23 Mayıs 2017 Salı

Aile Çay Bahçesi / Yekta Kopan | Kitap Yorumu


Aile Çay Bahçesi

Yekta Kopan

2013


Herkese merhaba, bugün güzel bir gün : derslerim bitiyor. Finallere bir adım daha yaklaşmış olsam da hala mutluyum. 

Aile Çay Bahçesi hiç aklımda yokken kütüphanede görüp bir an heves edip aldığım bir kitaptı. Adını sanını da daha önce hiç duymamıştım. Sadece Yekta Kopan'ın bir kitabıyla başlamak istiyordum yazarı okumaya o kadar. Gözüme takılınca da neden olmasın dedim ve aldım Aile Çay Bahçesi'ni. 

Aslında kitap hakkında ne söyleyeceğimi bilmiyordum ve yorum yazısı yazmak da planlarımda yoktu. Fakat okumamın üzerinden neredeyse beş-altı gün geçmişken hala aklımda olması beni düşüncelerimi yazmaya zorladı. 

Kitap, Müzeyyen isimli kadın karakterimizin gözlerinden anlatılıyor ve bir nevi onun çocukluğuna dönüş hikayelerini okuyoruz genel olarak. Aldığı bir haber üzerine çocukluğunda yazlarını geçirdiği eve doğru yola çıkmasıyla ana kurgu başlıyor aslında. Anılarıyla süslediği bu hikaye beklenmedik şekilde gelişiyor ve okuyucuda merak duygusu uyandırıyor. 

Roman gerçekten çok karamsar ve melankolikti, bu kadar olmasını beklemiyordum ne yalan söyleyeyim. Ben mizah yüklü, esprisi bol bir hikaye okumayı bekliyordum nedense. Böyle olunca bir tokat yemiş gibi hissettim. 

Müzeyyen kardeşini sevmeyen, hatta sevmemek az kalır, nefret eden bir kadın. Hele hele annesinin ölümünden sonra herkesten, her şeyden tiksinir hale gelmiş. İçinde öyle bir nefret, öyle bir kin var ki yer yer hayret ettim. Kardeşine olan nefreti beni kimi zaman çok rahatsız etti, bu kadar da olmaz dedirtti. 

Kitabı iyi ki böyle ruh halimin iyi olduğu bir dönemde okumuşum, aksi takdirde ben de arabeske bağlayabilirdim. Meyilliyimdir de zaten. Bir de kitabı okuduğum sırada kardeşimi ne kadar sevdiğimi fark ettim, karakterin duyguları o kadar yabancı o kadar uzak geldi ki bana inandırıcı olmaktan da çıktı benim için. 

Kitabın artısı, bölümlerin kısalığı ve kendini hızlı okutmasıydı. Çocukluk hatıralarını okumayı, ana hikayeyi okumaktan daha çok sevdim. Sonu ise çok şaşırtıcı ve bir o kadar da sarsıcıydı. Ucu açıktı evet ama biraz. Ne olduğu, ne olacağı da belliydi zaten. 

Kısacası Aile Çay Bahçesi, beklediğim gibi bir kitap değildi ve belki de bu yüzden okurken istediğim kadar keyif alamadım. Keşke yazara başka bir kitabıyla başlasaydım, birinden tavsiye alsaydım diyorum.


Siz Aile Çay Bahçesi'ni okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Ne Var Ne Yok? | Mayıs 2017 // Yeşil Kahve, Yıktığım Ön Yargılar ve Eurovision 2017



Bu yazı dizisini de ay atlamadan tıpkı raporlarım gibi düzenli yazmak istiyorum ama arada bir atladığım oluyor işte. Nisan ayı yazısı yok, çünkü Nisan ayı, eğer raporunu da gördüyseniz, tamamen dizi izlemekle geçti :D

Nisan ayının sonunda bir diyete başlamıştım. Aslında öyle çok zorlayan, aç bırakan, insana lanet okutan bir diyet değildi. İlk günler de evet, biraz tuhaftı. Sanki hiç doymuyor gibi hissediyordum kendimi ama artık o his yok neyse ki. Şekeri, tuzu ve yağı bıraktım. Ekmeği zaten uzun süre önce bırakmıştım. Benim için en zoru şeker oldu çünkü çayı şekersiz iç deseler ölürüm daha iyi. Ona da alıştım :D Çikolatadan vazgeçemediğim için haftaya bir kereye düşürdüm, artık onu da aksatmaya başladım. Akşamları bir saat, çok yorgunsam en az yarım saat yürüyüş yapıyorum. Dersler, finaller bitince sabah-akşam yapacağım inşallah. 

Bir de ekstra olarak çok övülen yeşil kahveyi deniyoruz annemle. Her gün mutlaka en az bir fincan içiyoruz. Tadı önce pek güzel gelmese de sert olmadığı için içilebilir bir kahve bence. 

Kimisinde işe yarıyor, kimisinde yaramıyor bir de mesela. Ben de içmeye başlarken hiç umutlu değildim zira benim çok yavaş bir metabolizmam var. Ama yaradı sanki, zor kilo veren biri olduğum için ben sonuçtan memnun kaldım. 

Bu kadar çabanın sonunda ne mi oldu? Neredeyse üç hafta oldu diyete başlayalı ve dört kilo verdim. Amaçladığımdan biraz az ama daha ayı doldurmadım ve bir ayda beş kilo vermek istiyordum. Umarım hedefime ulaşabilirim. 


Henüz ayın bitmesine sekiz gün olmasına rağmen benim bu ayki beşinci kitabı okumuş olmam. Evet, küçük şeylerle mutlu oluyorum, napayım? Ayda on-on beş kitap okuyanlar var aramızda ama, özellikle okul döneminde ayda dört kitabı zar zor okuduğum için bu sayıyı aşmak benim için büyük bir başarı şu an için. Umuyorum bu sekiz güne iki kitap daha sığdırabilirim. 

Şu an İhsan Oktay Anar'dan Kitab-ül Hiyel'i okuyorum. Yazarla Puslu Kıtalar Atlası'nı okuyarak tanışmış ve kendisine, kalemine, anlatımına hayran olmuştum. Bu kitabın başı biraz karışık gelse de bana sonrasında kurgu beni içine çekti neyse ki. Hatta ben okumayı bırakma noktasına bile gelmiştim, sizde de öyle olursa sakın pes etmeyin!

Ramazan geliyor, hatta kapıda ve ben çok heyecanlıyım. Bir kısmı sınavlarla geçecek ama endişe etmiyorum çünkü geçen sene de böyle olmuştu ve altından kalkmıştım. Tek kaygım ramazan ayının diyetimi olumsuz etkilemesi sanırım. Onu da bir şekilde oruca uyarlamaya çalışacağım. Hem artık karpuz var, kilo vermek daha kolay olacak onun sayesinde.


Ramazanda okunacakları bir derleyip toparlamam, yazıya dökmesem de kafamda bir liste yapmam lazım çünkü çok seviyorum Ramazan ayında kitap okumayı. Oruçlu oruçlu ne okusam diye de düşünmek istemediğimden okunacaklar hemen elimin altında beklesin istiyorum. Belki blogda da paylaşırım bu listeyi. Hatta ilk haftasında finallerim olmasaydı maraton yapmayı bile düşünebilirdim ama... Nasip :D

Bu arada önceki yazılarımda ön yargılarımı yıkmak istediğimden filan bahsetmiştim hatta bunun ilk adımı da Puslu Kıtalar Atlası'ydı. Bu konuda da biraz ilerleme kaydetmiş sayılırım. Blogumu takip edenler de bilir ben genelde çeviri eserler okuyorum. Klasik Kitap Okuma Maratonu'm sayesinde yerli klasikleri de okumaya başladım yavaştan. Fakat çağdaş yerli eserlerimizi okumaya hiç yanaşmıyordum. 

Puslu Kıtalar Atlası'nı da okumaya karar vermem, yazarın üslubunun Marquez'e benzetilmesiydi. Yoksa bunu duymasam yine okumazdım belki de. 

İyi ki okumuşum dediğim kitaplar arasına giren Puslu Kıtalar Atlası hakkındaki düşüncelerimi şu yazıda bulabilirsiniz...


23 Nisan'da Nil Karaibrahimgil İzmir'deydi. Kardeşimde büyük hayranıdır, tutturdu sen de gel diye. Ben de kıramadım, malum bayram, üzmeyeyim kardeşimi dedim. Gittik tabii, ben bilmediğim için şarkılarını sap gibi dikildim, kardeşim coştu. Arada birkaç şarkısının nakaratına eşlik ettim onlar da herkesin bildiği, Kek, Bütün Kızlar Toplandık filan işte. Fakat genel anlamda sanki Nil'i ilk kez dinliyordum. Şarkıları çok hoşuma gitti, çok anlamlı geldi bana. Kendisi de şarkıları kadar samimiydi. 

Üstesinden geldiğim bir başka ön yargı ise yine müzikle ilgili. Zaten benim en büyük ön yargılarım, film, müzik ve kitaplarla ilgilidir. İnsanlara karşı büyük ön yargılar beslemem, neyse ki.

Geçtiğimiz haftalarda Harry Styles, Harry Styles adıyla - yalnız egoya gelin - bir albüm çıkarttı. Sanırım bunların grubu dağıldı, bir şey oldu. Aslında ilk önce olayı pek anlamasam da sonradan belki de verdikleri en iyi karar olduğunu söyleyebilirim :D

One Direction şarkıları bana çocuk şarkıları gibi geliyor, seven çok biliyorum ama bana hitap etmiyordu. İşte bu yüzden Harry Styles albümüne de temkinle yaklaştım, bakın ön yargıyla demiyorum :D

Gruptan sadece Harry Styles mı ayrıldı, yoksa hepsi koptu gitti mi bilmiyorum ama Harry'nin kendini çekip çıkarması iyi olmuş bence, eğer böyle bir müzik tarzı varsa grupta yazık ediyormuş kendine. Bence, tabii. 


10 şarkılık albümdeki bütün şarkıları beğendim ve dürüst olmak gerekirse bu kadar iyi olacağını da beklemiyordum. Sanırım bu albümle en büyük ön yargılarımdan birini de yıkmış hatta ezip geçmiş bulunuyorum. 

En son her şarkısını ayrı ayrı sevdiğim Divide'ı dinlemiştim. Aradan çok zaman geçmeden yeni bir müzik keşfetmenin memnuniyetini yaşıyorum. Umarım çizgisini bozmaz ve böyle ilerler de dinlemeye devam ederim ben de.

Sizin de böyle popüler gruplara karşı benim gibi bir antipatiniz, peşin hükmünüz varsa Harry Styles'ın albümüne bir şans vermenizi tavsiye ederim. Hayır, ne kaybedersiniz ki? Ben bir şey kaybetmedim, aksine güzel şarkılarla karşılaştım mesela :D

Bir tanesini hemen paylaşayım, dinleyin, kendi kararınızı da kendiniz verin. Elinizi de vicdanınıza koyun ama çocuk eski grubunun tarzından cidden sıyrılıp yeni bir başlangıç yapmış :D

Not : Hangisini paylaşacağıma karar veremiyorum, düşünün :D

video

Keşke her şey konusunda bu kadar ön yargısız olabilsek, olabilsem. Gerçekten de bir denemekten ne zarar gelir? Üç dakikalık bir şarkıyı dinleyip mantıklı bir fikir edinecekken neden dinlemediğimiz, okumadığımız, izlemediğimiz ve hatta tanımadıklarımız hakkında peşin hüküm sahibi olmayı tercih ederiz? 

Kamu spotu gibi bir yazı oldu ama haklıyım, değil mi? 

Yazı çok uzun oldu farkındayım ama Eurovision'dan da bahsetmek istiyorum. 



Bu sene şarkıları önceden dinlemedim, Youtube bildirilerini görmezden geldim. Azerbaycan'ın şarkısını bile yarışma sırasında dinledim. Hatta çeyrek ve yarı finali dahi izlemedim finalin heyecanı kaçmasın diye düşünün. 


Neyse, final akşamı büyük bir hevesle izlemeye başladım yarışmayı. Ukrayna'nın hazırladığı kısa filmleri sevmedim ben. Sıradaki ülkenin sanatçılarıyla hazırlanan bu kısa filmlerde ben o ülkenin kültürel ögelerini görmek istiyorum. Bu konuda beğenimi kazanamadı yani. 

Yarışma esnasında yani oylamalara geçmeden ben nedense birincinin Fransa olacağını düşünmüştüm. Annemle babam Fransa'nın şarkısını çok beğendi. Benim favorim ise Azerbaycan ve İspanya'ydı. 

Halk oylaması öncesi, yani jüri oylamasında İspanya sonuncu oldu, hem de 0 puanla. Yani iyi ki favorim oydu, onlara bile kötü şans getirdim :D

Sonra dedim ki bari Fransa alsın, çünkü onun da şarkısı fena değildi. Ama gittiler, Disney filmlerinden fırlama bir şarkıyı birinci yaptılar :D Aslında kötü değildi şarkı, ben şahsen genel olarak beğendim ama ne bileyim. Şarkıyı söyleyen çocuğun tavırları, tripleri hiç hoşuma gitmedi. Özellikle on iki puan sevincini hiç yaşamaması ve salak salak hareketler yapması çok sinirime dokundu. Sanki sonucu biliyor gibi rahat ve umursamazdı yani. Belki de biliyordu?

Neyse, bu yılki Eurovision vasattı kısacası. Burda da gönlümün birincisi İspanya'nın şarkısını paylaşıyorum, içimde kalmasın. 



İşte böyle, ruh halim iyi. Haftaya finallerim başlıyor, sonrasında da ruh halimin iyi kalmasını diliyorum. Bu yıl, yani okul yılı çabuk geçmiş gibi geliyor bana. Düşünsenize iki hafta sonra, özgürüm!

Yaz için harika planlarım var. Okumayı devamlı ertelediğim serileri okumayı düşünüyorum. Harika plan anlayışım bu, evet :D

Şimdiden herkese hayırlı Ramazanlar!

Sizde ne var ne yok?

21 Mayıs 2017 Pazar

30 Şarkı Meydan Okuması | 14/15/16. Gün



* Düğününde çalmasını istediğin bir şarkı *

Bu temayı ciddiye alamıyorum arkadaşlar kusura bakmayın slndkjsnd 

Yani ülkemizdeki düğünleri, akrabaları, takı törenini filan düşününce buraya içimden geldiği gibi cevap versem bile hayaller/hayatlar gerçeği beni gülmekten öldürür :D Bu yüzden dalgaya vuruyorum ve kararsız kişiliğimle bağlantı kurup şu şarkıyı paylaşıyorum sizlerle... Çelişkili muggle gelin modu;


Bekar Gezelim / Grup Laçin


Ya çok güldüm :D

" Bu sene de bekar gezelim.." 

***
Şaka maka düşününce bizim düğünlere makul bir şey buldum. Çok sevdiğim, özellikle ezgilerine bayıldığım bir şarkı. Sebebi ise melodisinin aslında Çingeneler Zamanı isimli filme ait olması. Balkan müziklerini çok seviyorum ve düğünüme mümkün mertebe balkan şarkıları, türküleri çalınmasını istiyorum. O yüzden---;

Sevme Zamanı / Oya&Bora



* Yeniden yorumlanan bir şarkı *

Dinlediğin şarkıların belki de yüzde yirmi-yirmi beşi filan yeniden yorumlanmış şarkılardır belki de. Bazıları o kadar güzel ki orijinallerini dahi hatırlamıyorum artık. Bu yüzden yine kendime izin veriyor ve birkaç cover paylaşıyorum sizlerle; 


Do I Wanna Know / Hozier


✓ Feels Like We Only Go Backwards / Arctic Monkeys


* Şarkı 57. saniyede başlıyor *

✓ Stand By Me / Florence and the Machine


***

* Klasik müzikten çok sevdiğin bir parça *

Bugün meydan okumanın kullarını yıktığım gün olacak sanırım. Bir tane paylaşamam, mümkün değil :D Başlayalım mı?








***

18 Mayıs 2017 Perşembe

30 Şarkı Meydan Okuması | 11/12/13. Gün


* Dinlemekten asla bıkmayacağın bir şarkı *

Yine seçmesi zor bir tema. Dinlemekten bıkıp usanmadığım, her dinlediğimde bana çok farklı şeyler hissettiren bir sürü şarkı var. Bir tane seçmek zorunda olmamız cidden can sıkıcı olsa da, müzik çalarımda en sık çalınanlara bakıp en baştakini paylaşıyorum sizlerle;

Ophelia / The Lumineers


"Heaven help a fool who falls in love."



* Ergenliğinden bir şarkı *

Aslında ergenlik yıllarım çok da geride kalmadı. Ben erken olgunlaştığımı hissetsem de şimdi bu temayı görünce ergenlik anılarımın hala taze olduğunu hissettim. Ortaokula başladıktan sonra İngilizceyi daha çok sevmemle birlikte yabancı dilde müzik dinlemeye de bu yaşlarda başlamıştım ben. Yabancı dilde müzik dinlemeyi bana sevdirenlerden biri de Avril Lavigne oldu. Hala da dinlediğim şarkıları vardır. Son zamanlarda yaptığı müzik pek hoşuma gitmese de güzel parçaları var. Hiç olmazsa yukarıda bahsettiğim nedenden ötürü bende yeri ayrıdır. Bu da o zamanlar hep dinlediğimi hatırladığım şarkılarından biri;

My Happy Ending / Avril Lavigne


"All this time you were pretending...

...so much for my happy ending..."


* 80'lerden favorin olan bir şarkı *

80'lerden keyifle dinlediğim şarkıların çoğunu annemle babamdan öğrendim. Bana tuhaf ve biraz da komik gelen bir şey varsa, o da annemle babamın İngilizce bilmedikleri halde bu şarkıları ezbere bilmeleri ve hala söyleyebilmeleridir. Şimdiki kadar imkan yokken bile yabancı müzik dinliyorlarmış, helal olsun :D Bu da onlardan duyduğum, sonra da çok severek dinlediğim, hala da dinliyor olduğum bir şarkı;

Billie Jean / Michael Jackson





17 Mayıs 2017 Çarşamba

Demir Ökçe / Jack London | Kitap Yorumu


Demir Ökçe

Jack London

Çeviren : Osman Çakmakçı


Demir Ökçe zamana meydan okuyan, yazıldığı dönemin sınırları içinde asla kalmayan ve hatta geleceğe seslenen bir yapıt.

Muh-te-şem bir kitabı okuyup bitirmiş olmanın verdiği keyfin hiçbir şeye bedel olmadığını belirterek başlamak istiyorum.

Herkese merhaba,

Uzun zamandır kitap yorumu yazısı yazmıyormuşum gibi geliyor ama aslında bu ayın dördüncü kitabını henüz bitirdim. Bununla birlikte iki kitabı yorumlamış olacağım, Otostopçu'nun yorum yazısını ise seriyi bitirdiğimde yazacağım.

Falan filan işte.

Jack London her kitabının ardından sevdiğim yazarlar kategorisinde bir tık yukarı çıkıyor. Onu okumaya ben çoğunluğun aksine "Martin Eden" kitabıyla başlamıştım. Çoğu kişinin aksine diyorum çünkü Jack London deyince akla gelen büyük oranda Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı ya da Demir Ökçe oluyor. En azından benim edindiğim izlenim bu yönde.

Martin Eden gibi bir başyapıtı okuduktan sonra ister istemez Jack London bütün kitaplarını bir anda okumak istediğim bir kalem oldu. Fakat şu zaman probleminden dolayı, bir de okunacak listemin yeterince kabarık olmasından ötürü Jack London kitaplarını aralarını çok uzatmamaya özen göstererek yavaş yavaş okuyorum. İyi de oluyor aslında, böyle sindire sindire, keyfini çıkara çıkara. Oh..

Demir Ökçe, uzak bir gelecekten, 2700'lü yıllardan, Amerika'daki işçi sınıfının kapitalizmi yendiğini, sosyalist devrimin gerçekleştirdiğini anlatan bir hikaye. Devrimin sürecini, kahramanlarını, fedakarlıklarını, üst sınıfa mensup bir genç kadının gerçekleri görmesiyle beraber okuyucusuna da aktardığı tarihi bir belge.  

Nereden baktığınıza bağlı olarak bu, hayalini kurduğunuz bir dünya ya da ancak kabuslarınıza gördüğünüz bir felaket. Şirket sahipleri, para babaları ve bunlara çanak tutan hükümetler için bir distopya, London gibi bir sosyalist devrimci için ise bir ütopya.

Bilindiği üzere, ya da öğrenileceği üzere, London Amerikalı sosyalist bir yazar. Doğa tasvirlerinin ve ruhsal çözümlemelerin ön plana çıkmadığı - Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı gibi - kitaplarının haricinde genelde romanlarında sosyalist propagandayı belirgin bir şekilde işleyen, kurgusunu bu tema etrafında şekillendiren bir yazar. Henüz dört kitabını okumuş biri olarak yaptığım genelleme ne kadar doğru bilmiyorum ama yazar hakkında yazılan çizilenler doğrultusunda yaptığım bir çıkarım bu aynı zamanda. 

Romanlarında kendi kişiliğini fazlasıyla ana karakterlerden birinde gösteriyor London. Martin Eden romanında resmen Martin Eden kendisiydi; yaşadıklarının bir kısmı kendi hayatındaki deneyimlerle neredeyse aynıydı; düşünceleri, mentaliteleri zaten bir. Bu bakımdan kitaplarını okudukça yazarın düşünme şeklini, savunduğu fikirleri açıkça görmek, anlamak mümkün.

Demir Ökçe'de de durum farklı değil. 

Biz zavallı insanlar, kendi sonlarımıza işte böyle ulaşıyor, dünyaya sonsuz barış ve mutluluğu, katliamla ve yok ederek getirmeye çabalıyoruz.

Kitapla ilgili benim ilgimi en çok çeken şey ilk distopya örneği olarak kabul edilmesi ve 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi eserlerin öncüsü konumunda olmasıydı. Cesur Yeni Dünya'yı henüz okumadım fakat 1984'deki antikomünist politikaya bakacak olursak Demir Ökçe bu kitabın tam zıddı. Sosyalist Devrim'in başarıyla gerçekleştiği bir dünya düzeninden bahsediliyor, dahası oradan sesleniliyor okuyuculara. Kendimi hazır hissettiğim bir dönemde, çünkü bunu yapmak epey kitap okumak ve araştırma gerektirecek, bu iki kitabı tekrar okuyup karşılaştırmak da istiyorum. 

Kitabı sosyalist, kendini devrime adamış Ernest Everhard'ın eşi Avis'in bakış açısından okuyoruz. Hikayeye yazar tarafından zekice düşünülmüş dipnotlar mevcut ve bunları aslında Avis'in el yazmalarını yayına hazırlayan kişi gözüyle eklemiş London. Burada bir şikayetimi dile getirmeliyim. Bu dipnotları okurken ben, genelde olduğu gibi çevirmen notu sandım ve dolayısıyla dipnotlarda bahsi geçen kişileri, olayları, durumları gerçek sanıp bir yanılsama yaşadım. 

Daha sonra bu anekdotların da kurguya ait olduğunu anladığımda önce yayınevine kızdım. Romanın aslının başında bir önsöz bulunuyormul, araştırmalarımdan öğrendiğime göre. Bu önsözü Avis'in el yazmalarını kitaplaştıran, yayına hazırlayan kişi yazıyor ve bir takım önemli açıklamalar veriyor okura. Yani sizi okuyacaklarına hazırlıyor, aklınızda soru işareti oluşmasın, okurken beyniniz bulanmasın diye. Fakat nedendir bilinmez, bizim yayınevleri bu önsözü basmıyorlar kitabın başında. Sadece bir yayınevinin buna dikkat ettiğini okudum bizde ama adını hatırlamıyorum ne yazık ki. 

Bu olumsuzluk bir yana, verilen açıklamaları okuması öyle eğlenceliydi ki kurguya yerleştirilmiş bu hoş detay çok hoşuma gitti. Ayrıca kurgunun gerçekliğini de sağlamlaştırıyordu bence. 

Siyasetçiler de uşaktan başka bir şey değillerdir. 

Aslında Demir Ökçe size yaşananlardan, yaşanmakta olanlardan ve yaşanacaklardan farklı bir şey sunmuyor. Okuyan, araştıran ve sorgulayan her okur için Demir Ökçe bildiklerini başka bir gözden tekrar okumak yalnızca. Bir insanın kapitalist düzenin çarpıklıklarını kendi gözleriyle görmesi ve sosyalizme inanmasını, devrime katılmasını okuyoruz kısacası. Buna rağmen ben, zaten farkında olduklarımı okurken çoğu zaman sinirlendiğimi hissettim. Kurgu olmasına, yeri geldiğinde abartıya kaçmasına rağmen bunun gerçeklikten çok da farklı olmadığını en çarpıcı şekilde bir kez daha gördüm. 

Ernest'in düzen hakkında yaptığı tartışmaları yazarken yazar Sokrates yöntemini kullanmış. Devlet'i okuyanlar bilir bu tarzı. Yeri geldiğinde karşısındakine sorular sorarak yeri geldiğinde kendisini yanlışlamasını talep ederek sürdürülen bu tartışmaları okumak benim çok hoşuma gitti ve bu üslubu kullanmak yerinde bir seçimdi. Kişiyi ikna etmek için güzel bir yol olduğunu düşünüyorum; tabii karşınızdaki açık görüşlü biriyse.

Son bölümleri okurken cidden gerildiğimi söylemeliyim. Ayrıca sonuyla ilgili çok olumsuz eleştiri gördüm. Buna rağmen benim çok hoşuma giden bir şekilde bitti kitap. Okumayanlar için spoiler olmasın diye daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim ama kitabın sonu cidden çok gerçekçi ve bir o kadar da insanı ortada bırakan bir sondu. Ölüm gibi.

Kitaptaki romantik havayı da çok sevdim ben. Pek ön planda olmasa da Ernest ve Avis'in aşkı bence çok özel, çok kendine özgüydü. Özellikle Avis'in Ernest'a aşık olma serüveni çok hoşuma gitti. Çünkü bir bakımdan sadece ona aşık olmakla kalmamış, fikirlerine, savunduklarına ve çabaladıklarına da ortak olmuştu. 

Kitapta çok yeri işaretledim ve bir kere okumakla kalınmayacak, kalınmaması gerektiğini düşündüğüm bir kitap oldu. Yıllar geçtikten sonra bir kez daha okuyacağım ve belki de yakalayamadığım noktaları bulup çok farklı çıkarımlarda bulunacağım. Zaten bence Demir Ökçe'nin en güzel özelliği, onu bir başyapıt yapan şey de bu: zamanın içinde eskimemesi, güncelliğini hep koruyacak olması. Hangi dönemde okursanız okuyun içinde tanıdık bir şeyler olacak ve sizi içinde bulunduğunuz zamana ya da geleceğe karşı uyaracak nitelikte bir kitap. 

Herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum çünkü kitabın ele aldığı konu hepimizi ilgilendiren, hepimizin farkında olması gerektiği bir konu. Kurgu yanındansa ideolojik yanının ağır bastığı göz önüne alınmalı okumaya başlanmadan önce. Sizi düşünmeye, sorgulamaya itecek pek çok hakikati yüzünüze çarpıyor. 

Bir kez daha söylüyorum, okunmalı, okutulmalı. Demir Ökçe zamana meydan okuyan, yazıldığı dönemin sınırları içinde asla kalmayan ve hatta geleceğe seslenen bir yapıt. London'ın kalemine sağlık!


Siz Demir Ökçe'yi okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


15 Mayıs 2017 Pazartesi

30 Şarkı Meydan Okuması | 8/9/10. Gün


* Bağımlılıklar hakkında bir şarkı *

Aslında bu tema beni biraz zorladı ama sonra gün içinde öylesine müzik dinlerken bu şarkının bu kategoriye girebileceğine karar verdim. 

Bloodstream / Ed Sheeran



I've been looking for a love, 

Thought I'd find it really boring

God make me another one

I'll be feeling this tomorrow.



* Seni mutlu eden bir şarkı *

Yani aslında seçtiğim şarkı beni mutlu eden değil de, güldüren, bana komik gelen bir şarkı. Cidden dinlerken hep gülüyorum, bu da mutlu oluyorum demek değil midir? En azından yaklaşık beş dakikalığına...

- Özellikle farklı dillerde "Seni Seviyorum" derken cidden ölüyorum gülmekten!

Elma Değil Ayva / Mirkelam



Adem bir müddet düşündü sonra

Elma değil bu yediğimiz galiba

Ayvaaaaa!




* Seni üzen bir şarkı *

Aslında ben genellikle yavaş ve melankolik şarkılar dinlediğim için hep üzülüyorum, hep depresyonda gibiyim :D Özellikle de toplu taşımada :D

Bu yüzden seçmesi zor oldu ama son zamanlarda beni çok üzen ve bu yüzden çoğunlukla dinlemekten kaçındığım bir şarkı var..

Bu şarkı, Ed Sheeran'ın büyükannesi için, annesinin bakış açısından yazdığı bir şarkı. Yakınını, çok sevdiği birini kaybetmiş herkese hitap eden, kaybetmemiş olanları da aynı şekilde etkileyebilecek, şimdiden sevdiklerinin değerini hatırlatabilecek bir şarkı...

Supermarket Flowers / Ed Sheeran



Dad always told me,

"Don't you cry when you're down."

But mum...

There's a tear everytime that I blink.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

Muggle Postası #5 | Harry Potter Kitaplarına Bir De Voldemort Gözüyle Bakalım!


Bazen tüm seri bir de Tom Riddle'ın bakış açısıyla yazılsa nasıl bir şey ortaya çıkar diye düşündüğüm oluyor. Aslında böyle bir seriyi  okumak için can atardım çünkü Tom'un gençlik yıllarında yaptıkları ve arayışlarını okumak benim için keyifli olurdu diye düşünüyorum. Ayrıca serideki en önemli ikinci karakter olması nedeniyle derinliklerine daha çok inilmesi gerektiğini düşündüğüm bir isim Voldemort. 

Voldemort hayranlığım olduğu sanılmasın. Yalnızca "kötüyü kötü yapan şey" meselesi çerçevesinde Tom Riddle'ın hikayesinin hatta ondan da öte Merope Gaunt ve baba Riddle öyküsünün de detaylıca anlatılmasını çok ama çok isterdim. 

Fakat Jo bunu aklından bile geçirmemiştir eminim :D

Geçenlerde orda burda dolanırken bu kapak tasarımlarına denk geldiğimde belki de bu abuk fikri sadece benim düşünmediğimi fark ettim ve sizinle de paylaşmak istedim. İşte o kapaklar;

1* Voldemort / Birinin Kafasının Arkasında Yaşarken Onun Lanet Türbanının Altına Saklanıp Zar Zor Nefes Aldığım Yıl.
                         Bu ne lan.


2* Voldemort / Ruhumun Bir Parçasının İçinde Olduğu Günlüğün Lanet Potter Veledi Tarafından Yok Edildiği Yıl.
 Ama cidden, ne fark eder ki?


3* Voldemort / Lanet Veledin Ruhumun Hiçbir Parçasını Daha Yok Etmediği Yıl.
Ne şans ama.


4* Voldemort / Yeniden Dirildiğim Fakat Sonra Yine O Aynı Veledin Beni Kurnazlıkla Alt Ettiği yıl.

 

5* Voldemort / Allahın Belası Bir Karküresini Bile Çalamadığım Yıl.
      Demek istediğim, N'oluyo lan?

 

6* Voldemort / Snape'e Dumbledore'u Öldürttüğüm Yıl. Çünkü Ben Fırsatım Varken Yapamadım. Çünkü Ben Hitler'in İçler Acısı Büyülü Bir Eşdeğeriyim.



7* Voldemort / Bir Grup Yeniyetmenin Ruhumu Parça Parça Yok Ettiği ve Beni Kendi Asamla Öldürmem İçin Oyuna Getirdikleri Yıl.

 

* Resimler alıntıdır. 



Ne düşünüyorsunuz? :D