10 Temmuz 2018 Salı

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali #kom2018


Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali

Yayım Yılı : 1943


Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu.

Sonunda Sabahattin Ali'nin kalemiyle tanıştım. Geç oldu evet ama sonunda oldu işte...

Kürk Mantolu Madonna bir  dönem herkesin elindeydi; bilmem gösteriş için bilmem gerçekten bir anda değeri anlaşıldığı için. Yalnız yediği yemeklerin bile itinayla, hiç aksatmadan fotoğrafını çeken bir kesim ortaya çıktığı için bu 'Madonnacıları' ben hiç samimi bulmuyordum. Bu tipler yüzünden kitaptan da soğumuştum. Okumaya elim gitmiyordu, hatta kitap boş yere övülüyor gibi geliyordu artık. Piyasayada yalnızca satsın diye övülen, dağlara çıkaran o kadar çok kitap var ki bu da onlardan biri sanıp yanılmışım. 

Sonuçta mevzu bahis kitap, ne olursa olsun, bir klasik. 

Neyse efendim, sonunda ön yargılarımı yıktım, baktım kitapta ortalıklardan çekilir gibi oldu, dedim ki zamanı geldi de geçiyor. 

Kitabın konusundan nasıl bahsetsem bilemiyorum. Hikaye içinde bir hikaye bekliyor bizi. İsimsiz bir anlatıcının hayatındaki en büyük tesiri yapan adamla, Raif beyle tanışmasını okuyoruz önce. Sonra bu tuhaf adamın gerçekten kim olduğunu öğrenmeye geliyor sıra. 

Reşat Nuri'nin Acımak kitabı da hikaye içinde hikayeydi ve ben bu tür kitapları okurken ayrı bir keyif alıyorum. Kitabın başında tanıtılan anlatıcının sonra birinden dinlediklerinin ya da bir günlükten okuduklarının hikaye edilmesi bence kurgunun gerçekçiliğini de kuvvetlendiren bir yöntem. Böylece olanların gerçekten olduğuna, anlatılanların edebi kaygı duyulmadan olduğu gibi aktarıldığına ikna oluyorsunuz. En azından bu tür kitapların bende oluşturduğu etki bu. 

Duyduğum çoğu eleştiri kitabın başlarının sıkıcı ve hatta gereksiz olduğu yönündeydi. Bu bölümde anlatıcının Raif beyle karşılaşması, onu gözlemlediği kadarıyla tanımaya çalışması anlatılıyordu. Ben bu kısımları, Raif beye karşı okuyucuda uyandırılan merak açısından gayet yerinde ve yeterli buldum. Hatta bence romanın asıl hikayeye, yani Raif beyin hayatının anlatıldığı kısmına geçmeden önce bizim de onu yüzeysel olarak şöyle bir görmemiz çok önemliydi. Sonra tıpkı bir buz dağı gibi Raif beyin derinine indikçe neden başta okuduğumuz gibi bir insan olduğunu anlıyorduk. Yani kısacası bana göre romanın başı, hikayenin gelişimi ve sonlanması; romanın genel olarak okuyucuda bırakacağı izlenim ve etki için gerekliydi. 

Bu kitapta beni en çok etkiyen, en çok hoşuma giden şey hikayesinden ziyade yazarın kalemiydi. Neden bilmiyorum çok ağdalı, ağır bir dile hazırlamıştım kendimi. Oysa ilk cümleden itibaren sayfaların nasıl bittiğini anlayamadım. Yazarın dilinin hem bu kadar sade, hafif ve anlaşılır, hem de bu kadar edebi, bu kadar derin ve estetik olmasına çok şaşırdım, aynı zamanda hayran kaldım. Kitapta anlatılan hikaye gayet beklendik, tahmin edilebilir şekilde gelişiyordu. Olay örgüsünü takip etmek, karakterlerin sonuyla ilgili öngörüde bulunmak oldukça kolaydı. 

Hayır, bu kitapla ilgili özel olan şey ne anlattığı değil, nasıl anlattığıydı. 

En son karşı cinsten kendime en yakın bulduğum karakter Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri kitabının kahramanı Vincent'tı. Onunla evlenebileceğimi bile düşünmüştüm. Şimdi ona rakip çıktı, çünkü sanırım Raif'e aşık oldum ben. İç dünyası, düşünceleri, hissiyatı benimkilerle o kadar aynı ki ikimizin ruh eşi olduğuna eminim. Ruhunun derinliğine rağmen içine kapanık olması, kendine has yalnızlığı, hayalperestliği...

Bir de bana mı öyle geldi bilmiyorum ama kitapta çok Dostoyevski havası vardı. İşte o hava da harika bir tat veriyordu kitaba. Yine tekrarlıyorum; bu havayı yaratan da yine hikaye değil yazarın üslubu, anlatımıydı. 

Vallahi daha ne diyeyim, tadı damağımda kaldı. Unutulmayacak o kadar çok satır vardı ki hala okudukça kendimi bir tuhaf hissediyorum. Doğrudan kitabı alıntılasaydım, yapışkan kağıtlarımdan tasarruf ederdim herhalde. 

Okumayanınız kalmamıştır ama, belki benim gibi ön yargısını kıramamış olanlar da vardır. Kırın. Okuyun. Pişman olmayacaksınız.




*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.



























9 Temmuz 2018 Pazartesi

Acımak / Reşat Nuri Güntekin #kom2018


Acımak

Reşat Nuri Güntekin

Yayım Yılı: 1928


Herkes Reşat Nuri Güntekin'i Çalıkuşuyla tanır. Biraz daha ilgili olanlar Yaprak Dökümü'nü, Dudaktan Kalbe'yi sayarlar eserleri arasında. Acımak ise akıllara genellikle sonra gelir.

Acımak benim yazardan okuduğum üçüncü kitap.

Sorsalar ilk sırada söyleyeceğim, karşımdakini okuması için ikna etmeye çalışacağım ve bu sırada kitabın bana yaşattığı duyguları anlatamamaktan büyük üzüntü duyacağım bir kitap artık Acımak.

Aslında okuyalı çok oldu ama okuduktan sonra hissettiğim, düşündüğüm şeylerde hiçbir değişiklik olmadığını görüyorum şimdi. Bu da kitabın üzerinizde bıraktığı tesirin geçici olmadığını, zamana karşı eskimeyen, azalmayan bir etkisi olduğunu gösteriyor, öyle değil mi?

Kitap, kısaca söylemek gerekirse, acıma duygusundan yoksun, hisleriyle değil, mantığıyla hareket eden Zehra öğretmen ile çok nefret ettiği babasının öyküsünü anlatıyor.

Reşat Nuri okumuşsanız bilirsiniz, dili oldukça sade ve anlaşılırdır. Akıcı bir üslubu vardır, okuyucuyu çok yormaz. Uzun betimlemelere de yer vermez kitaplarında. Okuduğum üç kitabından yola çıkarak, onun yapıtlarında asıl olanın karakterlerin iç dünyasının başarılı bir şekilde aktarımı, ustaca yapılmış ruh tahlilleri ve psikolojik çözümlemeler olduğunu söyleyebilirim. Kısacası yazım yılına bakarak yazarın kalemi ağdalı diye düşünmeyin. Bilinmeyen kelimeler konusunda yayınevi zaten yardımda bulunuyor; öyle çok anlaşılmayacak şeyler yok yani. 

Anlatımı bir yana, hikayesi itibariyle çok etkileyici bir kitap Acımak. Vermek istediği mesaj çok anlamlı; zamanla ya da mekanla sınırlı değil. Her zaman her yerde genel geçer bir teması var. Bahsetmek istemiyorum, çünkü bu, okuma keyfini kaçırabilecek bir detay.

Kısa bir yorum oldu ama bu kitap hakkında daha fazla şey söylemek yersiz. Sadece gidin ve okuyun. Mutlaka okuyun.

Bu kesinlikle bakış açınızı değiştirecek o kitaplardan...



*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.



























5 Temmuz 2018 Perşembe

Göçebe / Stephenie Meyer | Kitap Yorumu


Göçebe

Özgün Adı: The Host

Yazarı: Stephenie Meyer

Çeviren: Mine Atafırat

Yayım Yılı: 2008


Aslında kitabı bitireli biraz oldu ama aklımda kalanları, kitabın bende bırakabildiklerini anlatmaya çalışacağım. Yazı birazcık spoiler içerecek.

Ben Alacakaranlık Serisi'ni okumadım, dolayısıyla yazarın diliyle karşılaştığım ilk kitap buydu. Seriyi az çok bildiğimden, en azından kurgu açısından pek bir beklentim yoktu. Kitaptan beklediğim tek bir şey vardı ve o konuda beni yanıltmadı zaten: aşk üçgeni.

Öncelikle konusundan biraz bahsedeyim; dünyamız uzaylı bir ırk tarafından ele geçirilmiş. Ruh olarak bahsedilen bu varlıklar insanların bedenlerine yerleşip dünyada yaşamaya devam ediyorlar. Hala insan olarak kalmış, ruhlardan kaçmayı başarmış olanlar da var. Melanie de o insanlardan biri. Kitap onun yakalanması ve Göçebe adını alan ruhun Melanie'nin bedenine konmasıyla başlıyor. Normalde ruhun, yani Göçebe'nin kontrolü hemen ele geçirmesi beklenirken Göçebe Melanie'nin zihninde bir dirençle karşılaşıyor ve onun henüz ölmemiş, kaybolmamış olduğunu fark ediyor. Sonra olaylar olaylar...

Ben okumadan önce bu kadarını bildiğim için bu kadarını anlattım. Zaten daha fazlası spoiler olur diye düşünüyorum. Bu kadarı okuyup okumama kararı vermenize yeterli olacaktır bence.

Kitabın başları, kurgusu itibariyle çok ilginçti. Gerçekten keyifle ve merak içinde okumaya başladım kitabı ve içimde devam ettikçe daha da güzel olacağına dair hisler vardı. Cidden çok iyi yerlere de gidebilirdi ama...

Kitapla sorunum şu: Ortada istila edilmiş bir dünya var. Melanie'nin bedeni de bu istilacı ruhlardan biri tarafından ele geçirilmiş. Dünyada bedeni ele geçirilmemiş az sayıda insan var filan. Kısacası yaratılmış bir felaket senaryosu var önümüzde. Fakat yaratıcı yazarımız almış tüm bu kurguyu bir aşk üçgeninin arasına sıkıştırmış.

Benim aslında aşk üçgenleriyle sorunum yoktur; gerçekten. Hikayenin içine güzelce yedirilmiş, merkezine oturtulmamış aşk üçgenlerini okumaktan keyif alırım. Fakat kitaptaki olaylar, verilen kararlar, çizilen yollar, her şey o aşk üçgenine göre şekilleniyorsa bu benim için bir sorundur. 

Bu bağlamda Melanie, ya da Göçebe, ya da ikisi birden benim için bir kahraman değildi. Olmalarını bekledim çünkü dediğim gibi ortada distopik bir dünya vardı. Dünyayı kurtarmalarını beklemek belki çok uçuk bir beklentiydi ama en azından bunu denemelerini, ne bileyim bir düşünmelerini beklerdim. Belki de kitabın yazılma amacı bu değildi. Sonuçta her distopyada dünyayı kurtarmak için didinenler olduğu kadar bu durumu kabullenmiş, kendi işlerine bakan bir takım insanlar da var.

Yani sanki yazar sadece bu aşk üçgenini anlatmak için kurmuştu bu dünyayı. Ben böyle hissettim okurken açıkçası. 

Melanie&Göçebe ilişkisi çok gerçek dışı geldi bana. Tamam, bir distopya(!) okuyoruz, tabii ki gerçek dışı öğeler olacak kitapta ama bahsettiğim, yazarın ikili arasında kurmaya çalıştığı empati bana çok zorlama geldi. Melanie'nin her şeyden öylece vazgeçebilmesi, sevdiklerini Göçebe'ye verebilecek olması ve gittikçe kıskanmayı bırakması filan bence çok absürttü. Birlikte çok vakit geçirdiniz, aynı zihinde birliktesiniz filan anladık ama bu yaratık senin bedenini ele geçirdi be Melanie! Senin anılarından görüp tanıdığı sevgiline aşık oldu be kızım! Kardeşin seni boşverip onu kabulleniverdi hemen, insanın ağırına gider biraz be!

Hele Göçebe'nin sonlardaki, "sen kapat, hayır sen kapat," muhabbetine dönen hareketleri, Melanie'nin fedakar pozları beni deli etti. 

Zaten sonda yaşatılmaya çalışılan dramı hiç anlamadım, okurken devamlı "Neden?" diye bağırdığım doğrudur. 

Sonunu, bahsetmeye bile değer görmüyorum. 

Kitap üzerine konuşacak başka bir şey yok bana göre. Gereksiz uzun, distopyamsı bir aşk hikayesi bence bu. İçine de azıcık, insanı ucundan heyecanlandıran ama "Yok bir şey ya korkma" tarzında hemen bitiveren aksiyonlar da serpiştirilmiş. Okuyucunun çoktan anladığı şeyleri yeni anlamış gibi, zaten ortada olan durumlar karşısında şaşıran bir ana karakter var. 

Okuyacak daha güzel kitaplar var. Muggle Göçebe'yi tavsiye etmiyor. 


Siz Göçebe'yi okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

3 Temmuz 2018 Salı

Aylık Rapor | Haziran 2018


Herkese merhaba,

Bu ay çok sıcaklı, bayramlı, gezmeli ve yorulmalı bir ay oldu benim için. Sonlarına doğru hayatımın en büyük hayal kırıklığını yaşadım ama bu sanki beni biraz daha büyüttü gibi hissettim sonrasında. Sahte umutlara kapılmamam ve heyecanıma yenik düşmemem gerektiğini öğretti. 

Ramazan ayı raporumu buradan, bayram gezintilerimi de şuradan okuyabilirsiniz. 


Okunanlar

Bu ay geçenkinden daha çok kitap okuyacağımı umuyordum ama sayıya vurunca yalnızca iki tane kitap okumuşum. Bir tane hala okuduğum bir tane de yarım bıraktığım kitap var. Sayfa sayısına baktığımda ise (1489 Sayfa) geçen ayın sayısını çok çok aştığımı gördüm ve sevindim. Bu ay çok gezmeme rağmen bu kadar kitap okumuş olmam bence başarı. 


- Merlin - Kayıp Yıllar / T.A. Barron (402 Sayfa)

Uzun süredir merak ettiğim bir kitap, bir seriydi. İlk kitap bana çok zayıf geldi. Seri on iki kitaptan oluşuyor; belki kitaptan kitaba açılır, güzelleşir bilemiyorum ama şu an için ikinci kitabı merak etmiyorum. Serinin başlangıcı beklentilerimin çok altında kaldı çünkü. Kitap hakkındaki yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

- Göçebe / Stephenie Meyer (830 Sayfa)

Ömrümü yiyen kitap :D O kadar uzundu ki bir an hiç bitmeyecek bile sandım. Hayır, uzun olup harika olan kitaplar da var, hani asla bitmesini istemediğiniz. Bknz: Silmarillion. Bknz: Jane Eyre. Ama bence Göçebe gereksiz uzundu. Kitap hakkındaki düşüncelerimi ayrı bir yazıda dile getireceğim. 

- Efsane / Marie Lu ( 116 Sayfa)

Kitaba aslında büyük bir heyecanla başladım ama o heyecanım çok çabuk söndü. Bence sorun merak unsuurunun zayıf olmasıydı, olaylar, karakterler bana çok tahmin edilebilir geldi. Beni okumaya itecek herhangi bir motivasyon bulamadım ve yarım bıraktım. Pişman değilim :D

- Oltadaki Balık Türkiye / Emin Değer (141 Sayfa)

Banu Avar yazılarını, programlarını, konferanslarını dikkatle takip ettiğim ve sevdiğim bir gazetecidir. Onun neredeyse her konuşmasında tavsiye ettiği bir kitaptır Oltadaki Balık Türkiye. Hatta kendisi der ki bu kitabı okumadan üniversiteden mezun olmayın. Ben de geç kalmadan başladım okumaya, bizimkilere de dinletmeye. Hızlı okunacak bir kitap değil, biraz ağır. Dura dura, bahsedilen konular hakkında tartışa tartışa ilerliyoruz.

Doğrusunu söylemek gerekirse okuduğum şeyler dehşete düşürüyor beni.


İzlenenler

Sanırım haziranda çoğunlukla gereksiz mitingleri izlemişim :D Ne kadar az şey izlediğime bir baksanıza! 

Filmler

- Before Sunrise (1995) 2/5

Ya tamam, güzel diyalogları vardı ama, yaaaani.. Abartıldığı kadar güzel değildi bence. 

Diziler

- Westworld | 1. Sezon 5/5

Aslında Westworld'ü başladığı sıralarda heyecanla takip ediyordum ama hafta hafta beklemek beni çok yıpratmıştı. Bir de konudan koptuğumu hissediyordum. Biriktirip peş peşe izlemek istedim, sonra beklemişken ikinci sezonun da bitmesini bekleyeyim hepsini bir arada izlerim dedim. İyi ki de öyle yapmışım. Beyninizi birazcık zorlasa da harika bir kurgusu var bence. İzlemeden önce anlamıyorum ben bu diziyi diye dolaşıyordum etrafta ama üzerine kafa yorunca biraz acayip sevdim. Yine de bence herkesin keyif alabileceği bir dizi gibi gelmiyor bana Westworld.


Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!


Şu güzel performansı da bırakayım, keyifle dinleyin!

23 Haziran 2018 Cumartesi

Ne Var Ne Yok | Haziran 2018 // Bayram Gezintilerim ya da İzmir'de Görülmeye Değer Birkaç Yer



Herkese merhaba!

Sanırım geçtiğimiz Ramazan Bayramı dolu dolu, dopdolu geçirdiğim ilk bayramdı. Dört yıl önceye kadar hep akraba ziyaretleri, el öpmeler, alınamayan harçlıklara yakınmalarla geçerdi ve bu bayramlar bana rutin, sıkıcı gelirdi. Evet, bunların da olması gerek tabii ama herkesin bayram anlayışı farklı ve anladım ki benimki bu değil.

Bayramın anlamı herkesin mutlu olmasıysa herkesin sevdiği, eğlenceli bulduğu şeyi yapması gerekir öyle değil mi? 

Son iki bayramdır bu felsefeyi takip ediyoruz ve ailecek o üç günde canımız ne isterse onu yapıyoruz. Bu son iki yılda o bayramı gerçekten hak ettiğimi hissediyorum ki olması gereken de bu bence. Neyse ki ailemizdeki herkes bu konuda hem fikir ve aynı şeyleri yapmaktan keyif alıyoruz.

Neyse, bu üç günde gezdiğimiz yerleri şöyle bir anlatayım, gidip görmediyseniz sizin de görmenizi tavsiye edeyim.

Uzun bir yazı olacak, demedi demeyin.



Bayram öncesi öyle çok sıkı bir plan yapmamış, sadece şuraya buraya gideriz filan diye konuşmuştuk sohbet arasında. Benim çoktandır gidip görmek istediğim Sığacık vardı aklımızda kesin olarak. Burası Seferihisar'ın bir sahil kasabası ve resimlerine filan bakarsanız çok şirin bir yer.

Buradan haberimiz Ata Demirer sayesinde oldu aslında. Bir süre önce keyifle izlediğimiz filmi "Olanlar Oldu"yu Sığacık'ta çekmişti kendisi ve filmde gördüğümüz bu kasaba çok ilgimizi çekmişti. İlk fırsattı gezip görmeyi kafamıza koymuştuk, bu bayramda nasip oldu. Bu arada film de tavsiyemdir, oldukça eğlenceli ve renkli bir yapım olmuş.

Sığacık'a vardığımızda marinanın kenarındaki Yalı Cafe'de kahvaltımızı yaptık. Sundukları kahvaltı hem çok lezzetli hem de çok doyurucuydu; ayrıca oldukça da hesaplıydı. Ben özellikle domates ve salatalıklara aşık oldum, tatları harikaydı. Normal porsiyonlarla öylesine doyduk ki o kadar gezmemize rağmen akşama kadar acıkmadık, siz düşünün. Ayrıca cafenin yeri, manzarası, havası o kadar güzeldi ki yediklerinizin tadı iki kat güzel geliyordu. Bir de servis ve işleten insanların ilgisi de hoşuma gitti. Kısacası Sığacık'a yolunuz düşerse Yalı Cafe'de duraklamayı unutmayın derim. 

Kahvaltıdan sonra meşhur Kaleiçi'ni gezmeye koyulduk. Kalenin dış cephesinde normalde haftanın bir gününde görmeyi çok istediğim bir pazar kuruluyor ve bu pazarda kasaba yerlileri taze, el yapımı ürünler satıyorlar. Biz gittiğimizde bayram olduğu için her yer çok sessizdi, kalabalık yoktu haliyle. Pazarı da göremedim ama bir dahaki gidişimde seyahatimi o güne ayarlamayı düşünüyorum.

İçeri girince sizi dar, arnavut kaldırımlı, beyaz mavi renkli eski evlerin sıralandığı sokaklar karşılıyor. Evlerin kapılarının, pencerelerinin üstünde eski fenerler asılı. Hepsinin önü çiçekler, yeşilliklerle süslü. Her birinin o kadar iç açıcı, huzur verici bir görüntüsü var ki o sokaklarda saatlerce dolaşabilirsiniz. 
















Çoğu ev pansiyon, otel, butik otel olmuş. Pek çok cafeye rastlamak da mümkün. Sanat Sokağı'na saptığımızda çok geçmeden karşımıza Deniz Butik Otel çıktı ve belki de gözümüze bir yerlerden tanıdık geldiği için bu samimi otelin bahçesinde soluklanmak için bir mola verdik. Sahibi olan tatlı çift bizimle ilgilenirken mekanın tanıdık geldiğinden bahsettik ve ne öğrenelim: Olanlar Oldu'nun çekildiği pansiyon tam da burasıymış!

Soğuk limonatalarımızı içip serinlerken film hakkında sohbet ettik. Burası gerçekten de çok sevimli bir yer, filmde göründüğünden daha fazla hem de. Bu bizim için çok hoş bir rastlantı oldu aslında. Burayı filmden görüp keşfetsek de Sığacık'a gelirken aklımızda filmde geçen pansiyonu bulmak gibi bir düşünce yoktu. Zaten bile isteye arasak bulamazdık. 




Filmde pansiyonun adı "Adalı Pansiyon." Tabelası hala duruyor :)

Kaleiçini gezdikten sonra Sığacık'ta görmeyi istediğimiz bir başka adres olan Ekmeksiz Plajı'na gitmek istedik. Burada bir doğa parkı ve mesire yeri olduğunu da araştırmalarımdan biliyordum. Yolu sorduğumuz amca oranın kapalı olduğunu öğrendik. Villa inşaatları dolayısıyla kapatılmış ne yazık ki ve galiba artık halka açık olmayacak. Sinirlenmemek, üzülmemek elde değil.

Bu planımız iptal olunca Seferihisar'ın diğer plajlarını görelim dedik ve belirli bir rota izlemeden gezmeye başladık. İlk olarak Akkum'a gittik. Akkum'a, Sığacık'tan Teos'a giden yoldan ulaşılıyor. 
Tahmin ettiğimiz gibi orası çok kalabalıktı. Fazlasıyla da rüzgarlıydı; bu yüzden denizi dalgalı ve suyu soğuk.  Dikkatimi çeken ise deniz kestaneleriydi. Onlar problem yaratabilir, ben çok korkarım. Plajda kimi tesisler de mevcut. Şezlong ve yiyecek-içecek hususunda buralardan da yararlanılabilir. Duşlar, kabinler filan da var ama dediğim gibi rağbet çok fazla, plaj çok kalabalık. Suyun soğuk olması benim hoşuma gidiyor ama kalabalık plajları tercih etmiyorum, bana göre yüzmek için ideal değil. Yine de Akkum'un kayalıklardan bakıldığındaki şu manzarası harika değil mi? Burada da yüzenler vardı bu arada ama dediğim gibi kestaneleri görünce ben ürktüm şahsen. 

Buradan Akarca Plajı'na geçtik. Akarca, Sığacık'tan daha uzak, Akkum'a yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta. Burası Akkum plajından daha tenhaydı; bu yüzden benden hemen bir artı puan aldı. Rüzgar yine çoktu, deniz çok dalgalıydı. Belki rüzgarın daha az olduğu bir zamanda gelinebilir. Tabii her zaman bayramda olduğu kadar az kalabalıksa. 

Birinci bayram günümüz böyle geçti. Akşama doğru İzmir'e döndük ve ikinci gün nereyi gezmek istediğimize karar vermeye çalıştık. Annem çok piknikçidir benim, piknik yapmayı teklif etti. Normalde biz piknik yapacağımız zaman Buca/Kaynaklar'da bulunan Gölet'e ya da İnciraltı Kent Ormanı'na gideriz. Bu sefer bir değişiklik yapmak istedik ve internetten İzmir'deki diğer mesire yerlerini araştırdık biraz. 


Önümüze hemen çıkan listeler pek ilgimizi çekmedi, tam pes edecekken kıyıda köşede kalmış bir forumdan güzel bir tavsiye buldum: Yiğitler. Bize daha uzak bir yerde, Kemalpaşa'daydı bu mesire yeri. Tavsiyeyi veren kişi oradan bahsederken şelaleli, yeşilliği bol bir yer olduğunu söylediğinden hemen merak ettik tabii.

Bayramın ikinci günü öğleden sonra yola çıktık bu sefer. Yolumuz önceki günden biraz daha uzundu, sıkılacağımızdan korktuk. Buna rağmen korktuğumuz gibi olmadı; yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu, hava çok güzeldi, yağmur kokusu bize eşlik etti. Harika bir yolculuğun sonunda Yiğitler'e ulaştık. 

Yiğitler, Kemalpaşa ilçesine bağlı bir köy. Biz aradığımız şelaleli yeri bulamadık ama vardığımız mesire yeri de çok güzeldi. Ağacı bol ve sulak bir yerdi. Bir derenin kenarındaydı ve derenin üzerine kurulmuş masalar harikaydı. Bizim gittiğimiz gün derenin suyu azalmıştı çünkü bahçeleri suluyorlarmış. Normal zamanlarda suyu gürül gürül akıyormuş; konuşurken sesini duyurmakta bile zorlanırmışsın. Suyun dolu dolu aktığı bir gün tekrar gitmek isterim tabii :D




Yiğitlerdeki bu mesire yerine araba girmesi yasak. (Ama ben içeri giren arabalar gördüm: Burası Türkiye..) Girerken eğer kendiniz mangal filan yakacaksanız sizden bir masa kirası alıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam 15 liraydı. Orada mangal kiralayıp et vs alabileceğiniz bir tesis de bulunuyor. Dilerseniz, yani biz gibi eliniz boş gittiyseniz, oturup yemek yiyebilirsiniz bu tesiste. Oradan aldığınız etleri mangalda pişirip size servis ediyorlar. Etleri etiket fiyatından satın alıyorsunuz, onlar 10 lira pişirme parası koyuyorlar üstüne. Semaverleri de var. Temiz temiz mangalınızı yiyip mis gibi çayınızı içebiliyorsunuz. Tabii mangalı kendiniz yakınca daha bir güzel oluyor, onun keyfi ayrı ama uğraşmak istemezseniz böyle bir seçenek de var Yiğitler'de. 

Son gün Foça'ya mı gitsek yoksa Urla'ya mı bilemedik ve sonunda Urla'da hemfikir olduk. Urla'yı çok seviyorum ben fakat hiç içini gezmedim. Hep plajlarına yüzmeye gidiyorduk, bu sefer kasabayı gezmeye gittik. Ayhan Sicimoğlu'nun şu programında izleyip görmeyi çok istediğim bir meydanı vardı. 

Meydana girerken, hemen köşede bir fırın var. Bayram nedeniyle çeşitleri yoktu ne yazık ki ama bir yuvarlak buğday ekmeyi almadan geçmek istemedim. İnanılmaz lezzetliydi. 

Bir sürü sandalye ve masanın, rengarenk bir manavın ve küçük, samimi dükkanların olduğu meydanda büyük çınar ağacının altında çayımızı içerken ferahlatıcı esintinin tadını çıkardık. Hemen karşıda Urla'nın meşhur katmercisi vardı fakat karnımız tok olduğundan onu tatma şansımız olmadı. En azından yerini öğrenmiş olduk ama, bir dahaki sefere husisi o katmerden yemek için gideceğiz Urla'ya.

Ayrılırken manavdan mısır aldık, manavcı amcayla ayaküstü sohbet ettik. Sohbetin konusu malumunuz, soğan patates fiyatlarıydı. 

Akşama doğru, yavaş yavaş, gezerek İzmir'e geri döndük. Bu üç gün benim için çok eğlenceli ve dinlendirici geçti. Tüm yılın, okulun, sınavların stresini bu bayramda attığımı hissettim. 

Yukarıda anlattığım yerleri görmediyseniz gidip gezmenizi tavsiye ederim, siz de ferahladığınızı hissedeceksiniz!