazarın kullandığı, sadeleştirilen özgün kelimeler de aşağıda dipnot olarak verilmişti. Baktıklarım oldu, hatta bazı sözcükleri Ziya Gökalp'in kullandığı şekliyle görünce söylenenleri daha iyi kavradığım da oldu. Kısacası basımdan son derece memnun kaldım, Bordo&Siyah'ı tavsiye ederim.

Bazı sözcükler sadeleştirilmiş olsa da cümle düzeyinde ya da düşünceleri aktarış şekliyle Ziya Gökalp'in anlatımının gayet açık ve anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Ayrıca düşüncelerini öyle düzenli ve tutarlı bir şekilde aktarıyor; bunları öyle haklı gerekçelerle ve uygun örneklerle destekliyor ki görüşlerine hak vermemek elde değil. Atatürk'ü neden etkilediğini de anlamak hiç zor değil.


Bence herkesin okuması gereken bir inceleme. Belli ki zaman içinde tekrar tekrar okuyacağım, altını çizdiğim, not aldığım çok yer var. Üzerine düşünmem gereken kısımlar da az değil. Dediğim gibi Gökalp'in diğer kitaplarını da arayı çok soğutmadan okumak istiyorum. Sırada kitabı benim için Türkçülüğün Esasları olacak.


Birey, kimi zaman bilincine fazla tutsak olduğu için akıllıca düşünemez; kimi zaman da, aklına fazla bir yetki verdiği için bilincinin duygularını boğar.

Bu kitap #kom2020 kapsamında okunmuştur. Maratonun detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.





Siz "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" kitabını okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

11 Ocak 2020 Cumartesi

Orada Kimse Var Mı? / Jostein Gaarder | Kitap Yorumu


Orada Kimse Var Mı?

Yazar: Jostein Gaarder
Çevirmen: Tuvana Gülcan
Yayın Yılı: 1996


Her zaman doğruyu söylemeye değer mi?

Yeni yılda okuduğum ilk kitap beklemediğim bir şekilde çok güzel bir kitaptı. Yani ne okuyacağımı planlamamıştm, elim bu kitaba gitti. Son siparişimin arasında olan bu kitabı kargoyu açar açmaz okumaya başladım. İyi ki yeni yılın ilk kitabı olarak bunu seçmişim!

Jostein Gaarder'ı Sofi'nin Dünyası'ndan tanıyorsunuzdur. Kendisinin bir de İskambil Kağıtlarının Esrarı diye bir kitabı var. Ben bu kitabıyla tanışmıştım kendisiyle, sonra Sofi ile hayranlığımı pekiştirdim. Sirk Müdürünün Kızı isimli kitabıyla onun başka bir yönünü gördüm, beklentileri yıkabilen, belli özellikleriyle "tipikleşmeyen" bir yazar olduğunu gösterdi bana. Kısacası Jostein Gaarder'ı severim, kitaplarını okuyacak olmak, yani bunun planını yapmak bile beni heveslendirip heyecanlandırır. Farklı olsun ya da olmasın, beklediğiniz yönde olsun ya da sınırlarını aşarak sizi şaşırtsın, her iki türlü de öykücülüğüyle size tatmin edici bir okuma keyfi sunar.

Orada Kimse Var Mı?, Sofi'nin Dünyası ve İskambil Kağıtlarının Esrarı kitaplarında olduğu gibi çocuk bir karakterin merkezde olduğu bir hikayeyi anlatıyor. Aslında uzun bir mektup bu okuduğumuz. Joachim dayının sekiz yaşına giren yeğeni Kamila'ya yazdığı bir mektup... Joachim yeğenine kendi çocukluğundan tuhaf ama hayatını son derece etkileyen bir anıyı anlatıyor. 

Yukarıda görselde gördüğünüz gibi, kitabın Türkçe baskısının sol üst köşesinde "Çocuk" yazıyor, hani çocuk kitabı manasında. Zaten tanıtımında da yazarın kitabı "çocuklar için kaleme aldığı" yazıyor. Böyle dediğine bakmayın, kitap çocuk kitabı filan değil.

Zaten bu konuda farklı düşünen var mıdır bilmiyorum, genelde çocukların anlatıcı olduğu kitaplar, büyükleri bile düşünmeye sevk ettirecek temalar barındırıyor içinde. Küçük Prens gibi müthiş derinliği olan bir eser bile Can Yayınlarının "Can Çocuk" serisi içinde basılıyor; ama kimse çıkıp da Küçük Prens'e çocuk kitabı demez herhalde. Dememeli. 

Orada Kimse Var Mı? da böyle bir kitap işte. Çocuklara yönelik yazılmış ama içinde öyle cümleler barındırıyor ki yetişkinleri bile uzun uzun düşündürüyor, hayatı sorgulatıyor. Bilmiyorum, hedeflenen kitle olarak çocuklar bu kitabı okuyunca ne düşünür, ne hisseder. Okuduklarına anlam verebilir mi? 

Bence muhtemelen veremez, yine de çocuğa soru sormanın önemini aşılayabilir. Soru soran, merak eden çocuk da araştırıp öğrenmekten keyif alır. Ona söylenenlere körü körüne inanmaz, daima öğrenmek ister. Bilgiye açlık duyar. Dolayısıyla bilinçli, farkındalık sahibi bir birey olur. Bu açıdan çocukların da okuması gereken bir kitap, hem söz konusu olan Orada Kimse Var Mı? hem de bu tür "çocuk" kitapları. 

Diğer yandan kitap, beni, henüz hiç aklıma gelmeyen birkaç konu üzerinde durup düşünmeye itti. Bir de insan, bu tür felsefi sorular sorulduğunda hemen, düşünmeden, inceden inceye kafa yormadan cevap veremiyor. Ben bu kitabı okurken mesela, ilerde çocuğum olursa ve bana böyle sorular sorarsa nasıl cevaplar veririm diye pratik yaptım. Bu yüzden aslında yetişkinlerin de okuması gerek böyle kitapları. 

İyi ki yıla böyle güzel bir kitapla başladım! Umarım yılın devamında da bunun kadar güzel, nitelikli kitaplar okurum. Okumadıysanız Orada Kimse Var Mı?'yı ve yukarıda bahsettiğim, yazarın diğer kitaplarını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. 


Siz Orada Kimse Var Mı? kitabını okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

3 Ocak 2020 Cuma

2020 Klasik Kitap Okuma Maratonu #kom2020


Öncelikle herkese mutlu yıllar dilerim!

5. Klasik Kitap Okuma Maratonu duyurusu ile geldim. Vay be, ilk maratondan bu yana uzun zaman geçmiş. Geriye baktığımda işe yaradığını da görüyorum aslında. Sosyal medyada dolaşan diğer maratonlar kadar etkili olmuyor, çok kişiye ulaşmıyor ama kendim faydasını gördükten sonra ne kadar yayıldığının pek önemi yok aslında.

Klasik kitap okumalarımı artırmak için heves kaynağım olan 2019 maratonum bu yıl çok cansızdı. Hem kendim yeterince klasik kitap yorumu yazamadım hem de yazılan yorumları takip edemedim. Takip edebildiklerim kadarıyla katılım da çok azdı zaten. Yine de bu raporu yazacağım çünkü istikrar önemli.

Geçen senenin raporunda, bir önceki yıldan daha çok okuduğumu yazmışım. 2017'de 13, 2018'de ise 23 klasik kitap okumuşum. Bu yıl ise 18 tane klasik kitap var okunmuşlar listemde. Az. Amaçladığım şey bu değildi, hem de hiç. Nedeni biliyorum, aşağıda okuduklarımın listesine bakınca siz de anlayacaksınız.

İşte bu yıl okuduğum klasik kitaplar:

✩Monte Cristo Kontu / Alexandre Dumas
✩Denemeler / Montaigne
✩Kendine Ait Bir Oda / Virginia Woolf
✩Yüzbaşının Kızı / Puşkin
✩Bir Noel Şarkısı / Charles Dickens
Sözde Kızlar / Peyami Safa
✩Bir İdam Mahkumunun Son Günü / Victor Hugo
Cadı / Hüseyin Rahmi Gürpınar
Gulyabani / Hüseyin Rahmi Gürpınar
✩Uğultulu Tepeler / Emily Bronte
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç / Hüseyin Rahmi Gürpınar
✩Notre Dame'ın Kamburu / Victor Hugo
✩Perili Ev / Charles Dickens
✩Yeraltından Notlar / Dostoyevski
✩Binbir Hayalet / Alexandre Dumas
✩Palto / Gogol
✩Bir Kuzey Macerası / Jack London
✩Operadaki Hayalet / Gaston Leroux

Evet, yıla Monte Cristo Kontu gibi muazzam bir eserle başladım. Evet bu yıl Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi harika bir yazarla tanıştım.
Evet, Notre Dame'ın Kamburu'nu sonunda okudum ve onu favoriler listeme altın harflerle yazdım.
Ama neden Türk Edebiyatında çok önemli yeri olan birkaç klasiği okumadım? 
Ben de bilmiyorum ama çok pişmanım, kendime kızıyorum. 
Ayıp yani, İnce Memed'in devamı beklerken, Sabahattin Ali'nin okunmamış onca kitabı dururken, Reşat Nuri okumayalı yıl olmuşken, Orhan Kemal'in kalemini keşfetmeye bu kadar hevesliyken listede bu kadar az yerli eserin olması benim için gerçekten utanç verici.

Maratona katılıp klasik kitap yorumu yazan (takip edebildiğim kadarıyla) çok az blogger vardı. Maraton pek az blog arkadaşımın ilgisini çekiyor demek, olsun. Bir-iki kişi de olsa bu maraton insanların klasik kitap okuma hevesini artıyorsa ne mutlu bana. Ben hedefime ulaşamadım ama kendine bu konuda hedef koyanlarınız varsa siz ulaşmışsınızdır umarım o hedeflere.

Listeleyebildiğim yorum yazılarını aşağıda paylaşıyorum. Bu yılki tablo üzücü olsa da pes ediyor muyum, elbette hayır! Yeni hedefler koyup umudumu yitirmeyeceğim, ne sandınız! :D 

Bu yıl en az 20 tane klasik kitap okumazsam ve bunlardan en az 10 tanesi yerli klasik olmazsa bana da Okuyan Muggle demesinler.

Umarım bu sene maratonda bana daha çok kişi katılır, yorumlarıyla aşağıdaki listeyi zenginleştirirler. Yazdığınız klasik kitap yorumlarının başlığına nolur #kom2020 etiketini ekleyin ki yazınız gözümden kaçmasın. Ya da bana özel olarak da bildirebilirsiniz. 

Yazınız gözümden kaçmışsa ve aşağıdaki listede yoksa lütfen yorumlarda belirtin, hemen eklerim. Amaç bu yazıları daha çok kişi görsün, o kitabı okumaya teşvik olsun. 


2019 Klasik Kitap Okuma Maratonu Kapsamında Yazılan Yorum Yazıları








Cadı / Hüseyin Rahmi Gürpınar | Okuyan Muggle

Çocukluğun Soğuk Geceleri / Tezer Özlü | Şule Uzundere Blog

Dokuza Kadar On / Özdemir Asaf | Şule Uzundere Blog

Akşam Güneşi / Reşat Nuri Güntekin | Şule Uzundere Blog

Balinanın Karnında / George Orwell | Şule Uzundere Blog

Dali'den Karakurbağasına Bazı Düşünceler / George Orwell | Şule Uzundere Blog


Bize Her Yer Okul blogunu tebrik etmek istiyorum, aynı performansı 2020'de de sürdürmesini umuyorum. 

Katılan, yorum yazan herkese de çok çok teşekkür ediyorum. Bu sene de bana katılmanızı çok istiyorum. 

Ayrıca Şule abla maraton sonucunu bir yazıyla raporlamış, ona da bolca teşekkürler!: tıklayıp görün!


1 Ocak 2020 Çarşamba

Aylık Rapor | Aralık 2019



Ne Okudum?

*Translating as a Purposeful Activity / Christiane Nord

*Pierre Bourdieu-Key Concepts / Michael Grenfell

*Çeviri Seçkisi 2: Çeviriyi Düşünenler / Mehmet Rifat

*Bir Kuzey Macerası / Jack London

*Operadaki Hayalet / Gaston Leroux 

Bu ay okuduğum şeylerin çoğu alanımla ilgili, okul içindi. Bunların arasına iki tane kurgu sıkıştırabilmiş olmak bile beni mutlu ediyor. Jack London okumayı özlemişim, en son iki yıl önce Demir Ökçe'yi okumuştum. Neden bu kadar süredir en sevdiğim yazarlardan biri olan London'ı okumuyorum, bilmiyorum. Elimde okunmamış birkaç kitabı daha var. Yılın ilk aylarında bu kitapları okuyup bitirmeyi umuyorum. 

Operadaki Hayalet de Karanlık Şato'nun aralık ayı okumasıydı. Ben kitaba ayın bitmesine bir hafta kala filan başlayabildim. Yılın son günü, dün anca bitirebildim. Güzeldi, beğendim ama sanki beklentilerimin bir tık altında kalmış gibi hissettim. Daha çok etkileneceğimi düşünüyordum çünkü. Yine de keyifli bir okuma oldu benim için. Yılı güzel bir kitapla kapatmış oldum. 

Ne İzledim?

Filmler

*Babam (2017) 1/5

*Downsizing (2017) 3/5

*In the Tall Grass (2019) 3/5

*Ah Nerede (1975) 3/5

*Croodlar (2013) 4/5

Diziler

*South Park | 15.Sezon

*Fuller House | 2. Sezon

*Winx Club | 1. Sezon

Eski Winxcilerden kimler burda? 

*Atiye | 3 Bölüm

Elinize emeğinize sağlık ama ben almayayım, sağ olun.

Ne Yazdım?

Hiçbir şey yazamadım. Evet, yazıklar olsun bana!

Ne Dinledim?

Bu ay Harry Styles'ın albümü çıktı: Fine Line. Genel olarak onu dinleyip durdum. Albümdeki favorilerim, Lights Up, She, Cherry, Adore You ve Watermelon Sugar. İlk albümüyle (Harry Styles) karşılaştırırsam, ilkini daha çok sevmiştim sanırım. Mesela bu albümdeki hiçbir şarkı Sign of the Times'ın yerini tutmaz, yani onun kadar etkileyici bir şarkı yoktu bence Fine Line'da. Benim için de kıstas bu şarkı...

Hoş hissettirdikleri için Mistletoe (Justin Bieber) ve Christmas Tree Farm (Taylor Swift) şarkılarını çok dinledim bu ay. Kar filan olmayınca buralarda yeni yıl havasına girmek için christmas şarkıları dinlemek zorunda kalıyoruz işte. 

Nedense bir de Manga dinledim bu ay çokça. Devamlı Bir Kadın Çizeceksin, Cevapsız Sorular, Dursun Zaman, Beni Benimle Bırak şarkıları arasında dönüp durdum.


Sırada Ne Var?

Ocağın ortasında akademik dönem bitiyor, bir ay kadar tatilim var. Kafamda tez fikrim oluşmaya başlasın diye alan okuması yapacağım bol bol.  Birkaç tane okumayı çok istediğim kurgu roman okurum diye düşünüyorum, ne okuyacağımı hiç planlamadım. Belki Puslu Kıtalar Atlasını tekrardan okurum, özledim çünkü. İnce ya da kalın olsun bir klasik mutlaka okurum. Aslında gözüm devamlı Dostoyevski'nin Kumarbazına takılıyor. Witcher serisine başlamak istiyorum, bakalım zamanım olacak mı bu tatilde... 

Tatilimin ilk haftası bir arkadaşımı ziyarete Konya'ya gideceğim. Umarım ziyaretim sırasında Konya'da kar olur, kar görmeyeli çoook uzun zaman oldu. Ayrıca tren yolculuğu yapacağım. İzmir-Konya arası trenle 12 buçuk saat. En son iki-üç yıl önce trenle Kütahya'ya gitmiştim, o yolculuğum da 10 buçuk saat sürmüştü. O zaman yalnızdım, iki kitap bitirmiştim gidiş-dönüşte. Şimdi kardeşimle gideceğim, daha eğlenceli olacağına eminim. 

The End of the Fucking World'ün yeni sezonu geçtiğimiz ay geldi ama hala seyredemedim. Bir de uzuuun süredir beklediğim Rick and Morty'nin yeni sezonu izlenmeyi bekliyor. Bir de Good Place'in son sezonu var izlemek istediğim...Üçünü bu ay aradan çıkaracağım mutlaka. Fragmanını izlediğimden beri merakla beklediğim yeni dizi Messiah'da bugün geldi Netflix'e. Onu da ailemle izlerim diye düşünüyorum. Bunların dışında, Crown ve Gilmore Girls'e başlamak istiyorum ama bu ay fırsat bulur muyum emin değilim. Ama istiyorum yani :D


Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Benimle paylaşın!