Follow Us @soratemplates

19 Ekim 2020 Pazartesi

Bülbülü Öldürmek / Harper Lee | Kitap Yorumu

10:32 2 Comments


Bülbülü Öldürmek
To Kill A Mockingbird
Yazan: Harper Lee
Çeviren: Ülker İnce
Yayım Yılı: 1960 (Sel Yayıncılık, 2014)
Tür: Güney Gotiği, Duygusal Kurgu


Bülbülü Öldürmek, kitaplığımda uzun süredir onu okumamı bekliyordu, sanırım en az dört senedir. Daha uzun süre bekleyen kitaplarım da var ama bu gerçeği düşünüp üzüldüğüm her seferde aklıma ilk Bülbülü Öldürmek gelirdi ve bunun için, onu hala okumadığım için ekstra hüzünlenirdim. Sonunda yine Karanlık Şato okumaları vesilesiyle elime aldım ve dört gün gibi bir sürede bitirdim. 


Kitabın konusundan kısaca bahsedeyim; Hikâye Scout isimli küçük bir kızın anlatımıyla sunuluyor okura. Scout babası ve ağabeyiyle Amerika'nın güneyinde bir kasabada yaşayan bir çocuk. Annesini kaybetmiş, babası avukat, ağabeyi Jem en yakın arkadaşı. Olaylar siyahi bir adamın haksız yere suçlanması ve çocukların babası Atticus'un onu savunan avukat olması ile düğümleniyor.


Bilenler bilir. Bu kitap büyük bir kesim tarafından çok seviliyor, övülüyor, baş tacı ediliyor. Ben de bunu bilerek, doğal olarak devasa bir beklenti ve umutla başladım kitaba. Kitabın başında, bana göre bu kitabı beğenmemem imkansızdı. Çokça duygulanacak, ağlayacak, öfkelenecek ve daha bir sürü duyguyu tadacaktım bu kitapta. Fena yanılmışım.


"...bazen bir adamın elindeki İncil, babanın elindeki viski şişesinden daha tehlikeli olabilir."


Öncelikle kitabın çok yavaş başladığını söylemem gerek. Konuyu bilerek başladığım için kitaba, bu okuduklarım bu konuya nasıl bağlanacak diye merak ederek okudum kitabın üçte birini. İlgimi kaybettiğim çok oldu, kendimi şöyle motive ettim: bu okuduklarının mutlaka kitabın merkezindeki konuyla alakası vardır, Gözde. Sonra iyi ki okumuşum diyeceksin. Kendimi kandırmışım, bu noktaya kadar okuduklarımız Scout ve onun çevresinde yaşanan günlük olaylar. Bu olaylar 1930larda geçtiği için elbette okura bir şeyler veriyor, okunanların bomboş sayfalar olduklarını söyleyemem. O günün, o dönemin günlük yaşantısı, zihniyeti ve elbette bu bağlam içindeki anlatıcımız, onun hayatındaki gelişmeler gibi şeyleri öğreniyoruz bu ilk kısımdan. Yine de bu okuduklarımız - okuduklarım diyeyim - bildiğim şeyler olduğu için beni çok etkilemedi, bana çarpıcı gelmedi. Çok iyi bildiğim bir şey hakkında çekilmiş bir belgeseli izlemek kadar sıkıcıydı benim için bu kısımları okumak. Amerika'nın o yılları konusunda uzman olduğumu söylemiyorum elbette; kitapta yansıtılan kadarına aşinayım zaten, onu söylüyorum. Bu kısımda, tüm bu şeyler dışında bir de bir gizem yaratıldı. Olay onun üzerinden ilerleyecek izlenimi yaratıldı - ya da ben öyle bir izlenime kapıldım - o da yalan oldu.


Bir noktadan sonra, tam olarak dokuzuncu bölümle, beklediğimiz olay şekillenmeye başlıyor ama hala bir şeyler olması gerektiği gibi değil hissi var. Arka kapağa yazılan, herkesin bu kitabı onunla tanımladığı "konu" kitabın yarısını bile kapsamıyor aslında. Bir mahkeme sahnesi dışında, sadece anlatılagelen bir mesele bu. İnsanların konuştuğu, birbirine anlattığı, Scout'un da aralarında yaşadığı için tanık olduğu, haberdar olduğu bir olay o kadar. Bahsettiğim mahkeme sahnesinde dahi başrol haksızlığa uğrayan o siyahi değil. Anlatıcının Scout olmasının bu durumda payı büyük, bir gözlemci olarak elbette kendini ve en yakınındakileri merkeze koyup anlatacak olayları. Yazının başından beri kitaba getirdiğim olumsuz eleştirilerin sebebi tam da bu aslında. Yani bence bu hikâye, haksız yere suçlanmış bir siyahinin hikâyesi değil. 


Bu, haksız yere suçlanan bir siyahiyi savunmak zorunda kalan Atticus isimli bir avukatın, bu durumla nasıl başa çıktığının hikayesi. Hikâyede işlenen de bu durumun onun ve ailesi üzerindeki sosyal ve psikolojik etkileri. Yani yine, siyahi bir bireyin dahil olduğu bir olay üzerinden, bu, "siyahilere sahip çıkalım" görüşünün beyaz bir aileyi nasıl etkilediğiyle alakalı bir kitap bence Bülbülü Öldürmek. Kısacası ben, kitabın odak noktasının yanlış yerde olduğunu düşünüyorum. 


    "Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır."


Bu haliyle de güzel mesajlar veriyor elbette, onu da yadsıyamam. Kitapta yer bulan, sınıfsal farklılıklar, kadın-erkek rolleri üzerinden cinsiyetçilik, ırkçılık gibi temalar, günümüzde de güncelliğini koruyan temalar. O dönemde nasıl olduklarını görüyoruz evet ama bence okuyucu için yeni bir şey yok. Bu elbette kitabın, yazarın hatası değil, sadece bizim, 21. yüzyıl insanın bunlara alışmış olması. Yalnız, yine de Harper Lee'nin bu temaları çok soft bir şekilde işlediğini düşünmüyor değilim. Mesela, ırkçılığı görüyoruz evet. Bu ırkçılık yüzünden masum bir insanın suçlanmasını ve bunun sonuçlarını da görüyoruz. Ama bu sonuçların söz konusu birey, onun ailesi, onun topluluğu üzerindeki etkisini görmüyoruz. Kitabın akılda kalmasını sağlayan tek olay, yüzeysel, tek taraflı bir şekilde anlatılıyor. Çünkü yazar, kahraman bakış açısıyla yazmayı seçmiş ve o kahraman ne yazık ki Tom Robinson (suçlanan siyahi) veya daha yakın bir ihtimalle onun kızı değil. 


Edebi anlatım açısından da bir artısı yok bence kitabın, hatta eksik kaldığını bile söyleyebilirim. Akılda kalıcı, düşündüren birkaç cümle dışında kitapta öyle estetik açıdan okuması zevkli satırlar yok. Dili gayet basit. Bir de öyküyü bir çocuğun anlatıyor olması ben de farklı hisler uyandırmadı nedense. Sadece bizim cevabını bildiğimiz soruları saf bir merakla sorduğu, kendi içinde sorguladığı zaman hatırladım Scout'un bir çocuk olduğunu. Başka ne bekleyebilirim bilmiyorum ama 


Dediğim gibi vermeye çalıştığı mesajlar elbette önemli, evrensel mesajlar. Benim hoşuma gitmeyen bu mesajları içinde bulunduran öykünün kurgulanış şekli. Herkesin beğendiği, çok beğendiği, hatta hayran olduğu kitapları o kadar da çok sevmeyince kendimi bir tuhaf hissediyorum. Belki ben de ortaokulda ya da lisede okusaydım çok sevecektim ama şu an, ele aldığı konuyu iyi işleyememiş bir kitapla karşı karşıya olduğumu düşünüyorum. 



Siz bu kitabı okudunuz mu?
Hakkında neler düşünüyorsunuz?
Benimle paylaşın!

10 Ekim 2020 Cumartesi

Aylık Rapor | Eylül 2020

12:58 4 Comments

Neredeyse ekim ayının ortasına geldik ama ben eylülün raporunu yeni yazabiliyorum. Ekimin ilk haftası biraz yoğun geçtiği için ancak vakit bulabildim. Eylüle mutlu başladım çünkü sonunda sözde de  olsa sonbaharın gelmesine çok seviniyorum. Yazın sıcaklarından çok bunaldım, artık üşümek, kalın giyinmek, yorgan örtünmek istiyorum. İzmir'in sıcakları hala tamemen gitmiş sayılmaz ama yavaş yavaş sonbahar kendini göstermeye başladı. Geceleri ufaktan üşümeye, üşümek olmasa bile ürpermeye başladık. Çoraplar, hırkalar çıktı meydana. Sırf bu yüzden bile güzel geçti benim için eylül. Bir de çok güzel okudum bu ay, o yüzden Eylül 2020'yi - korona belası dışında - güzel hatırlayabilirim. 


 Ne Okudum?

*Ecce Homo / Friedrich Nietzsche

*Deccal / Friedrich Nietzsche

*Yerdeniz Büyücüsü / Ursula K. Le Guin

*New Moon / Stephenie Meyer

*Eclipse / Stephenie Meyer

*Sefiller / Victor Hugo (II.Cilt)

*Yürek Burgusu / Henry James

*Efsuncu Baba /  Hüseyin Rahmi Gürpınar

*Genç Kız Kalbi / Mehmet Rauf


Bu ay çeşitli türlerden kitaplar okumuşum, listeleyince fark ettim. Normalde bu, planladığım bir şey değildi. Tamamen ruh halime göre seçtim okuyacağım kitapları. Felsefe, fantastik, klasik... Farklı havalardan okumak iyi geldi bana, okuma hevesimi hiç kaybetmedim. Yürek Burgusu dışındakileri keyifle okudum. Aslında Yürek Burgusu'nu da keyifle ve merakla okuduğum bir kitaptı ama sonucunda memnun kalmadım kendisinden. New Moon ve Eclipse felsefi kitaplar ve klasikler arasında kafamı dağıttılar. Bu ay çok merak ettiğim Yerdeniz serisine de başladım, çok mutluyum. Her ay bir kitabını okumayı planlıyorum, bakalım...


Ne İzledim?

Diziler

*Reply 1988 

*Don't Dare to Dream

*Sex and the City | 2. Sezon (18 Bölüm) + 3. Sezon (10 Bölüm)

*Alef (2020) | 1. Sezon (8 Bölüm)

*Les Misérables (2018)

*Lost | 3. Sezon (23 Bölüm)


Reply 1988 şimdiye dek izlediğim en güzel kore dizisiydi. Kendine aşık etti beni. Don't Dare to Dream kahvaltılık dizimdi, keyifliydi. Sex and the City beklediğim gibi eğlenceli bir dizi, keyifli vakit geçirtiyor. Alef berbattı, kimse yaklaşmasın. Les Misérables muhteşemdi, herkes izlesin. Lost zaten, benim başımın tacı. 


Filmler

*New Moon

*Eclipse


Ne Yazdım?

*Yerdeniz Büyücüsü / Ursula K. Le Guin | Kitap Yorumu

*Reply 1988 üzerine

*Sefiller / Victor Hugo | #kom2020

*Yürek Burgusu / Henry James | #kom2020

*Alef (BluTv&FX) Dizi Yorumu


Ne Dinledim?

Bu ay normalde dinlediğimden daha çok yerli müzik dinledim. Kaan Boşnak'tan Kazılı Kuyum ve Bırakma Kendini dinledim tekrar tekrar. Sonra Feridun Düzağaç'tan F.D. ve Alev Alev'i dinledim çokça. Yüksek Sadakat/Döneceksin Diye Söz Ver'i yüksek sesle eşlik ede ede dinledim sürekli. 

Reply 1988'in muhteşem müziklerini dinledim sürekli. Dizi sayesinde keşfettiğim Sanullim grubunu dinledim epey. Şimdilik en sevdiğim şarkıları Youth, Reminiscence ve The Meaning of Yoy.

Bir de filmlerin etkisiyle sürekli Twilight filmlerinin müziklerini dinledim, çünkü çok güzeller.



Sırada Ne Var?

Bu raporu yazdığım 10 Ekim günü itibariyle üç kitap okudum bile: Atuan Mezarları, Mutlu Hayaletler ve Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız. Sırada Karanlık Şato'da düzenlediğimiz Lanetli Maraton var. Maraton kapsamında okuyacağım kitaplar belli: Schiller'den Hayaletgören, Harper Lee'den Bülbülü Öldürmek, Emile Zola'dan Nasıl Ölünür?, Halit Ziya Uşaklıgil'den Aşk-ı Memnu. Bunlar tahminimden önce biterse, Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nı okumak gibi bir hayalim var. Bir de bunlarla aynı zamanda, Midnight Sun'ı okuyacağız bir arkadaşımla. Nasip.. :D

Lost'u izlemeye devam ediyorum, dördüncü sezondayım. Sex and the City'de de üçüncü sezonun ortasındayım, güzel gidiyor. Bunların yanında bir de bir Kore dizisine başlamayı düşünüyorum. Listemdekilerden rastgele birini seçeceğim.


Siz bu ay neler yaptınız? 
Benimle paylaşın!


30 Eylül 2020 Çarşamba

Alef / BluTv & FX Özel Yapımı (2020) | Dizi Yorumu

05:02 3 Comments


ALEF
Yapım Yılı: 2020
Türü: Polisiye/Gizem
Yönetmen: Emin Alper
Baş Roller: Kenan İmirzalıoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan, Melisa Sözen



Başlıkta "dizi önerisi" değil de "dizi yorumu" diyorsam bilinsin ki yazı, söz konusu dizi hakkında mebzul miktarda spoiler ve bolca olumsuz eleştiri içerebilir. Benden söylemesi.


Televizyon dizilerinden uzaklaşalı çok oldu. Yerli dizi izlemiyor muyum, izliyorum elbet. En sevdiklerimi çevirip çevirip hala keyifle seyrediyorum. Televizyonda artık özgün bir şey yok gibi geliyor bana; gerçi olduğu söylense bile artık inanasım da gelmiyor. Dijital platform dizileri için daha çok umut beslediğim doğru. Şahsiyet bir şaheserdi mesela, Masum da keza oldukça etkileyici bir yapımdı. İkisini de çok beğenmiştim. Sonradan izlediğim Hakan Muhafız ve Atiye beni bu ikisi kadar etkilememişti maalesef. İkisini de ödevim için izlemiştim zaten, yoksa birinci sezonlarını asla bitiremezdim, kendimi biliyoruum. Hayır, bitirdim de ne oldu... Sonra Netflix'de Aşk 101 diye bir dizi daha çıktı, yerlisinden. Ona hiç ilişmedim zaten (önyargılıyım evet.). Herkes Atiye'nin ikinci sezonunu beklerken, BluTv ve FX yapımı olan Alef geçtiğimiz Nisan'da BluTv'de yayınlandı (yayınlanmış, benim haberim yoktu). 


Bir süredir kardeşim bahsedip duruyordu. BluTv üyeliği de alınca ve diziyi tesadüfen, başka bir dizi ararken, görünce, hadi izleyelim dedik. Zaten konusu itibariyle epey dikkatimizi çekmişti. "Bu sefer Şahsiyet ayarında bir şey var karşımızda" umudu ve beklentisiyle başladık diziyi izlemeye. Önce konusunu hatırlayalım:

İstanbul Boğazı'nda bir cesedin bulunmasıyla ortaya çıkan cinayetleri çözmeye çalışan iki dedektifin hikayesi.


Allah, Allah! Eee gel de izleme şimdi bu diziyi. Evet, bence de izleme.


Neden mi?


1* Dizi televizyonda değil de dijital bir platformda yayınlandığı için, artık senaristin içinde nasıl biriktiyse, basmışlar küfürü, basmışlar küfürü. Yerli yersiz, olur olmadık, her yerde, lüzumlu lüzumsuz her cümlede tuhaf tuhaf küfürler. Hiç küfür olmasın aman ahlakımız bozuluyor, bipleyin şunları diyen bir izleyici değilim çünkü küfrün (ne yazık ki) günlük hayatın bir parçası olduğu gerçeğini biliyorum. Edin de azıcık desturlu edin küfrünüzü be. Sırf biplenmeyecek diye karakterlerin en alakasız yerlerde dahi küfretmeleri şart mı? Çok zorlama, hiç doğal değil; aksine itici, rahatsız edici.


2* Diyaloglar çok yapay. Karakterler birbirlerine bir olay anlatırken, bilgi verirken bunları kağıttan okuyorlar sanki. Kimse günlük hayatta bu kadar uzun, komplike cümleler kurmaz, kuramaz ki. Hele ki derdin anlaşılmaksa, anlatacağın şeyi olabildiğince sade, açık, net ifade etmeye çalışırsın. En azından cümleleri böleydiniz be. 


3* Anlatılan bazı şeylerin neden anlatıldığı, verilen bazı bilgilerin neden verildiği, açığa çıkan bazı gerçeklerin neden açığa çıkarıldığı belli değil. Başlangıç ve sondan hariç diğer tüm bölümlerde gelişen olaylar, adı geçen şahıslar ve öğrenilen gerçekler, merkezdeki gizemle doğrudan alakası olan, asıl olayı neden veya amaç açısından doğrudan etkileyen unsurlar değiller. Dizi boyunca birbirine bağlanmasını beklediğimiz şeyler finalde dört bir yana dağılıyor adeta. Aydınlatmaya çalıştıkları cinayetin nedeninin, katilin motivasyonunun, sekiz bölüm boyunca araştırılan, keşfedilen, izleyicide büyük bir merak ve heyecan uyandıran şeylerle alakası yok. Saçımı başımı yolasım  geliyor. Tekkedir, derviştir, maşukidir, vakdet-i vücut yok vahdet-i mevcut olaylarını anlat anlat, izleyici iyice yükselsin, finalde gel onun elini acımasızca bırak, düşüşünü izle. Olacak iş mi? Ayıptır, günahtır. Olayları bağlama şekilleri beni hiçbir şekilde tatmin etmedi, mantığıma oturmadı. Kendimi resmen kandırılmış hissediyorum, duygularımla oynadılar. Bu anlattığınız tasavvufi, mistik şeylerin yerine başka bir hikaye koysak ancak bu kadar bağlantılı olabilirdi cinayetlerle. 


4* Yine bununla bağlantılı olarak, dizinin cevap vermediği şeyler var. Hadi tamam, bağlantılıydı bağlantısızdı geçelim, anlatılan anlatıldı, yaşandı bitti, diyelim. Bu kurguyu olduğu gibi kabul etsek bile, hikayenin yanıtlamadığı sorular kalıyor hala. Bu katil, Celal, ilk maktül transeksüeli, sonra o çoksatan yazarı neden öldürdü? Sevgilisini intihara sürükleyenlerden intikam alıyor, demesi kolay. Bu iki merhum ne yaptı da Güneş intihara sürüklendi? O kadar basit mi, niye öldürüldü bu insanlar. Hem de en acımasız şekilde. 


5* Diziyle ilgili yorumlara şöyle bir baktım da bir sürü kişi Güneş&Celal versus Şems&Celaleddin Rumi benzetmesinden çok hoşlanmış. İyi misiniz? Şems ve Mevlana arasındaki ilişki hakkında ortaya atılan iddiaları biliyorum elbette, doğrudur değildir tartışılır ama doğru olduğunu bile varsaysak; bu hastalıklı ilişkinin onlarınkine benzetilmesi nasıl hoş bir şey olabilir? İlişkilerini hastalıklı olarak tanımlamamın sebebi tabii ki eşcinsel olmaları değil, saçmalamalayın. Celal'in eski karısı Yaşar'ın anlattığına göre Güneş manipülatif bir kişiliğe sahip. Yaşar yalan söylüyor desek, Güneş'in ölümünün ardından Celal'in yaptıklarına bakacak olursak bunların aralarında normal, sağlıklı bir ilişkinin söz konusu olduğundan şüpheleniriz. Sevgilisi intihar eden herkes onu buna sürükleyen insanlardan böyle intikam alacak olsa ohooo. Bu normal değil. Şems&Mevlana göndermesi ve benzetmesiyle sempatikleştirilmeye çalışılan karakterler, hadi Güneş Yaşar'ın anlattığı gibi biri değildi diyelim, karakterlerden biri insanların dilini kesen, gözlerini oyan, başlarını kopararak katleden cani bir katil. Yapmayın Allah aşkına.


6* Anlatılan onca lüzumsuz şeyin yanında, izleyici daha bunların lüzumsuz olduğunu anlamadığı sıralarda, dizide o kadar lüzumsuz şey oluyordu ki. "Eee ne alaka" dediğim bir sürü sahne oldu. Hele mesela, Kemal'in devamlı hayaletleri görmesi, arka planda anlatılan hikâyesi ne manaydı? Dizinin merkezindeki hikayeye katkısı, etkisi neydi? Sekiz bölümlük bir polisiye çekiyorsunuz, zaten anlattıklarınız bir işe yaramayacak, bari bir de ekstra gereksiz sahneler çekmeseydiniz. İşte aslında bunun da nedeni, anlatacak bir şey olmaması bence. Cinayet ile cinayetin arkasında yatan hikaye ve izleyiciye anlatılan "gerçekler" arasında o kadar büyük bir boşluk var ki neyle dolduracaklarını şaşırmışlar. 


7* Dizideki doğulu/batılı zıtlığı da benim hiç hoşuma gitmedi mesela. Kemal (K.İ) on üç yaşında mı ne İngiltere'ye gitmiş, orda okumuş, bu yaşına kadar orda yaşamış filan. Ortağı olduğu Settar (A.M.T.) ise emekliliği yaklaşmış (?) mesleğe yıllarını vermiş bir komiser. Zaten en büyük fark hal, hareket, davranışlarda, konuşmalarda. Yaş farkının da etkisi vardır elbet ama Settar ağzından küfür düşürmeyen, herkesi azarlayan, kibarlıktan fersah fersah uzak, aksi, saldırgan bir tip. Kemal onun tam tersi: hiç küfür etmiyor, sakin sakin konuşuyor, insanlara karşı hep kibar, hep anlayışlı. Kendisine yapılan saygısızlıklara bile sesini çıkarmıyor, öbür yanağını çeviriyor. Böyle insanlar vardır, yoktur demiyorum da dizide bu iki kutbun Türk ve İngiltere'de yetişmiş Türk olarak kutuplaştırılması hoşuma gitmedi. Settar'ın sanat müziği eşliğinde rakı içtiği sahneden sonra hooop Kemal'in evinde caz (jazz) dinleyerek viskisini yudumlamasının gösterilmesi biraz göze parmak yani. Tamam anladık, batılılar medeni.


8* Dizinin adı Alef ya hani, Allah'ım ne demek, ne demek bu Allah'ım, anlamı ne Rabbim diye izlemeye başladık. Zaten birinci bölümde mi ikincide mi ne açıkladılar. Sonra bunun da cinayetler ve arka planda anlatılan tüm o tasavvufi şeylerle ilişkilendirilmesini bekledik. Neymiş. Güneşle Celal'in sonradan katıldıkları tekkenin adı. Bir şey demiyorum.


Diziyle ilgili hiç mi olumlu eleştirin yok derseniz, düşündüm de gerçekten yok. Görüntü yönetmenliğini herkes çok beğenmiş, ben onu da beğenmedim. Bu konuda uzman filan değilim, belki görüş belirtmeye de hakkım yoktur ama dizi bana gereksiz karanlık geldi. Zaten işlenen konu itibariyle dizinin çok aydınlık olmasını, içimizi açmasını filan bekleyemeyiz ama sahnelerdeki karamsarlığı, kasveti sadece mekandaki ışığı azaltarak vermezsiniz. Bence bunu asıl sağlayan şey oyuncuların oyunculuğu (ki güzel bir oyunculuk izlediğimiz de söylenemez - özellikle Yaşar'ın (M.S.) konuştuğu sahnelerde kulaklarım kanıyordu - bir insan sesini bu kadar kullanamaz) ve sağlam, etkileyici diyaloglardır. Bunun ikisi de yok dizide bana kalırsa. Bu açığı da sahneleri zifiri karanlıkta çekerek kapatmayı denemişler. Yerseniz. Ya da görürseniz.


Dizi güzel başladı, sonra düğümü de çok güzel attı ama onu çözemeyince çareyi kesip atmakta buldu.


Diziyi izleyerek geçirdiğim zamana, teori üretmeye çalışarak beynimi yorduğuma yazık. Kimseye önermiyorum, ha belki İmirzalıoğlu fanısınızdır, o yüzden izlersiniz, ona eyvallah. Ama değilseniz, uzak durun. 


Siz Alef'i izlediniz mi?
Hakkında ne düşünüyorsunuz?
Benimle paylaşın!

28 Eylül 2020 Pazartesi

Yürek Burgusu / Henry James | #kom2020

07:08 4 Comments


Yürek Burgusu
The Turn of The Screw
Yazan: Henry James
Çeviren: Necla Aytür (İş Bankası Kültür Yayınları, 2006)
Yayım Yılı: 1898
Tür: Gotik,Korku


Bu yıl okuduğum onuncu yabancı klasik Yürek Burgusu oldu. Karanlık Şato'nun bu ayki teması şato ya da malikânede geçen bir korku/gotikti. Ben de uzun zamandır merak ettiğim ve birçok övgüsüne denk geldiğim Yürek Burgusu'nu seçtim bu tema için.

 

Büyük bir beklentiyle başlamıştım Yürek Burgusu'na ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki sıfır beklentiyle başlamış olsam bile ancak bu kadar sevebilirdim (sevemezdim). Hikâyenin çıkış noktası gerçekten çok ilginç, kitap bir noktaya kadar merakla okutuyor kendini ama bir süre sonra gelişmeler yeterince ilginç gelmemeye başladı bana, anlatım monotonlaştı, hikâyedeki merak ve korku unsurları kendini tekrar etmeye başladı. Düğüm kısmı güzel ilerlerken sonradan sıkıcı olma noktasına geldi. Çözüm, zaten yok bence hikâyede. Kitap boyunca yaratılan gizem aydınlatılmıyor, okurun kafasında oluşan, anlatıcının da öğrenmek istediği sorular yanıtlanmıyor. Dahası yanıtlanıyormuş gibi bir havayla bitiyor kitap. Kitapta anlatılanlar arasında mantıklı bir neden-sonuç/amaç-sonuç ilişkisi yok. Nihayetinde neyin neden olduğu belli değil. Her şey havada, olanlar boşlukta...


Edebi yönden de çok aman aman bir anlatımı olmadığı için tüm bu olumsuzluklara eyvallah diyemedim ben. En azından yazarın parçaladığı edebiyatı sevsem iki-üç yıldız verebilirdim ama bu kitabın beğenmediğim hiçbir yönü olmadı ne yazık ki. Kitap hakkında çok kötü düşünmek de istemiyordum, kitaptan nefret etmek de istemiyorum. Sorunun kendimde olduğunu, kitapta anlatılanları ben takdir edemedim diye düşünmek istiyorum. Kaçırdığım, anlamadığım bir şeyler var belki de. O yüzden bir süre sonra - uzun bir süre sonra- yeniden okumayı düşünebilirim. Henry James ilk kez okuduğum bir yazar bu arada, ilk tanışmamız böyle olduğu için çok mutsuzum. Başka hiçbir kitabını okumam demiyorum tabii ki, denemeye devam, belki çok seveceğim bir kitabı orada bir yerde beni bekliyordur.


En azından çok vaktimi almadı diyerek kendimi teselli ediyor ve elim bir boş bir şekilde kitabı rafına uğurluyorum. 


Siz Yürek Burgusu'nu okudunuz mu?
Hakkında ne düşünüyorsunuz?
Benimle paylaşın1

26 Eylül 2020 Cumartesi

Sefiller / Victor Hugo | #kom2020

04:39 13 Comments

Sefiller
Les Misérables
Yazan: Victor Hugo
Çeviren: Volkan Yalçıntoklu (İş Bankası Yayınları, 2015)
Yayım Yılı: 1862
Tür: Tarihi roman


"Bu kitap başkahramanı sonsuzluk olan bir dramdır. İnsan, yan karakterdir." 

Sonunda Sefiller gibi bir klasiği, bir şaheseri okuduğum için öyle mutluyum ki! Ölmeden önce mutlaka okumak istediğim kitaplar var; daha doğrusu okumadan ölmek istemediğim... Onların başında Sefiller geliyordu, doğrusu ne çok geç ne de erken okuduğumu düşünüyorum Sefiller'i. Tam zamanında okumuşum gibi bir his var içimde, doğru zamanda, doğru ruh hali ve zihin yapısıyla okudum bence ben bu klasiği.

Tam yüz elli sekiz yıl önce kaleme alınmış olan Sefiller'in bugüne dek pek çok uyarlaması yapılmış, yalnız sinema ve televizyon için değil, tiyatro oyunu olarak da sergilenmiş, birçok müzikali yapılmış. Okumayanlarımız dahi en azından konusunu biliyordur diye düşünüyorum. Aslında öyle birkaç cümleyle özetlenecek bir konusu da yok Sefiller'in ama en yalın haliyle eski bir kürek mahkumu olan Jean Valjean isimli bir adamın hayatını okuyoruz bu kitapta. Elbette sadece onun hayatı değil anlatılan, bununla birlikte Jean Valjean'ın hayatına giren insanların da yaşamına tanık oluyoruz. Victor Hugo, kitabın yayıncısına yazdığı mektupta şöyle diyor: "...bu kitabı ülkeme duyduğum büyük aşkla ama Fransız halkını fazla öne çıkarmadan, herkes için yazdım. Yaşım ilerledikçe yalınlaşıyor, insanlığın yurttaşı oluyorum." Gerçekten de Sefiller'de anlatılan şeyler yalnız hikayenin geçtiği bağlam ve zamanla sınırlı kalmıyor, bu sınırları aşıp herkes, her yer ve her zaman için geçerli hale geliyor. Kitabın konusu olan "sefiller" ve tanık olduğumuz "sefalet" gerçekten de her yerdeydi ve her yerde; bugün dahi dünyanın herhangi bir yerinde görülebilecek türde bir sefalet Victor Hugo'nun anlattığı. 

"Çocukların öldüğünü görmekten daha hüzünlü olan onların sefil bir yaşam sürmelerine tanık olmaktır."

Sefiller tarihi bir roman. Anlatılan hikayenin/hikayelerin arka planında Fransız Devrimi sonrası dönem var. Devrim sonrasındaki ortamın da çok güllük gülistanlık olduğu söylenemez, bu dönem de oldukça çalkantılı geçen bir dönem. Bu zemin üzerine kurguladığı hikayesi ile Victor Hugo aslında dönemi, dönemin zihniyetini ve o zamanki Fransız halkını hicvediyor bir anlamda. Döneme damgasını vuran olayları, Fransa'yı o noktaya getiren geçmişte kalmış olayları ve sonlara doğru aktardığı Haziran İsyanı ile Sefiller tarihi bir belgesel niteliği de taşıyor. Kitapta mekânların, olayların, durumların ayrıntılı tasviri, açıklaması var. Aslında bu yüzden kitap yer yer temposunu kaybediyor. Yazar olayların gelişimini anlatmadan önce okurun bunları daha iyi anlaması ve takdir edebilmesi için gerekli ön bilgiyi sağlıyor her seferinde. Böyle olunca da olaylar boşlukta yüzmüyor, öylesine meydana gelmiyor; neyin neden, nasıl öyle olduğunu bu bilgilendirici/açıklayıcı anlatım sayesinde daha iyi kavrayabiliyor okuyucu. Sefiller ile ilgili en sevdiğim şeylerden biri de bu özelliği sanırım. Kitaptaki arka plan, karakterler orada olduğu için, karakterlerin başından geçen olaylara sahne olsun diye orada değil. Zaman ve mekân, bunları dolduran olaylar ve kişiler zaten orada, yazar bu gerçeği kendine zemin alıyor ve kurgusunu onun üzerine işliyor. Tarihi romanların hepsinde bu böyle diyeceksiniz ama Sefiller'de yazar bahsettiğim bu "gerçek" şeylerin hikaye ve karakterlerden bağımsız bir şekilde var olduğunu, var olmaya devam ettiğini, kurgusal anlatımına ara verip arka plan bilgisini aktarırken okura hissettiriyor.

Belki de bu yüzden Sefiller'in herhangi bir uyarlamaya ihtiyacı yok aslında (uyarlamalar ihtiyaçtan doğar demiyorum elbette). Anlatılan her şeyi net ve doğal bir şekilde gözünüzde canlandırıp duyumsayabiliyorsunuz Sefiller'de. Neden-sonuç ilişkileri o kadar güzel kurulmuş ki herhangi bir karakterin eylemlerini rahatlıkla anlamlandırabiliyor okur.

- Falanca baba, karınız hastalıktan öldü; neden doktor çağırmadınız?
- Ne yapabilirdim ki mösyö, bizler yoksul insanlarız, kendi kendimize ölürüz.

Güzel diyaloglar var elbette ama daha çok uzun, bazen sayfalar süren monologlar okuyoruz Sefiller'de. Kişilerin iç hesaplaşmalarına, vicdan muhasebelere de sık sık şahit oluyoruz. Sefiller'deki karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini apaçık görüyoruz aslında. Dediğim gibi yazarın, konusuyla alakasız gibi görünen ama sonunda "anlatılmasaydı bir şeyler eksik kalırdı" diyebileceğimiz bilgiler sayesinde de her bir davranışın, verilen her kararın arkasındaki motivasyonu kolayca görebiliyor okur. Dahası, bunu anlamakla kalmıyor, karakterlerle empati kurabiliyor rahatça. Empati kurabiliyor olmak sempati duyabilmek anlamına gelmiyor elbette. 

Kitabın anlatımının edebi açıdan nasıl olduğunu, ne denli iyi olduğunu anlatmama gerek yoktur bence ki buna dilim dönmez. Sadece okurken büyük bir haz aldığımı söyleyebilirim. Devamlı böyle bir başyapıtı kaleme almak için nasıl bir deha gerektiğini düşünüp durdum. Kalemini kullanışı bir yana, Victor Hugo'nun insanı, toplumu ve insanın meydana getirdiği kurumları bu kadar iyi tanımış, tahlil etmiş olmasına şaşırdım, hayranlık duydum. İnsanı, bireysel olarak insanı ve toplumu ilgilendiren pek çok konuya değiniyor Sefiller'de Victor Hugo. Birçok kavramı yeniden düşünmeye itiyor okuru. Sevginin farklı şekilleri, fedakarlık, önyargı, mücadele, sorumluluk bu kavramlardan bazıları. 

"Hiç kuşkusuz başka bir dünyanın bekleme odası olan bu dünyada mutlu insan yoktur."

Beni zorlayan yalnızca kitapta geçen özel isimler oldu, Fransızca bilmediğim için telaffuzlarında zorlandım. Bir de, itiraf etmem gerekirse tempoyu düşüren kısımlarda, bu bilgi verme kısımlarında, asıl olay örgüsünün nerede kaldığını unutmamak için özel bir çaba harcadım. Olayların akışını kaçırmamak için okuduğum her seferden sonra defterime olanların özetini çıkardım. Sonunda toplamda yirmi sayfa olmuş bu özet. Bu bilgi verme kısımları bazı okuyucular tarafından olumsuz olarak eleştirilen bir unsur. Birkaç yerde bu yerlerin konuyla alakası olmadığını ve okuru sıktığından bahsetmişler. Kendi adıma konuşursam bu kısımların biraz yavaş okunduğunu kabul ediyorum, yer yer ben de biraz sıkıldım çünkü insan olayların nasıl gelişeceğini merak ediyor. Yazar birden araya girip bilgi vermeye başlayınca olayın tam heyecanlı yerinde reklam girmiş gibi hissediyorsunuz. Yine de dediğim gibi bu bilgiler olmadan bence bir şeyler eksik kalırdı Sefiller'de. Bu kısımlar atlanıp okunulsa belki olay örgüsü bütünlüğü çok da olumsuz etkilenmezdi ama okunduğu takdirde de anlatılanların sizde oluşturacağı etki bence daha farklı olurdu.

Ben aslında Sefiller ile büyümüş biriyim. Babam koyu Sefiller hayranıdır ve ben daha okuma-yazma bilmiyorken bile bana kitaptan bölümler okuduğunu hatırlıyorum. Bana aldığı ilk kitaplardan biri Sefiller'in çocuklar için sadeleştirilmiş versiyonuydu. Kitabın 1998 uyarlamasını kaç kez izlemişizdir bilmiyorum. Birinci ciltte gelişen olayların hepsini biliyordum ama ikinci cildi büyük merak ve heyecanla okudum. Ayrıca biraz daha dikkatle okumuş olsam gerek çünkü ikinci cildi okumam daha uzun sürdü. Sefiller'i okurken üzüldüm, öfkelendim, umutlandım, hayal kırıklığına uğradım; hepsini karakterle birlikte yaşadım. Kitap bittikten sonra da tüm bu duyguların yorgunluğunu hissettim üzerimde. Sefiller benim bir parçam oldu, çünkü bana bir şeyler verdi, bana dokundu. 

"Bilgilendiğinizde ve sevdiğinizde daha fazla acı çekersiniz. Gün gözyaşlarıyla doğar. Aydınlıktakiler en azından karanlıktakiler için ağlarlar."

Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biri Sefiller. Herkes sever, herkes okumalı diyemiyorum. Elbette hitap etmediği kimseler vardır. Fakat klasik okuyan biriyseniz mutlaka okumanız gerektiğini söyleyebilirim. 

Bizlere böyle bir eser bıraktığın için binlerce kez teşekkürler Victor Hugo. Huzur içinde yat..


Siz Sefiller'i okudunuz mu?

Hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

18 Eylül 2020 Cuma

Reply 1988 üzerine

09:13 4 Comments


응답하라 1988
Reply 1988/Answer Me 1988
2015 / tvN

Bazen öyle bir şey okur ya da izlersiniz ki onu hem herkesle paylaşmak hem de kimseyle paylaşmamak istersiniz. Hem bunu herkes okusun/izlesin, bu kadar güzel bir şey daha fazla kişiye ulaşsın ister ve önünüze her gelene önerirsiniz, yeri gelir zorla okutur/izletirsiniz; hem de söz konusu şeyi sır gibi saklar, kimseye önermez, lafı geçince içinizdeki sevgiyi, coşkuyu ve hayranlığı saklamaya çalışırsınız ki o şey yalnız sizde kalsın, size özel olsun. Reply 1988 bende aynen böyle duygular uyandıran bir dizi. Hem herkes izlesin, herkes sevsin istiyorum; hem de kimse bilmesin, yalnız ben seveyim istiyorum. O yüzden başlığı dizi önerisi olarak açmadım, dizi yorumu olarak da açmadım. Çünkü bu ne bir öneri ne de bir yorum yazıyı. Bu yazıyı yalnız Reply 1988'in benim için ne ifade ettiğini azıcık anlatmak için yazmak istedim. 


Reply 1988'e aslında Hospital Playlist'ten sonra içine düştüğüm boşluğu biraz olsun doldurmak amacıyla başlamıştım. Bu diziyi seçmemde etkili olan da yönetmenin aynı kişi olmasıydı. İnternetteki yorumlara filan hiç bakmadım, yönetmenin başka bir dizisi olan Prison Playbook ile Reply 1988 arasında kalınca instagramdan bir anket yapmıştım. Reply 1988 daha fazla oy alınca, ki benim gönlüm de daha çok ondan yanaydı, diziye konusunu bile bilmeden başladım. Ankette Reply 1988'e rastgele de olsa oy veren herkesten Allah razı olsun.


Reply 1988 bir mahalle dizisi, 1980lerin sonunda bir mahallede geçiyor; bu mahalledeki komşulukları, arkadaşlıkları, insan ilişkilerini anlatıyor. Dizinin hem dramatik, hüzünlü, hem de oldukça eğlenceli ve esprili bir anlatımı var. Yeri geliyor ağlatıyor, yeri geliyor gülmekten insanın gözlerinden yaş getirtiyor. Ağlatıyor deyince insanların aklına hemen ağır dram, ajitasyon gelmesin - dizi izleyicisini sevinçten değilse bile buruk mutluluklardan da ağlatıyor. O nostaljiyi, o geçmişe özlemi öyle iyi hissettiriyor ki söz konusu dönemi yaşamamış olsanız bile gözleriniz doluyor. Hiç bilmediğiniz zamanların, hiç tanımadığınız insanların, hiç tecrübe etmediğiniz ilişkilerin hasretini çekiyorsunuz. Bunların hepsini de Reply 1988'i izleyerek yad ediyorsunuz aslında. 


Ben doksanların ortasında doğmuş ve çocukluğumun hatırlayabildiğim zamanlarını milenyum başlarında yaşamış bir insanım ama dizinin anlattığı zamanları elbette anne-babamdan hep dinlerim. Nostalji aşığı, melankolik ve romantik biri olduğum için hep yanlış zamanda yaşadığımı düşünmüşümdür. En azından, hani televizyonun olmadığı, sokakların estetik fenerlerle aydınlatıldığı zamanlarda olmasa bile en azından, seksenlerde yaşasaydım keşke dediğim çok olmuştur. Ucundan kıyısından görüp yaşadığım, şimdi artık olmayan ve herkesin bunu kabullendiği, kurtarmak için hiç çabalamadığı ve çabalayanların da hevesini ve cesaretini kırdığı "komşuluk" denen şey, anladım ki yalnızca Türkiye'de üzerine toprak atılan bir şey değil. Demek ki Güney Kore'de de eski komşuluklara özlem duyuluyor. 


Bu konu hakkında blogda da konuşmuştum biraz. "Komşu olamamak" meselesi beni çok üzen ve artık biraz da öfkelendiren bir mesele. Sadece çocukken varlığını hissettiğim bir olguyu nedense bu yaşlarımda çok özlüyorum. Diziyi en başından, daha ilk dakikalarından çok sevmemin nedeni de bu sanırım. Eksikliğini hissettiğim, özlemini duyduğum  komşulukları, dostlukları ben Reply 1988'de buldum. Kendimi bir izleyici olarak hiç dışarıda, ekranın öteki yanında hissetmedim. Karakterlerin hepsi doğallıkları ve samimiyetleriyle beni de kucaklayıp aralarına aldılar sanki.



Her bir karakterini tek tek çok sevdiğim başka hiçbir dizi yok sanırım (Lost'da dahi sevmediğim karakterler var). Hepsi nevi şahsına münhasır insanlar. Zaten Reply 1988 çok sıradışı, merak uyandıran bir hikaye anlatmıyor; diziyi izlenmeye değer kılan şey kesinlikle bu çok renkli karakterleri. Kurdukları ilişkilerle bu renkleri birbirine karıştırmaları ve beraber müthiş bir portre ortaya koymaları izlettiriyor diziyi. 


Dizinin havası 17. bölümden sonra biraz değişiyor. Bununla birlikte olayların seyri bende nahoş bir tat bıraksa da, sonrasında yine aklıma kazınan muhteşem sahnelerle bunu telafi etmeyi başardı. Reply 1988'de en sevdiğim şeylerden biri buydu sanırım: dizi izleyicinin gönlünü almayı çok iyi başarıyor. Her dizide olduğu kadar, hatta biraz daha az, saçmalık görüyoruz elbette.  Göz devirdiğimiz, sıkıntıyla iç geçirdiğimiz kısımlar oluyor ama çok geçmeden, bu hoşnutsuzluk içimize yer etmeden, hafızamıza yerleşmeden dizi bu nasıl yok edeceğini çok iyi biliyor. Bu yüzden dizide eksi olarak gördüğüm, olumsuz eleştiri olarak nitelendirilecek şeyler aklımdan çoktan uçtu gitti. 



Reply 1988, hikayesi, karakterleri, havası, müzikleri ve elbette en çok da meleme efektiyle gönlümün tahtına oturan bir dizi oldu. Sanırım şimdiye dek izleyip de en çok sevdiğim Kore dizisi, Reply 1988. Bunu söylerken aklıma başka bir alternatif gelmiyor, sevdiğim diğer dizilerin adını anmadığım için pişmanlık ve vicdan azabı duymuyorum. Çok sevdiğim birkaç diziden bile birkaç tık daha çok seviyorum Reply 1988'i. Ömrümün geri kalanında bir Kore dizisi izleyecek olsam, yalnız bir tanesini seçme hakkım olsa, Reply 1988'i seçerdim. O kadar söylüyorum. 


Çok da nitelikli, okunmaya değer bir yazı olmadı ama bu diziyi ne kadar çok sevdiğimi ve neden bu kadar çok sevdiğimi yazmaya çalışayım da bunu kelimelerle anlatamadığımı bir göreyim istedim. Öyle bir şey işte...




7 Eylül 2020 Pazartesi

Yerdeniz Büyücüsü / Ursula K. Le Guin | Kitap Yorumu #yerdeniz1

04:25 8 Comments

 


Yerdeniz Büyücüsü

Yazar: Ursula K. Le Guin
Çevirmen: Çiğdem Erkal İpek 
Yayım Yılı: 1968 (Metis 1994)
Tür: Fantastik

★★★

"Bir mum yakan bir gölge yaratır."


Sonunda bir kitap yorumu ile yeniden merhaba.


Yerdeniz Serisi, okumak istediğim, çok merak ettiğim serilerden biridir. Yakın zamana kadar seriyi okumayı erteliyordum, tek cilt baskısını alınca okurum diyordum ama sonra seriyi bu baskıdan okumanın zor olabileceğine karar verdim. Hem de daha fazla beklemek istemedim ve serinin ilk kitabını sepetime ekleyiverdim. O günden beri de okunacaklar rafımda sırasını bekliyordu Yerdeniz Büyücüsü. 


Seri hakkında bugüne dek duyduğum şeyler hep olumluydu. Hep övüldü bana bu seri ve bu durum farkında olmadan bende bir beklenti oluşturmuş haliyle. Kitap bu beklentimi karşıladı mı, ne derece karşıladı bundan bahsetmek istiyorum biraz. 


Önce kısaca konusundan bahsedeyim; ergenlik çağında bir kahramanımız var, ismi okuyucuda saklı ama herkes ona Çevik Atmaca diyor. Bu çocuğumuz çok büyük bir güce sahip, herkes bunu diyor bunu söylüyor. Çevik Atmaca bir takım olaylar sonucunda bir büyücü okuluna gidiyor ve orada büyü eğitimi alıyor. Gerisi spoiler olacak, bu kadarını bilin yeter bence. Ben bu kadarını bile bilmiyordum, seviyorum konunun dahi sürpriz olmasını. 


"Duyabilmek için susmak gerekir."


Kitap hakkında kişisel görüşlerime geçmeden önce bir noktaya değinmek ve bu husus üzerindeki düşüncemi de belirtmek istiyorum. Belki görmüşsünüzdür - okuyanlar kesin görmüş ve duymuş, belki de aynı şeyi söylemiştir okurken - kitaptaki bazı olaylar ve karakterler Harry Potter'a benzetiliyor. Kimisi için hoş bir benzerlik olmuş bu ama çoğu kişinin J.K Rowling'i yerer şekilde yorum yaptığını gördüm bu konuda. Harry Potter'ın orijinal olmadığını, Rowling'in Le Guin'i taklit ettiğini söyleyenler olmuş; bunları görünce çok üzüldüm. Bir zamanlar bende de birbirine benzeyen iki şey gördüğümde, hangisi önce yaratılmışsa onun özgün olduğunu düşünme eğilimi vardı. Geçen dönem aldığım derslerde ise -yeniden yazım/yaratım- olgusunu inceleyince bunun tam olarak böyle olmadığını anladım. Yani bu kanıya varmak, hangisinin orijinal hangisinin "çakma" olduğunu söylemek öyle kolay bir şey değil, yargısız infaza giriyor. 


Bunu Borges şöyle anlatıyor mesela, bu alıntısına bayılıyorum:


"Ben yazmam, yeniden yazarım. Cümlelerimi oluşturan benim hafızamdır. O kadar çok okudum ve o kadar çok dinledim ki... İtiraf ediyorum: Ben kendimi tekrar ediyorum. Doğru, başkalarından aşırıyorum. Her birimiz, bizden önce çoktan yazıya dökülmüş milyonlarca önemli eserin varisleriyiz. Hepimiz kopyacıyız ve yazdığımız öykülerin hepsi zaten daha önce anlatıldı. Artık özgün hikaye diye bir şey yok."


(I do not write, I rewrite. My memory produces my sentences. I have read so much and I have heard so much. I admit it: I repeat myself. I confirm it: I plagiarize. We are all heirs of millions of scribes who have already written down all that is essential a long time before us. We are all copyists, and all the stories we invent have already been told. There are no longer any original stories.)


Düşünün, bunu Borges söylüyor ve aslında haksız da sayılmaz. Bugün özgün sandığımız, özgün addedilen eserler belki de esin kaynakları, orijinalleri bilinmeyen, saklı kalan veya artık unutulan eserlerdir. Bahsettiğim derslerden birinde Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı öyküsü bu çerçevede inceleniyordu ve içinde neler olduğunu görünce gerçekten çok şaşırmıştım. Parçalarına inildiğinde hangi eserlerden yansımalar olduğunu görünce Shakespeare'e de taklitçi demek işten bile değil aslında ama dediğim gibi durum bu kadar basit değil; bu etiketi yapıştırmak kolay değil, olmamalı. Tarih boyunca o kadar çok şey üretildi; o kadar çok hikaye anlatıldı, yazıldı ve yeniden yazıldı ki neyin özgün neyin taklit olduğunu ayırmak bence çok zor bir iş, hatta çoğu zaman yanıltıcı olabilir. Dediğim gibi özgün görülen eserlerin kaynakları ya da esinleri, yeniden yazımlar, uyarlamalar sonucunda unutulmuş olabilirler. Okuduğumuz eserlerin kaynağını, insanların düşünmeye, konuşmaya ve anlatmaya başladığı zamanlara kadar takip edemediğimiz için de kimilerini kendisinden sonra gelenler için kaynak addetmişiz. 


Şimdi, mevcut durumda J.K Rowling Le Guin'den esinlenmiş, hatta bazılarının kaba tabiriyle ondan "çalmış" gibi görünse de bu hikayenin, ya da hikayeyi oluşturan, benzerlik arz eden unsurların başka bir yerden gelmediğine nasıl emin olabiliriz? Le Guin'e bu hikayeyi yazarken esin veren ona kaynak olan bir veya birden fazla, hatta belki pek çok eser, anlatı olmadığını nasıl bilebiliriz? Sizce de bu biraz imkansız değil mi? Ben bu konuda Borges'e katılıyorum ve gerçekten herkesin yazarken, bir şey üretirken başka bir şeyden, başka şeylerden esinlendiğini düşünüyorum. Bunda yanlış olan bir şey de yok bence çünkü bildiğimiz, bilebildiğimiz her şey bence böyle oluştu. Borges "artık özgün hikaye yok" derken aslında kendi zamanını kastetmiyor bence, bu uzun zamandır geçerli olan bir durum bana göre. 


Rowling'i savunmak için kolları sıvadığım sanılmasın; aynı şeyleri kısaca da olsa Ruhlar Evi için de söylemiştim. Ondaki Marquez esintilerinin de yine aynı suçlamayla yorumlandığını görüp bu düşüncemi paylaşmıştım. Mesela yine keyifle okuduğum Bağdat Yollarında kitabının başında yazar kitabı tanımlamak için aynen şu cümleyi kullanmıştı: "Binbir Gece Masalları'ndan ödünç alınmış, çalınmış ve uyarlanmış sihirli serüvenlerden oluşan pikaresk roman." Bu kitabı okurken mesela, Binbir Gece Masalları'nı bilmemek değil aksine bilmek, okuma keyfini arttırıyor. Yani kitabın özgün olduğunu düşünmek değil, başka hikayelerden referanslar ve uyarlamalar olduğunu görmek insana hoş geliyor. Elbette bundan hoşlanmayanlarımız da vardır ama dediğim gibi zaten hiçbir şey özgünlüğünden emin olamayız. Tadını çıkarmaya bakalım derim. 


Bu yüzden Yerdeniz Büyücüsü'nü okurken Harry'e (belki) esin olan Çevik Atmaca'yı, Dumbledore'a (belki) esin olan Nemmerle'yi görünce mutlu oldum. Ayrıca genel anlamda söylüyorum, kitabı okurken kendimi Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi karışımı bir kurgu okuyor gibi hissettim ki bundan daha güzel başka bir şey düşünemiyorum kendimce :D


Kitabı beğendim. Anlattığı hikaye çok güzel, sürükleyici, merak uyandırıcı. Anlatımı son derece akıcı ki bunu beklemiyordum hiç. Ben zor okunacak diye hazırlamıştım kendimi ama gerçekten aktı gitti, nasıl ilerledi anlayamadım. Hikayenin tümüyle vermek istediği mesaj çok hoşuma gitti. Yazarın bu mesajı böylesine fantastik, ilginç ve aynı zamanda eğlenceli bir kurguya başarılı bir şekilde yedirmiş olması ve bunu okuyucunun gözüne gözüne sokmaması, hikaye içinde bunun hiçbir şekilde sırıtmaması benim açımdan kitabın en büyük artısıydı. "Büyümek" dediğimiz şeyin ne olduğunu aslında bu hikaye ve içindeki sembollerle somutlaştırıyor yazar. Bunu kendisi de kitabı anlatırken söylüyor aslında, okuyucusuna ipucu veriyor biraz. Diyor ki:


"Sanırım Yerdeniz Büyücüsü'nün en çocuksu yanı konusu: Büyümek. Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuzbir yaşında tamamladım - ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümak."


Bence, hayali bir evren olan Yerdeniz'de büyücülük yolunda attığı adımlarla büyüme yolunda ilerleyen Çevik Atmaca'nın hikayesinde, çoğumuz kendi büyüme hikayemizi görebilir, bulabiliriz. Henüz büyümüş hissedemeyenlerimize büyüme konusunda rehberlik edebilir, büyüdüm sananlarımıza da acı gerçeği yansıtan bir ayna işlevi görebilir Yerdeniz Büyücüsü. 


Goodreas'te kitaba üç yıldız verdim, neden iki yıldız eksilttiğimden bahsetmek istiyorum şimdi; yani kitapta sevmediğim, hoşuma gitmeyen neler vardı bunları anlatmak istiyorum. Aslında bu söyleyeceğim şeyler genel anlamda kitap hakkındaki olumlu düşüncelerime ağır basmıyor. Sadece eksik ya da zayıf bulduğum birkaç nokta oldu, bunları belirtmeden de geçmek istemiyorum. 


Öncelikle, kitabın son cümlesini okuyup kapağını kapattığım anda hissettiğim şey kesinlikle güçlü bir merak duygusu değildi. Seri kitaplarda her kitabın sonunda okuyucuyu bir sonraki kitabı okumaya iten bir gizem, bir soru kalmalıdır ortada. Yerdeniz Büyücüsü kitabın başından beri okuyucusuna merak ettirdiği şeyleri toparladı, hikayeyi açık bir nokta kalmayacak şekilde tamamladı ve okuyucusunu tabiri caizse kapıya kadar geçirdi. Geride merak edeceğimiz, kafamızı kurcalayan bir şey kalmadı; gözümüz asla arkada kalmadı. Bir yerde Yerdeniz'in üç ayrı kitaptan oluşan bir seri olmadığını, bütün olarak yazılmış bir kitabın üçe bölünmüş hali olduğunu okumuştum; Yüzüklerin Efendisi gibi yani. Eğer bu doğruysa ilk kitabın sonundaki bu durumu olumsuz bir şekilde eleştirmek elbette doğru olmaz. Tüm kitapları okuduktan sonra bu konudaki düşüncelerim değişecek mi merak ediyorum ama şimdilik, kitapları tek tek okuduğum için bu hoşuma giden bir durum değildi. İlk kitabın sonu beni ikinci kitabı okumaya heveslendirmedi kısacası. Buradan eksi bir yıldız.


"O andan itibaren bilge kişinin, kendisini, konuşabilseler de konuşamasalar da yaşayan diğer varlıklardan ayırmayan kişi olduğuna karar verdi."


İkinci yıldızı hoşlanmadığım iki şeyden kırdım. Birincisi; hikaye başka bir evrende geçiyor, Orta Dünya neyse Yerdeniz de o, öyle düşünün. Bu farklı dünya düzeni hakkında derli toplu bir bilgi vermiyor kitap; hem de serinin ilk kitabı olmasına rağmen. Coğrafi bir harita sunuyor yazar fakat bu dünyadaki sosyal, toplumsal, ekonomik işleyiş biraz belirsiz kalmış gibi. Yani okuyucu olarak Çevik Atmaca'nın peşine takılıyoruz ama yeterince gözlem yapamıyoruz, başımızı ondan başka bir yana çeviremiyoruz gibi. Bu da -en azından benim açımdan- tatmin edici bir okumanın önüne geçen büyük bir engel oldu. Okurken adeta bir at gözlüğüyle görüşüm, anlatılan dünyayı algılamam kısıtlanmış gibi hissettim. Çevik Atmaca'nın kimi durumlarda bildiği şeyleri hatırlaması sayesinde, satır aralarında verilen bilgiler de bende hemen bir yere not alma isteği oluşturdu. Bunlar yerinde ve zamanında verilen bilgiler olsalar da böyle parça parça sunuldukları için unutmaktan korktum hep. Elbette bunları ansiklopedik bilgi şeklinde arka arkaya sıralayamazdı da yazar, bu sefer de bilgi bombardımanına tutulmuş gibi olurduk ama mesela çok genel, temel bilgileri hikayenin başında okuyucuya sunabilirdi bence. Yine kıyasa girecek ama Tolkien'in Yüzük Kardeşliği'nin başında hikayenin önemli karakterlerini oluşturan hobitlerle ilgili koca bir bölüm yazması gibi mesela. Ya da George R.R. Martin'in kitap sonlarında kendi yarattığı dünyadaki hanedanları anlatması gibi. Gibi, gibi... :D 


Nokta atışı bir örnek vereyim mesela, Çevik Atmaca'nın gittiği büyü okulunun düzeni, kuralları, mimari yapısı, ne bileyim not sistemi filan, her şeyi hakkında çok daha detaylı bölümler okumak isterdim. Yanlış hatırlamıyorsam, ki bunu çok net hatırlamam gerekirdi mesela, üç-dört yılını bu okulda geçiriyor ama kitabın yalnızca iki bölümü bu okulda yaşananlara ayrılmış. Bana biraz yetersiz geldi, üzüldüm.



İkincisi, aslında sevip sevmediğime karar veremediğim bir şey. Kitapta çok fazla şey oluyor. Farklı karakterler girip çıkıyor ve bunların adını unutmamak için çaba harcıyor insan çünkü ileride yeniden görecek miyiz emin olamıyoruz. Karakterimiz oradan oraya sürükleniyor, kaçıyor, saklanıyor, kovalıyor. 182 sayfada çok fazla insan, çok fazla mekan görüyoruz. Bazı önemli kısımlar daha çok detaylandırılsaydı, hem dediğim gibi karakterleri ve mekanları daha iyi gözümüzde canlandırabilir ve hikayenin geçtiği gerçekliğe daha iyi hakim olabilirdik; hem de kitabın hacmi artardı ve bu eğlenceli hikayeye biraz daha doyabilirdik. 


Biri kitabı övmek için Harry Potter'ın yedi kitapla anlattığını bu kitabın iki bölümde anlattığını iddia etmiş. Nedense Yerdeniz Büyücüsü'nü övmek için Harry Potter'la kıyas yapan çok insan var. Şunu iddia eden kişinin de Harry Potter okuduğundan şüphe ederim çünkü takdir edersiniz ki bu mümkün değil. Harry Potter'ın Hogwarts'la ilgili yedi kitapta detaylandırdığı şeyleri Yerdeniz Büyücüsü'nün iki bölümde anlattığı büyücü okulunda görmek tabii ki mümkün değil mesela, olmasını beklemek de ahmaklık olur. Böyle bir kıyaslamaya gireceksek yalnız serilerin ilk kitabını ele almamız gerekir ki bu sefer de ayrıntılı tasvir konusunda (büyücülük okulu için konuşuyorum) bence Felsefe Taşı daha çok şey sunacaktır okuyucuya. Bununla birlikte, eğer Yerdeniz Büyücüsü bu okulu ve daha başka şeyleri daha detaylı anlatmış olsaydı mükemmel bir ilk kitap olurdu gözümde. 


Bu "kitapta çok şey olması" durumu şu açıdan güzel aslında, kitapta tek bir gereksiz cümle yok. Yani 182 sayfada dolu dolu bir macera okuyoruz aslında. Detay sevmeyen insanlar için bu çok büyük bir nimet tabii. Bir şeylerin olması ama karakterlerin, mekanların ya da genel anlamda Yerdeniz'in arka planının detaylandırılmaması öyküyü destansı bir şekle sokuyor bence. Sözlü bir şekilde anlatıla anlatıla uzun yıllar canlı kalabilecek bir masal gibi Yerdeniz Büyücüsü. Birine anlatmaya kalksam mesela, karşımdaki ilgiyle dinler ve detaya da ihtiyaç duymaz aslında. Ursula K. Le Guin de belki böyle bir amaç gütmüştür içten içe, bilemiyorum ama bu anlatırken çok güzel ama okurken hafiften eksik hissettiren bir şey. 


İki yıldızı bu sebeplerden kırdım işte. Yerdeniz Büyücüsü bence kolay okunan bir kitap. Teknik olarak iki günde okuyup bitirdim. Vakit olsa tek oturuşta bile bitirebilirdim çünkü dediğim gibi çok şey oluyor, ipin ucunu kaçırmamak için elimden bırakasım gelmedi. Hoşuma gitmeyen bu noktalar dışında kitabı beğendim. Kitapla ilgili sevdiğim şeyler daha ağır basıyor, sevmediğim noktalar ise serinin devamı için yüksek beklentilere girmemi engellemiş oldu. İyi oldu aslında, beklentiyle başladığım kitaplar genelde hayal kırıklığına uğratıyor beni. Harry Potter'a esin olmuş olma ihtimali olan, Yüzüklerin Efendisi'nden esinlenmiş olma ihtimali olan Yerdeniz Büyücüsü ikisinden de esintiler, yansımalar taşıyan bir kitap ve bu iki serinin sevenlerinin mutlaka keyifle okuyacağı bir macera. Belli bir merak duygusu aşılamasa da, Çevik Atmaca'nın başına sonraki kitaplarda neler geleceğini okumayı çok isterim. Bu yüzden seriye devam edeceğim. 



Siz Yerdeniz Büyücüsünü okudunuz mu?
Hakkında ne düşünüyorsunuz?
Benimle paylaşın!

2 Eylül 2020 Çarşamba

Aylık Rapor | Ağustos 2020

12:28 4 Comments

 


Bloga aydan aya, aylık rapor yazmak için uğrar oldum. Tuhaf olan bunun için herhangi bir geçerli sebebimin, kabul edilebilir bir bahanemin olmaması. Evden çıkmıyorum, olması gerektiği gibi evde kalıyorum ve tek yaptığım kitap okumak ve bir şeyler izlemek. Aslında durmadan blog yazmam, izlediğim ve okuduğum her şeyin yorumunu yapmam gerekir. Her gün bir şey, hatta iki üç şey yayınlamam gerekir ama yazma hevesimin olmadığı o dönemlerden birindeyim. Çok şey hakkında çok fikrim var ama bunları yazıya dökecek enerjiyi ve hevesi bulamıyorum kendimde. Aklımda yazmak istediğim tonla şey var ama bilgisayar başına oturup bunları kelimelere dökmek gelmiyor içimden. Hep bir erteleme isteği var, ertelenen şeyler de genelde hiç yapılmıyor, ya da yapılsa da içine sinmiyor insanın. Benim için böyle. 

Neyse, gelelim bu ay neler okuyup neler izlediğime filan. Ağustos kendime tatil olarak verdiğim son aydı. Geçip gittiğine çok üzülüyorum ama bir yandan da sonbahar geldiği için inanılmaz mutluyum. Ben bahar insanıyım, ilkbaharı da sonbaharı da çok seviyorum. Hele İzmir'in baharları bir başka oluyor bence. Cehennem sıcaklarının da bu mevsim değişikliğinin farkına varıp yakın zamanda geçmesini gönülden temenni ediyorum. 




Ne Okudum?

*Sefiller / Victor Hugo|  Cilt I 

*Yenilmez / Stanislaw Lem

*Twilight / Stephenie Meyer

*Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Nietzsche

Sıralama, beğenimle orantılı olmuş, şaşırtıcı. Aslında hep güzel kitaplar okuduğum bu ay. Aralarında nefret ettiğim bir kitap yok. Sefiller'in ilk cildi, olayları bildiğim halde, büyük merak ve keyifle okuduğum bir kitap oldu. Bu ayın en iyisi o. İkinci cildi okumak için sabırsızlanıyorum. Yenilmez, Karanlık Şato okumasıydı, temamız bilim-korkuydu. Temanın hakkını veren bir kitaptı, merakla ve gerilerek okudum. Ayrıca Stanislaw Lem, çoktandır okumak istediğim bir yazardı, bu kitabıyla kendisiyle tanışmış oldum. Tanıştığıma da çok memnun oldum. Lem okumaya devam..


Twilight'ı bir arkadaşımla, bir anlık bir kararla okumaya başladık. Instagramda bir grup Alacakaranlık maratonu yapıyordu ve ben de görünce çok heveslendim, Alacakaranlık seven arkadaşlarımın hepsine teklif götürdüm. Didoşum kabul etti, birlikte başladık. Ben seriyi daha önce okumamıştım, daha doğrusu yarım yamalak okumuştum ki bence yarım yamalak okumak hiç okumamaktan daha kötüdür. Filmden daha iyi değildi kitap, hatta Didem de ben de filmin daha güzel olduğuna kanaat getirdik. Kafa dağıtan ve dedikodu malzemesi çıkaran bir okuma oldu, sevdik.


Böyle Buyurdu Zerdüşt bu ayın sonunda yapmaya başladığım mini Nietzsche maratonumun ilk kitabıydı. Nietzsche'nin görüşlerine aşina olduğum için okurken çok zorlanmadım ama anlamakta güçlük çektiğim yerler de oldu. Yorumu gelir büyük ihtimalle, ertelemezsem, inşallah ertelemem. 

Ne İzledim?

Filmler

*Paranormal Activity 1 (2007)

*Paranormal Activity 2 (2010)

*Paranornal Activity 3 (2011)

*Paranormal Activity 4 (2012)

*Paranormal Activity 5 (2015)

Kız gecesi yaparken korkmak isteyince benim aklıma başka film gelmedi (yerli korku filmlerinin daha korkunç olduğunu biliyorum ama sırf bu yüzden izleyemiyorum onları). En son filmi pek beğenmedim. Gerilim var evet, o da aniden çıkan şeyler, birden verilen gürültülü sesler insanı anlık korkutuyor. Ama diğer filmlere bakacak olursam son film biraz zorlama geldi bana. Bana göre en korkuncuysa ilk üç film. Hikayesi de gayet mantıklı ilerliyor ayrıca. 


*The House That Jack Built (2018)

Lars von Trier'den nihayet bir film izledim. Etkilenmedim diyemem, üzerine konuşması, düşünülmesi gereken bir film. Herkes beğenmez ama.


*Knock Knock (2015) Uzak durun, vakit kaybının da kaybı.

*Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu (2019) Çok güzeldi, fena duygulandırdı.


*Breaking In (2018)

*Fatal Affair (2020)

*Enough (2002)

Bu üçü de azıcık gerilim, biraz aksiyon sevenler için çerezlik filmler. Enough da J.Lo var, pek güzel.


*21 Bridges (2019) Polisiye, aksiyon, gerilim ve biraz da şaşırtmaca seviyorsanız kesin izleyin. Bu arada R.I.P Chadwick Boseman.


*Sofra Sırları (2017) İzlemeseniz de olur.

*Aydede (2018) İzlemeseniz de olur.

*Twilight (2008) Bildiğiniz gibi..

*Halloween (2018) İzlemeyin. Sadece Haluk Bilginer sahnelerine bakıp çıkın, oyuncuyu çok seviyorsanız.


*Shimmer Lake (2017)

*Time Trap (2017)

Bu son ikisi gerçekten izlenmeye değer filmler bence. İlki zamansal olarak farklı ilerleyen bir film; olayları geri sarıyor. Aslında hikayenin nasıl böyle sonlandığını görüyoruz önce, sonra nasıl geliştiğini yavaş yavaş, gün gün geri giderek öğreniyoruz, en sonunda da nasıl başladığını.. Hikayenin bu şekilde geriye doğru anlatılması bence çok ilgi çekiciydi. Keyifle ve merakla izledik. İkinci film ise zamanda yolculuk temalı şeyleri sevenlere hitap ediyor. Tam olarak zamanda yolculuk da sayılmaz aslında ama öyle gibi..gibi.. Siz bu temalı filmleri seviyorsanız mutlaka izleyin bunu, o kadarını söyleyeyim. 




Diziler

*Hospital Playlist (2020)

Herkesin çok sevdiğini duyup yine bir tavsiye üzerine başlamıştım. İlk bölümünden beni kendine çeken bir dizi oldu Hospital Playlist. Geçen ay başlamıştım, kalan birkaç bölümünü bu ayın başında izleyip -ne yazık ki- bitirdim diziyi. Ama sanırım ikinci sezonu da gelecek. Normalde alıştığımdan Kore dizilerinin ikinci sezonlarının olması hoşuma gitmiyor. Daha önce hiç birden fazla sezonlu Kore dizisi de izlemedim sanırım. Ya da öyle sanıyorum :D Neyse, Hospital Playlist sonsuza kadar devam edebilir, şikayet etmeden izlerim. Diziyi, karakterlerini çok sevdim. Favori karakterim ise Lee Ik-Joon. Devamını dört gözle bekliyorum.


*Sex and the City | 1. Sezon (18 Bölüm) + 2. Sezon (8 Bölüm)

Aslında uzun zamandır merak ettiğim bir diziydi ama Netflix'de olmadığı için webden izlemeye üşeniyordum. Kardeşimin ısrarıyla Blutv üyeliği alınca, bu diziyi de orada görünce çok sevindim ve hemen izlemeye başladım tabii. İnanılmaz bağımlılık yapan bir dizi, nasıl bitiyor anlamıyor insan. Yirmişer dakikalık bölümleri olmasından kaynaklı olabilir fakat o yirmi dakikanın her saniyesi dolu dolu. Diyalogları, her bölüm işlediği farklı konular çok çok güzel. İnsan ilişkilerine dair son derece kaliteli bir yapım bence. Gossip Girl sevenler kesinlikle Sex and the City'i de keyifle izlerler. 


*Reply 1988 (2015) 13 Bölüm

Ne desem ki... Çok sevdim, çok seviyorum. Bu dizi normalde hiç ilgimi çekmiyordu ama radarıma Hospital Playlist benzeri diziler ararken yakalandı. Aynı yönetmenin elinden çıktıklarını görünce aslında hiç beklemedim. Allahım, iyi ki karşıma çıkmış. Reply 1988 tartışmasız bugüne dek izlediğim en iyi Kore dizisi. Aşık oldum, çok bağlandım. Yorumu gelir büyük ihtimalle. Bitmemesi için özel bir çaba sarf ediyorum. İzlediğim bölümleri tekrar tekrar bıkmadan izliyorum filan. Keşke 8493789034890 bölüm olsaydı..


*Don't Dare To Dream (2016) | 10 Bölüm

Hospital Playlist bittikten sonra canım biraz da saf romantik-komedi izlemek istiyordu. Birkaç seçenek vardı önümde; Something in the Rain, Angel's Last Mission ve Don't Dare to Dream. Öncesinde Hospital Playlist'i izleyip Jo-Jong Suk'a aşık olmasaydım büyük olasılıkla Don't Dare to Dream'i seçmezdim. Ayrıca kadın başrol olan Gong Hyo-Jin'i de çok seviyorum. İkisini izlemek varken diğerlerini gözüm görmedi pek. Yarısını izledim, güzel olmasına güzel ama sıradışı bir şey yok pek. Farklı bir şey sunmuyor yani çok fazla. Kafa dağıtmalık, üstüne düşünmeye gerek olmayan çerezlik dizilerden. Tek bir güzel yanı var, ondan da başka bir yazıda bahsedeceğim. 


*Keşanlı Ali Destanı (2011) | 5 Bölüm

Yine uzun zamandır izlemek istediğim ama izleyemediğim bir dizi. Sebebi de yayın haklarının Blutv'de olmasıydı, hiçbir sitede bulamıyorduk. Blutv üyeliği alınca Keşanlı Ali'ye de başladım hemen. İyi oldu. Bölümler çok uzun olduğundan yarım yarım izliyoruz. Yemeklerde açıyoruz iyi oluyor. Bu sene oyununu da okumuş ve çok beğenmiştim. Aslından ayrılan çok fazla nokta var ama bence güzel uyarlamışlar, ana fikri korumuşlar en azından. Nejat İşler'i de pek seviyoruz. Keyifle izliyoruz vallahi.



Ne Yazdım?

*Sırça Köşk / Sabahattin Ali | bahtiyar köpek ve bahtiyar olmayan öyküler üzerine


Ne Dinledim?

Devamlı ama devamlı, durup dinlenmeden, hiç bıkmadan ve asla usanmadan Reply 1988'de çalan o müthiş şarkıları dinledim: A Chance Encounter (ki kendisine Hospital Playlist'te dinlediğimde bayılmıştım), Last Night, To You (ki kendisi aynı zamanda dizimizin jenerik müziği), Hyehwadong, Don't You Worry, Youth (bu son ikisinin iki versiyonu var, ikisi de birbirinden güzel) en çok sevdiklerim oldular. Hospital Playlist'ten de dinlediğim birkaç parça oldu: Lonely Night, Deep in the Night.


Bunlardan başka, arada sırada, The Weeknd dinledim, özellikle In Your Eyes ve bunun Doja Cat'le olan versiyonunu çok dinledim. Wasted Times dinledim, baya hem de. Sweet Dreams ve farklı coverlarını dinledim. Sonra Britney Spears'ın meşhur hiti, Baby One More Time'ın orijinalinden daha çok hoşuma giden bir coverını buldum, onu bolca dinledim. The Marias grubunu keşfetmiş oldum - ah ne güzel bu yeni müzik keşifleri! Over the Moon, Ruthless, Hold It Together ve Only In My Dreams şimdilik beğenilen şarkılarıma eklendi.


Twilight etkisiyle yine hep Eyes on Fire, 15 Steps ve Leave Out All The Rest dinledim bir süre. R.I.P Chester Bennington.




Sırada Ne Var?

Nietzsche maratonum bitti, bugün itibariyle. Ecce Homo ve Deccal'i okudum. Bunlar beni düşünsel olarak epey yordu. Aslında sırada Sefiller'in ikinci cildi var ama gözüm bu ay için raftan indirdiğim Yerdeniz Büyücüsü'nde. Sanırım 50 kitaplık hedefimi bununla tamamlayacağım. Bu sene bitmeden Yerdeniz Serisi'ni okumuş olursam çok mutlu olurum. Beklentim çok yüksek, bakalım. Sonra Sefiller ile devam edeceğim. Karanlık Şato'da bu ay şato ya da malikanede geçen bir kitap okuyacağız, ben Henry James'den Yürek Burgusu'nu okumayı düşünüyorum. Konusuyla ilgili hiçbir fikrim yok, kulüpten kızlar tavsiye etti, onların zevkine güveniyorum. 


Bir Marquez  okuyasım var bu ay, bir de yerli bir klasik ama bunlar hangi kitaplar olur hiç bilmiyorum. Biraz anlık olacak bu okumalarım. Marquez'den okumadığım dört kitap kaldı, belki onlardan birini okurum, belki de yine kıymam okuduklarımdan birini yeniden okurum. Ruh halime göre yani. Sefiller kesin bitecek ama bu ay, başka da bir şey istemem aslında. 


Reply 1988 biter, ben de arkasından bir posta ağlarım, bırakmam istemem, izlemeye devam ederim büyük ihtimalle. Don't Dare to Dream de biter gibi. Bitmese de yanına bir dizi daha katmayı düşünüyorum. Reply 1988 ve Hospital Playlist'in yönetmeninin Prison Playbook'u var. Onu izleyeceğim kesin, bu ay olmasa da bir gün.. Sex and the City'e de devam...


Blogda daha aktif olmayı umuyorum. Burası ıssızlaştı ama en önce kendim için yazdığım için depresyona girmeyeceğim. 




Siz bu ay neler yaptınız?
Neler okuyup neler izlediniz?
Benimle paylaşın!