22 Ağustos 2019 Perşembe

Çeviri Günlükleri #1 | Çeviride Toplumsal Cinsiyet


Herkese yeni bir yazı dizisiyle merhaba!

Bu yazı dizisine geçtiğimiz aylarda başlamış, bir yazı da yazmıştım ama teknik bir sorundan dolayı o yazım silindi. Aynı konuda yazacak hevesi kendimde bulamadığımdan şimdilik başka bir konuyla devam etmek istedim. O yazının konusu olan yerelleştirmeye daha sonraki yazılarımda değinebilirim belki. 

Bu yazı dizisinde çeviri ile ilgili yazılar olacak; çeviri eleştirilerimi, belki raporlarımı paylaşacağım buradan. Bu tür yazılar okul için ödev olarak da hazırladığım yazılar; ayrıca yazmaktan inanılmaz keyif aldığım şeyler. Hem kitap yorumlarına ağırlık veren bir blogum var hem de çevirmenlik yapıyorum - o halde neden ikisini birleştirip bir şeyler ortaya çıkarmıyorum dedim kendi kendime. 

Bu yazımın konusu da geçtiğimiz dönem birkaç arkadaşımla üzerine çalıştığımız "çeviride toplumsal cinsiyet" konusu.

Öncelikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki farkı hatırlayalım;

Cinsiyet, kadın ve erkek arasındaki doğal, biyolojik farklılıkları işaret eder. Bu farklılıkların bir çoğu net ve sabitken bazı biyolojik farklılıklar çeşitlilik gösterir. Toplumsal cinsiyet ise toplum tarafından verilen erkeklik ve kadınlık hakkında kültürel görüşler, inanç sistemleri, imajlar ve beklentilerle yapılanmıştır. -Alıntı
 Bu konuyu seçmemiz aslında tesadüf değildi. Grup arkadaşlarım aynı zamanda en yakın arkadaşlarımdı ve biz zaten bu konular üzerinde her fırsatta konuşur tartışırız. Kadının toplumdaki yeri bir yana kutsal metinlerdeki yeri, dinimizde kadına verilen değer, bu doğrultuda kutsal metin çevirileri gibi meseleler üzerine sohbet etmekten büyük keyif alıyoruz. Hal böyle olunca, metin arayışımız da bu alanlara yönelik olmuştu. 

Arayışlarımız sonunda toplumda ve kutsal metinlerde kadının yerini çeviri çerçevesinde ele alan bir çalışma bulduk. Sherry Simon'un yazdığı "Gender in Translation", yani "Çeviride Toplumsal Cinsiyet" kitabıydı bu. Henüz Türkçe çevirisi mevcut değil, ama kim bilir...



Kabul görmüş ya da görmemiş olsun, çevirinin kadınlığı tarihsel açıdan süregelmiş bir benzetmedir. "Kadın" ve "çevirmen", söylemsel olarak aynı düşük sınıfa indirgenmiştir. Orijinal bir kitabın çoğaltılmış kitaplar üzerindeki hiyerarşik otoritesi, eril ve dişil imajla bağlantılıdır: Orijinal olan, güçlü üretken erkek, çeviri ise daha zayıf ve ikinci seçenek olan kadın olarak kabul edilir. 
Kitabın yazarı Sherry Simon, çalışmalarını Kanada’daki Concordia Üniversitesi’nde yürüten bir akademisyen. Simon tarafından kaleme alınmış olan Gender in Translation, 1996 yılında yayımlanmış. Bu çalışması çeviride toplumsal cinsiyet konusunu feminist çerçevede ele alan ilk eser olma özelliğini taşıyor. Eserde Simon, kadın çevirmenleri birer feminist aktivist olarak nitelendiriyor.

Çeviri sürecinde pek çok zorluk yaşadık, yazarın Kanadalı olmasından kaynaklı Fransızca alıntı ve ifadelere yer vermesi, kitabın ağdalı bir dili olması ve uzun, karmaşık cümle yapıları bu zorluklardan sadece bazılarıydı. Fakat bana göre, ve elbette grup arkadaşlarıma göre, bizi en çok zorlayan şey cinsiyet anlamı taşıyan sözcükleri, cinsiyetle ilgili yapılan sözcük oyunları ve farklı dillerde bu konuda verilen örnekleri Türkçe'ye aktarmak oldu. 

Sorunumuzun temeli şuydu aslında; yazarın örneklerini verdiği dillerin dilbigisel ve doğal cinsiyete sahip olmalarıydı.

Dilbilgisel cinsiyet, sözcüklerin anlamlarına göre değil, biçimlerine göre sınıflandırıldıkları anlamına gelir. Bu biçim, bir sözcüğün sıfat, artikel ve zamir uyumuyla ilgili dilbilgisel olarak nasıl şekilleneceğini belirler. Dilbilgisel cinsiyet biçimsel bir özelliktir ve anlamla hiçbir ilgisi yoktur  İngilizce ise dilbilgisel cinsiyete değil, “doğal” cinsiyete sahip bir dildir. Bu da cinsiyetin biçimden değil, anlamdan kaynaklandığını gösterir.(Sherry, 1996). İngilizce'de şahıs zamirlerinin he, she, it diye ayrılması, Almanca'da ise her ismin bir artikelinin (der,die,das) olması bu durumlara örnektir. Türkçe'de böyle bir durum yok ve dil çifti arasındaki bu uyumsuzluk, özellikle bu konu vurgulanmak istendiği zaman çeviride zorluk yaşanmasına neden oluyor. 

Bu zorlukla ilgili şöyle bir örnek vereyim; farz edin ki Türkçe yazılmış bir roman var ve bu roman karakterinin adı yok. Karakterden hep "o" diye bahsediliyor ve kitabı okurken okuyucu bu karakterin kadın mı yoksa erkek mi olduğunu bilmiyor. Ancak kitabın sonunda bunu öğrenip kitap boyunca yürüttüğü tahminler sonucunda şaşırıyor - ya da şaşırmıyor. Ne var ki kitabın, kurgunun tüm esprisi bu, kurgu bu ayrıntı üzerine kurulmuş. Şimdi böyle bir kitabı İngilizce'ye çevirdiğinizi düşünün. Bizdeki "o" zamirinin İngilizce'de direkt bir karşılığı yok, koşullara bağlı bir karşılık söz konusu. Bahsettiğimiz kişinin cinsiyetine göre değişkenlik gösteren bir durum var. Öyleyse bu kitabın çevrilebilirliğinden söz edilebilir mi? Ki çeviribilimde çevrilebilirlik de ayrı bir meseledir. 

Böyle bir kitapta Türkçe'nin "o" diyerek yarattığı gizemi İngilizce'de nasıl yaratabiliriz? Elimizde  yanlızca he, she ve it var ve hepsi bir koşulu ifade ediyor. Kitapta "o" diye bahsedilen kişiye  he ya da she desek veya ikisini de ifade etmeyen, cansız varlıklar, durumlar ve hayvanlar için kullanılan "it" zamirini tercih etsek bu sefer bu bilinmezliği, bu gizemi okuyucunun gözüne sokmuş olmaz mıyız? Ayrıca İngilizce'de bir kişi için kullanılmayan "it" zamirini bu duruma uydurarak zorlama bir tercih yapmış olmaz mıyız?

İşte böyle bir durumda cinsiyet belirteçleri çeviride büyük bir sıkıntı çıkarıyor, hatta bence çeviriye imkan vermiyor. 

Çok genel bir örnek verecek olursam mesela; "He is a teacher," cümlesini Türkçe'ye "O bir öğretmendir," şeklinde çevirdiğimizde, Türkçe'nin dilbilgisi sınırları içinde cinsiyet belirteci kullanmadığımız için orijinal cümlenin anlamını genişletmiş oluyoruz. Bunun gibi bir örnek tek bir cümle üzerinden bakıldığında bir sorun yaratacakmış gibi görünmese de bazı bağlamlar içinde sorun teşkil edebilir. 

Tüm bunların yanında şöyle bir olgu da dikkat çekiyor; dilbigisel ya da doğal cinsiyete sahip dillerde bilinmeyen bir cinse yapılan atıflar eril zamirlerle yapılıyor. En bilindik örnek Tanrı için İngilizce'de erkek şahıslar için kullanılan "he" zamirinin tercih edilmesidir. Bunu İngilizce Kuran çevirilerinde de gözlemledim. Yani cinsiyeti bilinmeyen bir varlığı belirtmek için "he" zamiri ve bunun varyasyonları (him, his) kullanılıyor. Türkçe'de yine bu seçimi yapmak zorunda kalmıyoruz ve cinsiyeti olmayan Tanrı'ya "O" diyebiliyoruz. 

Bununla ilgili kitapta, benim çevirdiğim kısımda şöyle bir cümle vardı örnek olarak: 


They ask whether it is logical to say “Everyone please take off his boots,” when there are 300 women and 1 man in the room?

Durum şu: 300 tane kadının ve 1 tane erkeğin bulunduğu bir odada biri "Herkes botlarını çıkarsın" diyor. Bu cümleyi Türkçe okuduğumuzda vurgulanmak istenen cinsiyet belirteci sorununu görmüyoruz fakat İngilizce cümlede sorun yaratan sözcük, "bot" kelimesine iyelik anlamı veren "his" sözcüğüdür. "His" İngilizce'de erkek cins için kullanılan iyelik sıyafıdır. Herkesin botundan bahsederken dahi bir topluluk için, içinde kadın ve erkeğin bulunduğu yani tek bir cinsten söz edilemeyecek bir durumda, erkek zamiri tercih ediliyor. Hele ki bu örnekte belirtildiği gibi ortamdaki kadın sayısı fazlayken... 

İşte bu örneği çevirirken cümleyi olduğu gibi, hiçbir ekleme ve açıklama yapmadan Türkçe'ye aktarmam mümkün olmadı. Türkçe  konuşan okur için örneği açık hale getirip anlaşılır kılmak için bu  yöntem bir zorunluluk haline geldi. 

Eril-dişil ayrımına göre oluşturulmuş sözcüklerin çevirisi de sıkıntı yarattı. Örneğin, kadın yazarlar için "author" sözcüğünün değil de "auther" sözcüğünün kullanıldığı yerler vardı. ("Her"  yine İngilizce'de dişi cins belirteçlerinden biridir.) Ya da bugün genel olarak çevirmen anlamına gelen "translator" sözcüğünün kadınlar için farklı olması gerektiğini, kadın çevirmenlere "translatress" denmesi gerektiğini savunanlar da vardı ve bu kısımları çevirirken bu İngilizce sözcüklerdeki değişimi okura gösterebilmek adına çeviride bu sözcükleri aynen bırakıp açıklama yapma yoluna gittik. Aksi halde bu örneklerin içi boş kalacaktı ve okur için hiçbir şey ifade etmeyeceklerdi.

Şöyle düşünün, "Falanca kişi erkek çevirmenler için kullanılan "çevirmen" sözcüğünü kadın çevirmenler için kullanmanın doğru olmadığını ve kadın çevirmenler için "kadın çevirmen" denmesi gerektiğini savunur." Bir yerde olayın özü kavransa da bu şekilde, tek bir kelimeyle verilen, sözcükteki ekin değişimiyle yaratılan cinsiyetçi yaklaşım okura aktarılamaz. Bu örnek için grupça yaratıcı düşünüp translator/translatress sözcük çifti için mütercim/mütercime karşılığını bulduk ama "mütercim"in yalnızca yazılı çevirmen anlamına gelmesi bunları çeviride kullanmamaya karar vermemizle sonuçlandı. 

Bunlar gibi bir sürü örnekle doluydu kitap. Tek bir sözcük, cümle hatta bazen paragraf bazında yaşadığımız sorunlar hep bu konuyla ilgiliydi. 

Ve aslında kitabın anlatmaya çalıştığı şeyi, kitabı çevirirken daha iyi anladık. Uygulamada bu zorlukları yaşamak okuyarak asla anlayamayacağımız şeyleri görmemizi sağladı. Cinsiyet belirteçlerinin dilimizde bulunmaması yazarın değindiği noktalara daha titiz yaklaşmamıza da neden oldu. Kısacası bence bu kitabı, örneğin Almanca'ya çevirseydik Türkçe'ye çevirdiğimizde yaşadığımız bu sorunları yaşamaz, cinsiyeti vurgulayan örnekler üzerinde daha az kafa yorardık. 

Yazımı sonlandırırken cinsiyet farklılıklarının nasıl bir rol oynadığını gözler önüne seren şu deneyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu deneyi kendi üzerinizde de deneyebilirsiniz. Aşağıda size vereceğim sözcük çiftlerinin sizde çağrıştırdığı cinsiyeti bir yere not etmenizi veya aklınızda tutmanızı istiyorum. Yani sizce hangisi eril hangisi dişil bir sözcük?

*çatal - bıçak

*Ford - Chevrolet

*tuz - karabiber

*vanilya - çikolata

Deborah Cameron'ın yaptığı bu deneydeki katılımcılar bu soruya hiç tereddüt etmeden, zorlanmadan cevap vermişler. Katılımcılar arasında "doğru" sınıflandırma üzerine de bir fikir birliği sağlanmış, ki bu gerçekten çok tuhaf. Katılımcılar tarafından bıçak, Ford, karabiber ve çikolata eril olarak; çatal, Chevrolet, tuz ve vanilya da dişil olarak sınıflandırılmış.

Bu deneye kaç kişinin katıldığıyla ilgili bir bilgi verilmiyor ama katılan herkesin  aynı cevapları vermesi beni gerçekten şaşırttı. Siz de bu kelimeleri katılımcılar gibi mi sınıflandırdınız?

Yazar, bu deneyin, ‘eril’ ve ‘dişil’ kavramların ‘gerçek’ cinsel farklılıkla hiçbir alakasının olmadığını gösterdiğini vurguluyor. Bu kavramların güçlü/zayıf, aktif/pasif gibi karşıtlıklarla ilişkili olduğunu söylüyor ve deneyin aynı zamanda cinsiyetin ilişkisel olduğunu ve aslında bütün düşüncelerimize hakim olan iki bileşenli, karşıt yapısının kapsamlı bir hali olduğunu gösterdiğinden bahsediyor.

Bu arada yukarıdaki sözcükleri ben de diğer katılımcılar gibi sınıflandırdım, gerçekten çok tuhaftı. 

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çeviri kitaplar okurken cinsiyetin çeviriyi etkilediğini hissettiğiniz zamanlar oldu mu?

Benimle paylaşın!

20 Ağustos 2019 Salı

Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi? / Caner Taslaman | Kitap Yorumu


Bir Müslüman Evrimci Olabir Mi?

Yazar: Caner Taslaman

Yayım Yılı: 2017


Bir Müslüman, Hz. İsa'yı ilahlaştıranlardan dolayı Hz. İsa'ya sevgisinden vazgeçmediği gibi bilimi ateizm için araçsallaştırmaya çalışan ateitler yüzünden Allah'ın yarattığı varlıkları tanımamızda en önemli yardımcılarımızdan biri olan bilimden vazgeçmemelidir. 
Geçen akşam canımız dizi/film yerine belgesel türü şeyler izlemek istedi. Youtube'da dolaşırken karşımıza dini tartışmaların olduğu programlar çıktı. Önce saçma sapan şeyler söyleyen hocalara sinirlendik, sonra dikkatimizi çeken bir konu üzerine tartışılan bir program gördük. Program, Habertürk Kanalı'nda yayınlanan Öteki Gündem isimli programdı ve konuğu Mehmet Okuyan'dı. Mehmet Okuyan'ı zaten tanıyordum, birkaç videosuna denk gelmiştim önceden. Yine de görüşleri hakkında pek bir fikrim yoktu açıkçası. Programın izlediğimiz kısımda "huriler meselesi" tartışılıyordu ve Mehmet hocanın anlattıkları, anlattıklarını gerekçelendirme şekli çok hoşuma gitti. Ayetleri yorumlama yöntemi bana çok makul geldi; cümleleri dil bilgisi gerçeğini de hesaba katarak yorumluyordu. Böyle olunca Mehmet Okuyan'ın farklı konulardaki görüşlerini merak ettik ve izlemeye devam ettik. Başka bir programda konuklar arasında Mehmet Okuyan'ın yanında Caner Taslaman da vardı. Kendisi daha önce tanıdığım biri değildi ama onun da yaklaşımı oldukça ilgimi çekti. 

Velhasıl Taslaman'ın tahsilini, araştırma ve ilgi alanlarını merak ettim ve kendisini araştırdım. Kitaplarına göz gezdirdim ve gerçekten de benim uzun süredir merak ettiğim, ilgilendiğim konularla ilgili eserler verdiğini gördüm. Zihnimi en çok meşgul eden sorulardan birinin bir kitabının başlığı olduğunu görünce tam manasıyla yerimde duramadım. Ayrıca eklemeden geçmemem lazım; yazarın kendi sitesinde kitaplarının e-kitaplarına ücretsiz ulaşabilirsiniz. Ben de bu çok merak ettiğim kitabı indirip hemen okumaya başladım.

Kitabın yazılış amacı adından belli zaten; kitap size evrim teorisini anlatmayı, açıklamayı vaat etmiyor. Evrim teorisini desteklemek veya reddetmek gibi de bir nieyeti yok yazarın. Başlıkta sorduğu soruyu yanıtlamaya çalışıyor sadece. Bir müslümanın evrime inanmasında bir sakınca var mı onu tartışıyor. Bunu da elbette Kuran temelli yapıyor. Benim için de bu çok önemli olduğu için bunun, devamlı düşündüğüm bu konuda beni aydınlatacak bir kitap olduğuna ikna oldum. yazarın savunduğu şeyleri temellendirme biçimi de bölümden bölüme bu konuda haklı olduğumu gösterdi bana.

Kitap pek çok bölümden oluşuyor, bölümler "Ol," emrinden, tek nefisten yaratılışa, Hz. Adem'in nerede yaratıldığına, Nuh Tufanı'na ve altı gün meselesine kadar birçok konuya değinip bu konular açısından evrim teorisine inanmanın müslümanlar için sakıncası olup olmadığını tartışıyor. 

Yazarın, anlattıklarını desteklemek için verdiği örnekleri çok başarılı, çok güçlü, çok etkili buldum. Anlatımıyla birlikte bu örneklerle herkese ulaşmayı amaçladığını düşünüyorum. Gerçekten de okuduğunda herkesin kolayca anlayabileceği bir kitap olmuş bu. Bölümlerin sıralanışı bile bu düşünülerek yapılmış gibi çünkü okudukça aklımda oluşan sorulara bir sonraki bölümün cevap verdiğini görmek beni hem şaşırttı hem de mutlu etti. Hem okumadan önce aklımda olan sorulara, hem de okurken kafamda oluşan sorulara cevap verir nitelikte bir çalışmaydı bu. Bu konuda bu kitaptan aldığım cevaplar beni tatmin etti. 

Sadece Hz. Adem'in ve diğer insanların yaratılma meselesi üzerine olan bölüm biraz aklımı karıştırdı ve o konuda ek araştırmalar yaptım. Bir kaynağa bağlı kalmadan yaptığım araştırma ve okumalar sonunda bu bölümü tekrar okudum ve bu sefer burada anlatılan şeyi kafamda daha rahat oturttum. Bu küçük araştırmam bir tamamlayıcı oldu yani. Ayrıca kitabı bitirdikten sonra da bu evrim-islam meselesini daha fazla araştırma isteği duydum, kitap insanı daha da araştırmaya itiyor yani. 

Başlıktaki sorunun cevabına gelirsek yazar bu soruya şöyle cevap veriyor; Kuran'a bakıldığında bir müslümanın evrime inanmasında bir sakınca yoktur. İnanmamasında da yoktur. Müslüman kişi evrime inanmalıdır diye de bir şey yok, müslüman kişi evrime inanamaz, bu günahtır diye bir şey de yok. Kısacası evrim teorisinin olasılığına inanmak insanı dinden çıkarmıyor. Bunu bir spoiler olarak görmeyin lütfen. Sorunun cevabını vererek kitabın esprisini bozmuş filan değilim çünkü kitabın asıl amacı bu iki düşüncenin altını Kuran ayetleriyle doldurmak. Ayrıca ben de yazarın bu görüşte olduğunu okumadan önce az çok biliyordum. 

Kitabı okuduktan sonra bu meseleyle ilgili fikrim yazarla aynı yönde. Evrim teorisinin olasılığına inanmanın Allah inancımı zedelediğini,  imanımı kötü etkilediğini düşünmüyorum. Teori gerçek olabilir de olmayabilir de diyorum. Bu ikisinden birine inansam da aksinin olabileceğine de  ve Allah'ın bilgi ve kudretinin her iki seçeneğe de yeterli olacağına da inanıyorum. Zaten bence bir teoriyi temelsiz nedenlerle kötülemek, ondan nefret etmek ne kadar saçmaysa bir teoriye inanmak ve sıkı taraftarı olmak da o kadar mantıksız. Sonuçta bu bir teori ve kanıtlanana kadar gerçek kabul edilemez, bir gün çürütülebilir ve aksi ispatlanabilir. Bu yüzden evrim teorisine yaklaşımım, olabilir de olmayabilir de şeklinde. Tabii evrim teorisini bildiğim kadarıyla bu kanıya varıyorum. Henüz bu teoriyle ilgili çok şey okumadım, ayrıntılarını bilmiyorum. Öğrenmek de istiyorum ama. 

Arayı açmadan yazarın Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı kitabını da okuyacağım. Bunlar sizin de ilgilendiğiniz konularsa ve tabii e-kitap okumak sizin için sorun değilse yazarın kitaplarına buradan ulaşabilirsiniz. 

Yorumunu yazdığım söz konusu kitabı da pdf olarak hemen buradan edinebilirsiniz.

Açıkçası yazarın her kitabı ilgimi çekti. Sırasıyla okuyacağım. 

Bu konulara merakınız varsa mutlaka okumanız bir gereken bir kitap Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi?.

Sağlıcakla kalın!

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Notre Dame'ın Kamburu / Victor Hugo | Kitap Yorumu #kom2019


Notre Dame'ın Kamburu

Orijinal Adı: Notre Dame de Paris

Yazarı: Victor Hugo

Yayım Yılı: 1831

Çevirmen: İsmet Birkan


İnsan düşüncesi varlığını sürdürmek için mimarlıktan daha kalıcı ve dayanıklı olmakla kalmayıp daha basit ve daha kolay da olan bir araç bulur. Mimarlık tahtından indirilir. Orpheus'un taş harflerinin yerini Gutenberg'in kurşun harfleri alacaktır. Kitap, yapıyı öldürecektir.

Herkese bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan birinin yorumuyla merhaba!

Gotik Edebiyat Kulübü'nün ağustos ayı kitabı Notre Dame'ın Kamburuydu. Bu, benim de uzunca bir süredir okumak istediğim ama neden bilmiyorum ama ertelediğim bir kitaptı. Kulüp vesilesiyle bu ayın ilk yarısında okumuş oldum. İyi de daha fazla bekletmeden okumuşum. 

Ay, nereden başlasam bilemiyorum aslında. 

Notre Dame'ın Kamburu Victor Hugo'nun 1831 yılında, 29 yaşında, yalnızca altı ay içinde yazdığı bir eser. İçinde romantik ve gotik öğeler barındıran bu tarihi roman baş rolünde Paris olan trajik  bir aşk hikayesini anlatıyor. Kader ya da tesadüfün başlangıçtan sona kadar büyük bir payı olan bu hikaye 1482 yılının Paris'inde geçiyor. Aşk hikayesi dediğime de bakmayın, burada anlatılan aşk  öyle insanın içini ısıtan, biraz üzen ama sonra mutlu eden, tozpembe hayaller kurduran bir aşk değil. Aşkın en karanlık, en tehlikeli hali. Keşke olmasa dedirten hali. Öyle ki etrafındaki her şeye herkese zarar verip mahveden bir aşk bu. 

Bence kitabın anlattığı hikaye zaten etkileyici, yani dümdüz anlatılsa dahi insanı duygulandıracak bir hikayesi var kitabın; ne var ki beni asıl etkisi altına alan şey yazarın anlatımı oldu. Zaten trajik olan bu hikaye yazarın eşsiz kalemiyle öyle vurucu, öyle çarpıcı hale geliyor ki duygu yoğunluğundan yorgun düşüyorsunuz. Okurken bir iç çekesiniz, bir ah edesiniz geliyor. Kitap size o duyguyu çok net bir şekilde hissettiriyor yani.

Hugo'nun kalemiyle ilgili sevdiğim bir başka şey, bunu diğer eserlerinde de yapıyor mu bilmiyorum ama ara sıra okuyucuya seslenmesi oldu. Ben bir okuyucu olarak yazarların bana seslenmesini çok hoş buluyorum, benim farkımda olmaları bana özel hissettiriyor. Adımı bile bilmese de, varlığımdan haberi olmasa da, yüzlerce yıla, zamana mekana meydan okuyarak aramızda böyle bir iletişim kurması bana gerçekten büyüleyici geliyor. Boşluğa anlatmıyor hikayesini, doğrudan bana anlatıyor. Size de öyle geliyor mu bilmiyorum ama yazarların beni böyle kişisel olarak karşısına alması hikayeyi içselleştirmeme, onunla duygusal bir bağ kurmama da neden oluyor. Yazarın hikayeyi bizzat bana anlatıyor olması onu gözümde daha özel kılıyor. Kısacası Hugo'nun tercih ettiği bu yöntem, okuru doğrudan karşısına alması ve ona hitap ederek bir nevi okuru anlattığı hikayenin içine çekmesi Notre Dame'ın Kamburu'nu benim için unutulmaz bir eser yaptı.

Boşlukta olduğunuzu düşünün ya da önünüzde bomboş bir alanın olduğunu. Hugo hikayesini anlatmaya başlamadan önce bu boşluğu sizin için dolduruyor, benim renkleri olduğunu düşündüğüm kelimeleriyle size bir mekan, bir yer resmediyor. Önce Paris'i anlatıyor size. Hikayesinin arka planını güzelce oturtuyor kafanızda. Sonra yavaş yavaş daraltmaya başlıyor görüş açınızı ve hikayenin geçtiği her ortamı ilmek ilmek işliyor bu arka plana. Sizi hikayeye böyle yorucu bir girizgahla hazırlıyor aslında. Şehri, katedrali, kitaptaki diğer mekanları sayfalar süren betimlemelerle anlatıyor. Benim için bu kısımları okumamak ya da atlamak mümkün olmadı çünkü yazarın tasvir yeteneğine öylesine hayran kaldım ki sözcükleri arasından yolumu bulup çıkamadım. Yazarın kaleminin peşine takılıp o anlatırken ben  de  Paris'i, Notre Dame Katedrali'nin her bir köşesini keşfe çıktım. Bu yoğun betimlemelerle dolu sayfalar bittiğinde haliyle yorgun düşmüştüm. Yorucu bir yolculuktu olmuştu bu, ama aynı zamanda son derece doyurucu ve keyifliydi. Hem artık sırada arka planını iyice öğrendiğim bir hikayeyi okumak vardı. Buraya gelene kadar ara sıra bahsetmiş olduğu ilginç karakterlerin gerçek hikayelerini dinleme zamanıydı artık. 

Hikaye için ne diyebilirim ki. Anlatı boyunca heyecanlandım, meraklandım, üzüldüm, kızdım, nefret ettim, gerildim, yine kızdım, çok kızdım. Bazı karakterler beni hayal kırıklığına uğrattı, onlara karşı oluşan beklentimi boşa çıkardılar. Ama gerçek hayatta da böyle değil midir? Kitabı okurken bunu düşündüm aslında. Hayatımızdaki bazı insanlara bazen farklı, hayali kişilikler yüklüyoruz. Onlardan çok şey bekliyoruz. Hatta bazen onları öyle bir yere koyuyoruz ki yaşattıkları hayal kırıklığı da o derece büyük oluyor. Kimseye hak ettiğinden daha fazla değer vermemek, kimse hakkında olmadık beklentilere girmemek gerek. Sonra sonu hüsran oluyor. 

Güzel, güzellik ne, çirkin, çirkinlik ne? Kitabı okurken sıkça sorguluyorsunuz. 

Notre Dame'ın Kamburu aynı zamanda içiçe geçmiş motiflerle örülmüş bir eser. Öncelikle dış güzellik, dış görünüm ve buna dayanarak yapılan mantıksız ve çoğu zaman acımasız olan yargılamalar, bu doğrultuda oluşmuş, yıkılması imkansız önyargılar kitabın en çok öne çıkan teması. Kader, insanın kaderi  üzerindeki kontrolü, iradesi/iradesizliği de işleniyor derin, ince bir şekilde ve zaten Hugo'nun kitabı yazmaya karar verişi de bu kavrama dayanıyor. Yazar kitabı bu sözcük, kader sözcüğü vesilesiyle yazdığını kitabın önsözünde bile söylüyor. Eserde aynı zamanda sınıfsal farklılığı, eşitsizlik ve adaletsizliği de görüyoruz, ki bunlar olay örgüsünü birinci elden etkileyen olgular. Yargıcın duyma güçlüğü çekmesi ve suçlamaları bile duymadan sadece önyargıları ve tahminleriyle hüküm vermesi bunu açık seçik gözler önüne seren bir detaydı bence. Hikayenin tümünden farklı türden sevgiler karşımıza çıkıyor bir de. Karakterler sevgiyi farklı şekillerde barındırıyorlar içlerinde, aşkı türlü türlü yaşıyorlar. Bu noktada yazarın aşk, sevgi ile tutku, ihtiras arasındaki farka dikkat çektiğini düşünüyorum. Gelgelelim kitaptaki karakterlerin yönlendiren, aldıkları kararları etkileyen, davranışlarını güdüleyen şey öyle ya da böyle aşk. 

Kitabı okurken, bu  eseri anadilinden okuyamıyor oluşuma çok hayıflandım. Kitaptan yüzde yüz keyif almak ancak böyle mümkün olurdu çünkü. Bir de Fransız kültürüne, tarihine dair bolca gönderme vardı, bunların hiçbirini anlayamadım. Tarihsel figürlere, olay ve durumlara yapılan referanslar benim için çok yabancıydı. Bu durum beni derinden üzdü.

Beni üzen bir başka şey de rahip Frollo'nun simya işleriyle ilgili daha ayrıntılı şeyler okuyamamak oldu. Hikayenin odak noktası bu olmadığından yazarın ayrıntıya girmemesini anlıyorum ama bahsedip de üstünkörü geçmesi hevesimi biraz kursağımda bıraktı açıkçası.

Mimari ve matbaayla ilgili sayfalar süren bir inceleme var ki okurken inanılmaz keyif aldım. 

Bu arada söylemezsem rahat edemem, beni en çok hayal kırıklığına uğratan karakter Esmeralda oldu. Nedenini okuyanlar anlayacaktır. 

Kısacası Notre Dame'ın Kamburu benim için unutulmaz, yorucu ama doyurucu bir okuma oldu.  Klasikseverlerin mutlaka okuması gereken bir eser. Eminim yıllar boyunca tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissedeceğim. Okuyun, şiddetle tavsiye ediyorum.

Çeviriden bahsetmeyi unuttum, yazıklar olsun bana. Okuduğum çeviri İsmet Birkan'a aitti. Bu basımı çevirmenini araştırarak almıştım zaten, yayınevi tercihimi çevirmen belirlemişti. Pişman olmadım. Çeviri gayet akıcıydı. Memnun kaldım, Can Yayınları'nın basımını gönül rahatlığıyla önerebilirim.

Sağlıcakla kalın.


*Tek göz körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.

*Genç adama öyle geliyordu ki hayatın tek bir hedefi vardı: bilgi edinmek.

*Quasimodo'nun bir zamanlar ver olduğunu bilenler için, Notre Dame bugün ıssız, cansız, ölüdür. Orada kaybolmuş bir şey olduğu hissedilir. Bu devasa gövde boştur; bir iskelettir; ruh onu terk etmiştir, bıraktığı yer görülür, işte hepsi bu. Göz çukurları hala mevcut, fakat görme duyusundan yoksun bir kafa gibi...

*Böylece dünyanın ilk altı bin yılı boyunca, Hindistan'ın en eski pagodasından Köln katedraline kadar mimarlık insan türünün büyük yazısı oldu. Bu o denli doğrudur ki sadece her dini simgenin değil her insan düşüncesinin de bu büyük kitapta bir sayfası ve anıtı vardır.

*İnsan düşüncesi varlığını sürdürmek için mimarlıktan daha kalıcı ve dayanıklı olmakla kalmayıp daha basit ve daha kolay da olan bir araç bulur. Mimarlık tahtından indirilir. Orpheus'un taş harflerinin yerini Gutenberg'in kurşun harfleri alacaktır. Kitap, yapıyı öldürecektir.

*Gün herkese aittir. Neden bana yalnızca geceyi veriyorlar?

*O kadar güzel bir yaratıktı ki eğer Tanrı insan kılığına büründüğü zaman bu yaratık mevcut olsaydı, onu Meryem'e tercih eder, annesi olarak seçer ve ondan doğmak isterdi!

*Aşk kendiliğinden bitip büyüyen bir ağaç gibir, köklerini varlığımızın en derinlerine salar, çoğu kez harabeye dönmüş bir yürekte bile yeşermeye devam eder.

*Çocuğunu kaybetmiş bir anne için her gün hep ilk gündür.

*İşte hayat bu...çoğu kez bizi düşürenler en iyi dostlarımızdır!

*İnsanın bir düşüncesi varsa her yaptığında onu bulursunuz.

*Büyük teşebbüslerin mutlu sonunu insan bazen talihe bazen de hileye borçludur.

13 Ağustos 2019 Salı

Keşfettiğim Yazarlar #2 | Hüseyin Rahmi Gürpınar


Uzun zamandır bu seriye devam etmek, daha doğrusu bu seriye konu olacak bir yazar keşfetmek istiyordum. Yazı dizisinin ilk yazısında İhsan Oktay Anar'dan bahsetmiştim. O yazıyı buradan okuyabilirsiniz. O zamandan beri yeni yazarlarla tabii ki tanıştım fakat ben bu seriye başlarken kendime, keşfedip üç kitabını okuduktan sonra favorilerim arasına giren yazarları konu edeceğim demiştim. 

Sonunda hakkında bir şeyler yazmak isteyeceğim bir yazar daha keşfettim: Hüseyin Rahmi Gürpınar.

Her yazıda bundan yakınmamdan sıkıldınız belki ama bir kez daha ezberci, yalnızca sınav-odaklı eğitim sistemimize sitem edeceğim. Nasıl olur da liseden mezun olan herkes, edebiyatımızda bu kadar büyük yeri olan yazarların en az bir kitabını okumamış olur? Kendinize ve etrafınızdakilere sorun, kaç kişi lisede isteyerek, can atarak bu klasiklerimizi okumuştur? Yanlış anlaşılmasın, zorla kitap okutulmasına ben de karşıyım ama edebiyat derslerimiz neden edebi akım, yazarların anlatım-tema özelliklerini ezberlemekle geçiyor? Neden eser-yazar ezberlemenin ötesine geçmiyoruz hiç? 

Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar okuduğumu söylediğimde birkaç arkadaşım hemen şöyle dedi: Romanlarında mizahi özellikler öne çıkar. Bir zamanlar ezberledikleri maddeyi söyleyiverdiler hemen, sanki sözlüdelermiş gibi :D

Bir yazarı tanımanın en iyi yolu onun eserlerini okumak değil midir?

Rutin şikayetimi de ettiğime göre, yazardan ve eserlerinden bahsedebiliriz artık...

Hüseyin Rahmi Gürpınar, ömrünün bir yarısı Osmanlı döneminde, diğer yarısı Cumhuriyet döneminde geçmiş bir yazar, yani 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında yaşamış biri. 80 yıllık yaşamının her döneminde bir eser vermiş, bu yüzden onun romanlarını okuyarak ülkemizin farklı dönemlerine, hatta dönüm noktalarına, zihniyete yakından tanıklık edebiliriz. 

Küçücük yaşta annesini kaybedince, sonra babası da ikinci kez evlenince, anneannesinin yanında büyümüş Hüseyin Rahmi. Kitaplarında sıklıkla işlediği batıl inançlar, hurafeler ve cin-peri hikayelerini de çocukluğunda ninesinden ve onun çevresindeki yaşlı teyzelerden dinlediğini, öğrendiğini tahmin etmek hiç de zor değil. 

Ahmet Mithat Efendinin çıkarttığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başlaması hayatında bir dönüm noktası olmuş ve yazarlığını şekillendirmesinde son derece etkili olmuş. Yazarlığının yanında Fransızca eserlerin de çevirisini yapmış. Hem Ahmet Mithat'tan (kendisi edebiyatımızda bu türdeki ilk telif eserin yazarıdır) hem de Fransız yazar Emile Zola'dan etkilenip kendisi de natüralist eserler vermiş, kitaplarında deneysel roman yöntemini uygulamış. 

Lisede ezberlediğim maddeler arasında bu da vardı evet, Hüseyin Rahmi edebiyatımızdaki natüralist akımıın temsilcidir, diye. Peki nedir bu natüralist akım, onu merak etmemiştim işte çünkü sınavda bunu sormuyorlardı. Şimdi merak edip araştırdım, realizmden farkı şuymuş: dilimizde doğalcılık diyebileceğimiz natüralizm aslında romantizme karşı ortaya çıkmış realizmin bir üst akımıymış. Natüralistler insanın, aslında sadece insanın değil her şeyin, çirkin, iğreç yanlarını göstermekten çekinmez, hatta öner çıkarırlarmış. Ekşide biri bu akım için "fotoğrafçılık gerçekçiliği" demiş, akımı doğru anladıysam çok yerinde bir tanımlama bu. Her şeyi olduğu gibi, iyisiyle kötüsüyle, güzelliğiyle çirkinliğiyse, nasılsa öyle yansıtmak amacı güdülüyor natüralizmde. Natüralistler kişileri, durum ve olayları bilim adamı gözüyle aktarıyorlar yani. Bu şekilde romanlarını deneysel bir yöntemle yazıyorlar. 

Henüz Hüseyin Rahmi'nin bütün kitaplarını okumadım ama okuduklarım kadarıyla neden bu akımın temsilcisi olduğunu anlayabiliyorum.  Ona neden "Sokağı edebiyata getiren sanatçı" dendiğini de biliyorum artık. İnsanımızı çok iyi tahlil etmiş bir yazar Hüseyin Rahmi, kitaplarında her türden insan var. Tıpkı hayatta, gerçekte olduğu gibi her karakter kendine ait bir sesle karşımıza çıkıyor: konuşması, hal ve hareketleriyle hep kendine has özellikler sergiliyor.

Dönemin mahalle yaşantısına, günlük konuşma ve sohbet tarzlarına, bunları şekillendiren gelenek ve göreneklere gerçekçi ve aynı zamanda mizahi bir uslüpla ayna tutmuş romanlarında. Bununla beraber, okuduğum üç romanında da gördüğüm kadarıyla yazarın eserlerinde, toplumda güçlü bir şekilde yer edinmiş, adeta kutsal hale gelmiş batıl inanç ve hurafelere, cahilliğe açık bir yergi söz konusu. Yine de okumalarımdan şunu da öğrendim, Hüseyin Rahmi'nin verdiği ilk eserlerde batılılaşma konusu da alaya alınmış, şaşırmadım...

Hüseyin Rahmi Cumhuriyet döneminde de eser vermiş bir yazar ama kitaplarında mekan olarak hep İstanbul'u kullanmış. Anadolu romanı yazmamış hiç, bu bana tuhaf geldi. Çağdaşlarından bu noktada da ayrılıyor, o dönemde yazılan eserlerde Anadolu'ya meyletme görülüyordu ya hani o yüzden. İstanbul'u tüm ülkenin aynası olarak görmüş olabilir mi? İstanbul hep içinde türlü türlü insanı, türlü türlü kültürü barındıran bir şehir olmuş ya zaten, o yüzden yazar İstanbul'un tüm ülkeyi yansıttığını düşünmüş olabilir belki. Tabii bu benim çıkarımım...

Hüseyin Rahmi, "halk için sanat" görüşünü benimsediği için kitaplarını herkese hitap eden, herkesin anlayacağı bir dille yazmış. 

Benim yazardan şimdiye dek okuduğum kitaplar şunlar: Cadı, Gulyabani ve Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç.

Hüseyin Rahmi'den ilk okuduğum, onu tanımama vesile olan kitap Cadı'ydı. Cadı, her şeyden önce adı ve konusuyla dikkatimi çeken bir kitap olmuştu: Naşit Nefi Efendi ile evlenmeye mecbur bırakılan Fikriye Hanım, bu beyin ölen eski eşinin mezarından dirilip cadı olduğu dedikodusuyla korkuya kapılır. Olayın iç yüzünü anlatması için bu "cadı"dan canını zor kurtardığını iddia eden, Naşit Nefi Efendi'nin eski eşlerinden birine, Şükriye Hanım'a başvurur. Şükriye Hanım yaşadıklarını, bütün cadı macerasını olduğu gibi anlatır. 

Üç kitap arasında benim en sevdiğim de Cadı oldu. 

Kitap hakkındaki yorumumu buradan okuyabilirsiniz. 

Gulyabani ise diğer ikisine göre görece daha korkutucu bir kitap. Tabii bir de cinlere inanıyorsanız etkisi üzerinizde daha güçlü olacaktır. Yine de bir noktadan sonra meydana gelen absürtlükler yazarın durum ve olayları alaya aldığını size hissettiriyor. Cadı'da olduğu gibi bu kitapta da batıl inançlar hicvediliyor. 

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, ele aldığı konu, asıl hikayenin arkasında işlenen olay, bu olayın halk üzerindeki etkisinin anlatılışı bakımından beni yazara hayran bıraktı. Ana karakterin ağzından komşu teyzelere uzayı, gezegenleri anlattığı kısımlar beni hem güldürdü hem de şaşırttı. Hüseyin Rahmi, karakteri vasıtasıyla insanımızın öğrenmeye hevesli olmayışından yakınırken onunla hem fikir olmamak elimde değildi. Bunca yıl sonra, hala aynı tip insanlarla dolu bir toplumda yaşadığıma hem şaşırdım hem de çok üzüldüm. Hiç değişmemişiz, bunu anladım. 

Kitaplarında hangi konuları ele aldığından, hangi temaları işlediğinden az çok bahsettim. Benim yazarla ilgili, kitaplarıyla ilgili en çok hoşuma giden şey bunların mizahi özellikler taşıması değil. Belirli konulara olumsuz eleştiri getirip bazı  meseleleri hicvetmesi de değil. Bunlar da yazarı keyifle okumamı sağlıyor tabii ama yazarın kalemiyle ilgili en sevdiğim şey güçlü diyaloglar. Karakterlerin, özellikle eğitimli, okumuş, bilgili karakterlerin görüşlerini öyle güzel anlatmış ki sanki onunla birebir konuşuyor gibi oldum okurken. Hem  iç monologlarda hem de ikili diyaloglarda yazarın okura sunduğu felsefi sorgulamalar ve tartışmalar okura gerçekten düşünsel bir haz yaşatıyor. Yazarı okumaya devam etmemin en büyük sebebi de bu, kurgu-dışı meseleler üzerine okura sunduğu tatmin edici tartışmalar.

Kurgularına ve anlatımına olduğu kadar kitaplarında kendini gösteren görüş ve düşüncelerine de saygı duyuyorum. Mesela şu alıntıda belirttiği görüşüne sonuna kadar katılıyorum ve hala bir şeylerin değişmemiş olmasına üzülüyorum: 

Ölümünden birkaç gün önce kendisiyle yapılan bir mülâkatta, Türkiye’deki ahlâk buhranının sebebini dinin bıraktığı ahlâk boşluğu olarak açıklamış, din gevşeyince ona dayanan ahlâkın da tabiatıyla mahvolduğunu ifade etmiştir. Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi

Yazarın kırk küsür kitabı var, aynı zamanda öyküleri ve birkaç tane oyunu da mevcut. Okumaya devam edeceğim, okudukça da keyif alacağımdan emin olduğum bir yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar. Bu kadar geç keşfettiğim için gerçekten hayıflanıyorum. Kitaplarının, kitap okuma alışkanlığı olan herkese hitap edeceğini düşünüyorum, o yüzden okuduğum bu üç kitabını herkese tavsiye ediyorum. 

Bir de, Hüseyin Rahmi gerçekten de, iyi ki evlenmemiş...

7 Ağustos 2019 Çarşamba

A Very Large Expanse of Sea / Tahereh Mafi | Kitap Yorumu


A Very Large Expanse of Sea

Tahereh Mafi

Yayım Yılı: 2018

Türü: Genç Yetişkin


Ay, nereden başlasam, düşüncelerimi nasıl toparlasam bilemedim. Tavsiye üzerine okuduğum kitaplar hakkında olumsuz eleştiri yapmayı hiç sevmiyorum ama bu kitap üzerine bir şeyler söylemez - bu durumda yazmazsam kitabı arkamda bırakamayacağım sanırım. 

Kitap, Amerika'da yaşayan İran'lı, müslüman ve baş örtülü bir kızın 9/11'den sonra yaşadıklarının bir kısmını anlatıyor. Yani lise çağındayken onu etkileyen bir dizi olay oluyor, kitabın anlattığı hikaye de bu. Kitabı okumadan önce benim bildiklerim de bundan ibaretti. Kitabın bu denli hassas bir mesele üzerine eğilmesi benim çok ilgimi çekmişti. İstemeden de olsa bazı beklentiler geliştirmişim, bunu okurken fark ettim. 

Önce kitabın iyi yönlerinden bahsedeyim; 

*Çok akıcıydı.

*Dili çok sade ve basitti. Asla yormadı. (Aslında bu benim için pek iyi bir şey değil ya, neyse :D)

*Bu kadar. 

Kitabın konusunu okuyunca o farkında olmadan geliştirdiğim beklentiler arasında ana karakterle empati kurup onun duygularını üzerimde hissetmek de vardı mesela. İçinde bulunduğu durum ve o dönemde yaşananlara baktığımızda karakterimiz, ki adı Shirin, çok yoğun duygular yaşıyor ve bunları kendi içinde yaşamak zorunda kalıyor. Ben anlatımın daha yoğun olmasını isterdim, çünkü bir karakterin hissettiklerini ancak yoğun, çarpıcı anlatımlarla okuyucuya aktarabilirsiniz. En azından bir okuyucu olarak ben ancak bu şekilde karakterle empati kurabiliyorum. Duyguları anlamak konusunda bir sıkıntım olmadı, evet ama benim istediğim onunla duygudaşlık edebilmekti, olmadı.

Kitabı okurken dedim ki kendime belki de ben böyle şeyler yaşamak zorunda kalmadığım için karakterle bir bağ kuramadım, ama sonra aklıma başka örnekler geldi. Mesela ben hiçbir zaman Martin Eden'in (Martin Eden, Jack London) sanatçı bunalımlarını yaşamadım, Heathcliff (Uğultulu Tepeler, Emily Bronte) gibi itilip kakılmadım, bu yüzden kin ve nefret dolu birine dönüşmedim ya da İrina'nın (Korku, Stefan Zweig) yaşadığı gibi bir endişe ve korkuya kapılmadım ama bu karakterlerin her biriyle kolayca empati kurup onların duygularını içimde hissedebildim. Verdiğim örnekler çok doğru olmadı belki, kıyaslanacak eserler değiller tabii. Ama aynı türden ve çağdaş romandan örnek verecek olursam, Rainbow Rowell'in Fangil'ündeki Cath ve Eleanor and Park'ındaki Eleanor'la bile güçlü bir bağ kurabilmiştim. Duygu ve düşüncelerine yalnızca tanık olmamış, onları kendi içimde de anlamlandırabilmiştim. 

Kitap romantik bir kitap. Bununla bir derdim yok, zaten künyesinden de görebilirsiniz romantik olduğunu. Ben sadece romantizmi merkeze almasına şaşırdım ve sanırım bu yüzden biraz hayal kırıklığıyla okudum kitabı. Benim asıl okumak istediğim Shirin'in tüm bu olanlara karşı içinde yaşadıkları, çevresine bunu nasıl yansıttığı, yakınlarından nasıl yardım aldığı veya alamadığıydı - fakat en önemlisi ben onun manevi olarak nelerden güç aldığını okumak isterdim. Dini yüzünden ağır bir şekilde yargılandığı, dışlandığı ve zorbalık gördüğü bir toplulukta ısrarla dininin sembolü olan bir şeyden vazgeçmeyişine rağmen - ki bence bu gerçekten güçlü bir duruştur - dini-manevi duygularını göremedik. Saçlarını örtmesi meselesinde söylediği şeyler beni hiç tatmin etmedi mesela, ben bu seçimini daha güçlü ifadelerle temellendirmesini bekliyordum. 

İslam'dan bu kadar korkulan, İslam'a karşı önyargıların zirveye ulaştığı bir dönemde böyle bir roman yazılıyorsa ben içinde İslam dininin gerçeklerine dair bir şeyler bulmak isterdim. İslam dininin gerçekte nasıl olduğu ve nasıl yaşandığını daha iyi gözler önüne sersin, İslam'a uzak olan okuyucuların aklında iyi bir İslam imgesi oluştursun isterdim. Fakat Shirin, saçlarını kapatacak ve oruç tutacak kadar müslüman - ki saçlarını kapatmasıyla dinini pek ilişkilendirmiyor bana kalırsa - ama dua ettiğini hiç görmüyoruz, namaz kılmak konusunda annesine yalan söylüyor vs. vs. Saldırıya uğradıktan sonra babası isterse baş örtüsünü çıkarabileceğini söylüyor mesela ama o hayır diyor, onu güçlü kıldığından bahsediyor. Nasıl? Shirin'in bu argümanı bana sadece şunu düşündürdü: Başkalarının yapma dediği, hoş karşılamadığı şeyleri yapmak konusunda ısrarcı ve inatçı olması. 

Romanlarda en sevmediğim şeylerden biri de mesela gereksiz karakterlerdir. Hikayeye neden dahil olduklarına bir türlü anlam veremediğimiz karakterlerin varlığı gerçekten, gerçekten bana çok batıyor. Ki zaten kitaptaki karakterlerin hepsi yüzeyseldi. Shirin'in hayatında yadsınamayacak kadar önemli bir yer kaplayan anne-babası birkaç replikten ibaretti sanki, çok siliklerdi. Oysa Shirin'in onlardan bahsediş tarzına bakılırsa, yani gerçekten onun anlattığı gibi insanlarsa bunlar, çocuklarının hayatındaki etkilerinin de aktarılandan farklı olması gerekirdi. Öyle olmasını isterdim. Çünkü çocuğunun hayatında neler olup bittiğinden habersiz, ona destek olmaktan aciz bir ebeveynin ne kadar güçlü olduğu, çok zor zamanlardan geçtiği ve hala ayakta durduğu beni gerçekten ilgilendirmiyor. Bunu göstermesi gerekiyor, hikayede bir yer edinmesi, bir şeylere etki etmesi gerekiyor. Yoksa, bu kitapta olduğu gibi karakterin annesi işte olmanın ötesine geçemiyor. Üzüldüğüm noktalardan biriydi bu da, Shirin'in anne ve babasını tanıyamamak. Oysa, yalnızca ondan birkaç cümleyle dinlediğimiz anne-babasını olaylarda etkin bir şekilde görmeyi, onları bu yolla tanımayı çok isterdim.

Hoşuma gitmeyen çok şey var ama yazarken çok dağılıyorum. Daha fazla uzatmak da istemiyorum çünkü canım sıkılıyor hatırladıkça :D

Kısacası, sevemedim. 

Kitabın Türkçe çevirisi var mı bilmiyorum, sanırım yok. İngilizce öğrenmek istiyorsanız, geliştirmek istiyorsanız kitabı rahatlıkla okuyabilirsiniz. Bahsettiğim, beni rahatsız eden konular da sizi ilgilendirmiyorsa sizin için verimli ve keyifli bir okuma olacaktır. 

Kitabı okuduğum sıralarda şu videoyla karşılaşmış olmam gerçekten güzel oldu. Sizin de izlemenizi tavsiye ediyorum, gayet mantıklı açıklamalar yapıyor. 




Siz bu kitabı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

1 Ağustos 2019 Perşembe

Temmuz 2019 | Aylık Rapor



Temmuz çabuk geçti ama dolu dolu geçti. Gerçekten nasıl geçti anlamadım ama bunun sebebi hayatımda devamlı bir şeyler olmasıydı. Şöyle ki;

*Yeni eve yerleşmeye, sonra alışmaya çalıştım. Odamı bir türlü istediğim gibi düzenleyemedim. Ruhum sıkıldı.

*Mezun oldum, kep attım, sevindim, üzüldüm, heyecanlandım.

*Yüksek lisans bilim sınavına girdim. Gerildim, sonra rahatladım.

*Beni çoktandır sıkan, bunaltan bir olaya son verdim. Oh be dedim.

*Yüksek lisans sınavını kazandığımı öğrendim. Şaşırdım, mutlu oldum.

Uzuun bir aydı aslında. Sadece hep bir şeylere hazırlandığım, bir şeyleri kendime dert ettiğim için, gereksiz yere stres yaptığımdan nasıl geçti bilemedim. Geçtiğine memnunum ama. Ağustos ayında biraz stres atmak, rahatlamak, kendi halimde tatil yapmak istiyorum. 



Ne Okudum?

Bu ay okuma açısından biraz tuhaftı. Hiçbir şey okuyamadım gibi geldi ama sayıp dökünce yeterince okumuşum da aslında. Yani geçen aya bakarsak okuma konusunda kendime gelmişim :D Sanırım doyamadım. İşte okuduklarım;

*Gulyabani / Hüseyin Rahmi Gürpınar

Ne yalan söyleyeyim korkmayı bekliyordum. Ama korkmamış olmam da sorun değil. Gürpınar sevdiğim yazarlar arasına girdi. Bununla ilgili ayrı bir yazı hazırlayacağım.

*Translation Studies / Susan Bassnet

*The Translator's Invisibility / Lawrence Venuti

Bu ikisi çeviribilimle ilgili kitaplar, bilim sınavı için okumuştum. Translator's Invisibility'nin ilk bölümünde çevirmenin piyasadaki görünmezliğinden bahsediliyor. Ben de bu konuya biraz daha manevi açıdan yaklaşarak bir yazı yazmıştım.  Bu kitapla birlikte yurtdışında da çeviri ve çevirmenle ilgili görüşlerin buradakinden pek bir farkı olmadığını görüp hayal kırıklığına uğradım. 

*Wuthering Heights / Emily Brontë

Gotik Edebiyat Kulübü'nün bu ayki kitabıydı. Ben dört yıl önce Türkçe çevirisinden zaten okumuştum, o yüzden ikinciye İngilizce okuyayım dedim. İyi ki okumuşum. Çok memnun kaldım, yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

*Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç / Hüseyin Rahmi Gürpınar

Her kitabıyla yazara karşı olan hayranlığım ve saygım artıyor. Cadı'dan sonra en sevdiğim bu kitabı oldu. Ayrı bir yazı gelecek.

*Kırmızı Pazartesi / Gabriel Garcia Marquez

İkinciye okuduğum ikinci kitap oldu bu ay. İkinci okumalara karşı önyargım kırıldı kırılacak. Yine çok güzeldi ve bu sefer daha çok etkiledi beni. Hakkında bir kez daha bir şeyler yazdım, buradan okuyabilirsiniz.

Dediğim gibi şu sıralar sevdiğim kitapları yeniden okuma isteği var içimde. Harry Potter ve Çatı serisini, İhsan Oktay Anar'ın kitaplarını tekrar okuyacağım sanırım. Gözümü kararttım :D




Ne İzledim?

*Sevimli Canavarlar (2001)

Bu kadar geç izlediğime inanamıyorum. Posterleri filan hiç ilgimi çekmiyordu o yüzden konusunu da merak etmemiştim bugüne kadar. İyi ki çok geç olmadan izlemişim, çok güzeldi.

*Coco (2017)

Bu kaçıncı izleyişim gerçekten bilmiyorum, saymayı bıraktım artık. Sanırım en sevdiğim animasyon film Coco diyebilirim artık. 

*Golem (2018)

Büyük bir heyecan ve beklentiyle başladım izlemeye ama sonuna kadar bile dayanamamışım, sıkıntıdan uyumuşum. Düşünün yani...

*Murder Mystery (2019)

Jennifer hatrına izledim, çok da bir esprisi yoktu bence. 

*Twilight (2008)

Bir daha izledim, kaçıncı bilmiyorum. Havasını çok sevdiğim filmlerden biridir Alacakaranlık...

*Secret Obsession (2019)

Üf, cidden üf.

*The Great Hack (2019)

Konuyla ilgili birazcık bilgim vardı ama ciddiyetini ancak bu belgeselle anlayabildim sanırım. Böyle belgeseller yüzünden herkese, her şeye şüpheyle bakar oldum, ama haklıyım bence...

*Black Mirror | Rachel, Jack and Ashley Too


Sezonun diğer iki bölümünü izlemedim henüz. Önce bu bölümü izlememin nedeni de bölümde Miley Cyrus'ın oynuyor olması. Hannah Montanayken filan çok seviyordum onu, merak ettim Black Mirror'a yakışmış mı diye. Bence genel olarak bölüm dizi standardının çok çok altında kalmıştı. İzlerken bir Black Mirror bölümü izliyor gibi hissetmedim kendimi. Umarım diğer iki bölüm de böyle değildir, bozmasını istemediğim dizilerin başında Black Mirror geliyor çünkü. Game of Thrones'tan yeterince ağır bir darbe yedim, malum...

*Love+Death and Robots 

Bu ay izlediğim bölümler en iyileriydi. Diziyi büyük keyifle izledim. Hakkında ayrı bir yazı gelecek.

*Aşkı Memnu | 10 Bölüm

Önce kitabı okumak istiyordum, ama Youtube o kadar çok önerdi ki artık dayanamadım. 


*Dark | 1. Sezon + 2. Sezon

İkinci sezonu izlemeden birinciyi yeniden izledim. İkinci sezon ilkinden daha yoğun ve yorucuydu aslında. Yine de şu sıralar üstüne dizi tanımıyorum. Son zamanlarda izlediğim en kaliteli yapımlardan biri. 



Ne Yazdım?

*Ölmeden Önce Okumak İstediğim 100 Kitap #1

*Uğultulu Tepeler / Emily Bronte | Kitap Yorumu (Yeniden)

*Ne Var Ne Yok? | Temmuz 2019 // Yelken Açtığım Yeni Ufuklar

*Kırmızı Pazartesi / Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu (Yeniden)



Ne Dinledim?

Muggle Top5 Temmuz

*Kate Rusby | I Am Streched On Your Grave

Uğultulu Tepeler'i okurken dinledim çoğunlukla. Bu şarkı zaten bana hep Heathcliff'i hatırlatıyor.  


*Enya | Amarantine

Ruhumu dinlendirmek istediğimde en çok dinlediğim isimlerden biri Enya, diğeri Loreena McKennitt oluyor. 


*Bonaparte | Melody X

Bu ikisi de Dark'dan. Darkla ilgili sevdiğim tonla şeye müzik seçimleri de dahil. Bölümleri izlerken elimde telefon, Deezer Songcatcher'le tetikte bekliyorum resmen :D 


SIRADA NE VAR?

Bugün Ağustos'un biri. Kendime verdiğim iki günlük tatilin son demlerini yaşıyorum. Dün gece Reign adlı diziye başladım. Uzun süredir tarihi bir yapım izlemek istiyordum ama bu dizi hakkında pek iyi yorumlar görmemiştim. Sonra kafa dağıtmak için birebir, çerezlik bir dizi dediğini gördüm birinin ekşide. Ben de başladım, amacım kafamı dağıtmak zaten. 

Ağustos ayında okuyacaklarımı kabataslak belirledim. Gotik Edebiyat Kulübü'nün bu ayki kitabı Notre Dame'ın Kamburu. Şu an elimde sevgili Ecrin'in önerisiyle başladığım The Very Large Expanse of the Sea var, onu bitirince kulüp kitabına uçmayı planlıyorum. Klasik olduğu için, ve Fransız edebiyatına ait bir klasik olduğu için, kolay bir okuma olmaz belki diye temkinli davranıp ayın ikinci yarısını beklemeyeceğim okumak için...

Bunlar dışında, ya bir Marquez tekrar-okuması yapacağım ya da korkumu yenip Kolera Günlerinde Aşk'a başlayacağım. Korkum şu; çok beğeneceğimden emin olduğum bir kitabı tüketmiş olmak...

Okumak için aklımda olan bir başka kitapsa, Temmuz ayında D&R Can Yayınları kampayasından aldığım kitaplardan biri olan Bağdat'ı Düşlemek kitabı. Bu kurgu dışı bir kitap ve türü anı diye geçiyor. Her ay böyle kurgu dışı bir kitap okumak istiyorum aslında, Bağdat'ı Düşlemek de konusuyla çok ilgimi çekti. 

Bir de şu sıralar ortaya çıkan tekrar okuma sevdam bana Harry Potter'ı tekrar okumamı fısıldıyor. Belki bu ay, vaktim kalırsa ve bu dürtüye karşı koyamazsam Felfese Taşı'nı elime almak istiyorum. Ya da şöyle bir şey de yapabilirim: Birkaç sene evvel seriyi İngilizce okumaya başlamıştım, Ateş Kadehi'nde kalmıştım. Oradan devam da edebilirim, belli olmaz, ruh halime göre :D Düşününce bile heyecan basıyor :D

Bu arada, son zamanlarda kitap okuma mativasyonumu artıracak uygulama arayışı içindeydim. Böyle bana kitap okumayı hatırlatacak, unuttuğum değil tabii, okuduğum süreyi takip edebileceğim, aylık, yıllık istatistiklerime bakabileceğim bir uygulama istiyordum. Geçen gün bir tane buldum, adı Bookly. Şimdiye dek motive konusunda iyi iş çıkarıyor, fakat premium satın almadığım için her özelliğini kullanamıyorum, bu can sıkıcı. Bu konuda başka bir uygulama biliyorsanız, lütfen benimle paylaşın!


Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okudunuz, neler izlediniz?

Benimle paylaşın!