13 Şubat 2018 Salı

İnce Memed - 1.Cilt / Yaşar Kemal #kom2018


İnce Memed 1

Yaşar Kemal

Yayım Yılı : 1955


İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.


Herkese merhaba,

Hem Klasik Kitap Okuma Maratonum için hem de Şule ablanın başlattığı Seri Kitapları Seri Okuyoruz etkinliği için okumak istediğimi yazdığım İnce Memed serisine sonunda başladım. 

Yaşar Kemal okumaya daha geçen sene başladım ve iki kitabını okudum şimdiye dek; Ağrıdağı Efsanesi ve Yılanı Öldürseler. İkisi de oldukça beğendiğim kitaplar oldu ama bir türlü dört ciltlik İnce Memed serisine başlamaya cesaret edemiyordum.

Özellikle Şule ablanın güzel ve teşvik edici yorumlarıyla bu korkumu yıktım ve bu yıl mutlaka okuyacağım kitaplar listesine İnce Memed'i de ekledim. Aslında bu ay okumak hiç aklımda yoktu ama sonra dedim ki neden bekleyeyim?

Bu yüzden öncelikle Şule ablama çok teşekkür ediyorum, böyle güzel bir klasiği okumak için beni heveslendirdiği için.

İnce Memed, haksızlığa "yeter" diyen, zorbalığa baş kaldıran ve bir avuç insana dahi olsun adalet dağıtmaya gönül veren genç bir adamın hikayesi. 

Artık biliyoruz ki adalet her zaman yerini bulmuyor; kurallar ve yasalar yozlaştırılıyor, haklar sömürülüyor, toplum düzenini sağlamakla görevli insanlar güçlü kesimin elinde oyuncak oluyor. Böyle bir ortamda insan ya siniyor, ne olursa olsun kanun dışına çıkmıyor ve bu çarpık düzenin içinde başını eğip yaşamaya devam ediyor; ya da İnce Memed gibi dayanamayıp kendi adaletini kendi sağlamaya yemin veriyor. 

Kitabı okumadan önce sorsanız belki de eşkıyalığın teröristlikten farkı olmadığını söylerdim. Fakat İnce Memed'i okurken, ayrıca yaptığım araştırmalarla da birlikte, bu oluşumun daha derin bir arka planı olduğunu kavradım. 

Toprağın adaletsiz bir şekilde dağıtılması sonucunda oluşan ağalık ile toprağı olmayan insanlar bu ağalar tarafından köle gibi çalıştırılıp haklarından daha azıyla yetinmek zorunda bırakılmışlardır. Emek/gelir eşitsizliği insanları sınıflara ayırır ve zengin/fakir arasındaki fark büyür, yaşam koşullarının dengesizliği bu işçileri kendi haklarını aramaya iter.

Bu sistemin çarklarından çıkıp hak ettiğini talep eden, bunun için savaşmayı, öldürmeyi ve hatta ölmeyi göze alan insanlar ellerine silahları alıp dağa çıkar, eşkıya olurlar. Çünkü aradıkları adaleti başka türlü temin edemezler, yasalar onları desteklemeye yeterli gelmez. 


Konuşan insan öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü sonu felakettir.

İnce Memed de işte o baş kaldıranlardan biri. Roman onun henüz on bir yaşındayken, ağanın dayağından usanması ve köyden kaçmasıyla başlıyor. O yaşta beş köye ağalık eden Abdi ile boy ölçüşemiyor ve köye geri dönmek zorunda kalıyor. Fakat büyüyüp bir delikanlı olduğunda, ağanın yaptıkları İnce Memed'in onuruna dokunuyor ve artık daha fazla dayanamayıp yapacağını yapıyor, ağaya isyan edip dağa çıkıyor, silah kuşanıyor, eşkıya oluyor. 

Adil, merhametli ve cesur oluşuyla öne çıkıyor, dağlardaki zalim eşkıyalarla ters düşüyor. Adeta halkın savaşçısı oluyor.

Kitap beni akıcılığıyla çok şaşırttı. Ben ağdalı bir dil, uzun sıkıcı betimler, yoğun bir anlatım bekliyordum fakat İnce Memed yediden yetmişe herkesin kolaylıkla okuyabileceği, okuyucuyu hiç yormayan, fakat yine de anlatmak istediğini duygusal ve samimi bir şekilde aktarmayı başaran bir roman. 

Zaman zaman yer verilen, okuru bunaltmayan çevre betimlemelerini okurken aslında ne kadar doğadan izole yaşadığımı fark ettim. Yazarın gözümde canlandırdığı şeyler yabancı, fakat garip bir şekilde hasretini çektiğim şeylerdi. Daha doğrusu bunu, doğaya olan özlemimi, kitabı okurken fark ettim. 

Bir de karakter analizinin, ruh çözümlemelerinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. En azından İnce Memed karakterini, düşünce tarzını, maneviyatını detaylıca okumayı çok isterdim ama anlatım bu açıdan pek de derin değildi. Kendimi çok dışarıda hissettim yani okurken, bir gözlemci olmanın ötesine geçemedim ki istediğim Memed'in tüm duygu ve düşüncelerine sızmaktı. 

Olsun, yine de İnce Memed benden tam puan alan bir kitap oldu. Çok samimiydi, çok bizdendi. Okuduğum süre boyunca ki kitabı dört günde bitirdim, yanık bir türkü dinledim sanki. O kadar kendine bağladı, içine çekti, hüzünlendirdi, öfkelendirdi. Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu da düşündürdü ki... 

Diğer ciltleri okumak için sabırsızlanıyorum. 


*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.







5 Şubat 2018 Pazartesi

Silmarillion / J.R.R. Tolkien | Kitap Yorumu





silmarillion kitap ile ilgili görsel sonucu

Silmarillion

J.R.R. Tolkien

Çeviren: Berna Akkıyal

Yayım Yılı : 1977


Dünyada pek çok şey tesadüflere bağlıdır, dedi Mithrandir. Bilgeler sendelediklerinde, çoğu kez yardım zayıf olanlardan gelir.

Herkese merhaba,


Silmarillion'u bitirmiş olmanın hüznü ve aynı zamanda sevinciyle - ama daha çok hüznüyle - kitap hakkında düşündüklerimi yazıp dökmeye geldim. Nasıl yapacağım hakkında tek bir fikrim yok, dünden beri etrafta "Kitap çok güzel" diye dolanıyorum, insanların kafasını şişirdim. 

Tıpkı Yüzüklerin Efendisi için olduğu gibi, Silmarillion için de, insanı bu kitapları okumaya korkutacak yorumlar mevcut. Kitabın ağır olduğu, okuduğumuz diğer kitaplara benzemediği ve bir ders kitabı gibi okunması gerektiğini belirten bir sürü eleştiri okudum. Kitabı geçen kış değil de şimdi okumamın en büyük sebebi de bu caydırıcı yorumlardır. Anlamam, ilerleyemem, çok merak ettiğim bu kitabı yarıda bırakmak zorunda kalırım diye korkup okumayı hep erteledim. Bu tip yorumlar benim için gerçekten cesaret kırıcı olabiliyor, öyle ki kitabı okumak için derin nefesler alıp hızlanan kalp atışlarımı kontrol etmeye bile çalıştım. 

Silmarillion okumayı çok isteyen, kitabı çok merak eden ama bu tür yorumlar görüp benim gibi cesaretini toparlayamayan herkese benden iyi haber!

Silmarillion korkulacak bir kitap değil. Orta Dünya hayranıysanız siz de benim gibi bu kitap bittiğinde boşluğa düşecek, Tolkien bir altı yüz küsür sayfa daha yazsaymış ya diyeceksiniz. 

Yup. This is why I've read the Silmarillion more times over than LOTR

Tolkien Orta Dünya evrenine giriş niteliğinde olan bu eserinde Arda -yani dünyanın- yaratılışından başlıyor hikayesine. Çok uzun bir zaman aralığını kapsıyor kitap; yaratılıştan, İlkdoğan olan Eldar'ın Orta Dünya'yı tamamen terk etmesine kadar olan dönemi anlatıyor. Bu yüzden doğal olarak birbiriyle bağlantılı, ya da birbirinden ayrı pek çok hikaye ortaya çıkıyor. Fakat genel olarak hikaye neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde ilerlediğinden bence dikkatli okunursa ipin ucu kaçırılmaz ve bu destansı anlatıdan çok büyük bir keyif alınır. 

elveo-art: “…Melkor abased himself at the feet of Manwë and sued for pardon…. Then Manwë granted him pardon”Aklınızda tutamayacağınız kadar çok karakter var evet ama kitabın arkasındaki isim indeksi ve çizilen soy ağaçlarıyla kafa karışıklığını birkaç saniye içinde yok edebiliyor, karakter açıklamasına bir göz atınca olayı kafanızda oturtabiliyorsunuz. Ayrıca, çok sayıda karakter olmasına rağmen, kitaptaki hiçbir kişi öylesine değil. Tolkien hepsini özenle yaratmış ve kolayca görüyorsunuz ki hikayeye dahil edilen her bir karakterin olay örgüsüne bir katkısı, kurgu içinde bir anlamı var. Karakterlerin arka planlarının detaylıca hazırlanması ve yeri geldiğinde okuyucuya sunulması - ve bunun ansiklopedik bilgi verir gibi değil de laf lafı açmış havasında anlatılması - karakterlerin, dolayısıyla olayların gerçekçiliklerini artırmış bana göre. Öyle ki Silmarillion'ı okurken kimi zaman bu hikayenin bir hayal ürünü olduğunu, olayların gerçekten meydana gelmediğini unuttum, unutabildim. Yukarıda da bahsettiğim gibi ilk cümleden son cümleye kadar zincirleme bir olay örgüsü var kitapta ve özellikle ilk yüz sayfadan sonra not almak için bile durmadan, sabırsızlık ve neredeyse açlıkla okudum kitabı. 

Beren and LúthienDediğim gibi, gördüğüm yorumlar nedeniyle not alarak okumayı denedim kitabı. İlk önce işe yaradı, fakat kitabın içine girdikçe not almak için dahi durmak, okumaya ara vermek istemedim. Kitaba başlamadan önce kitabın haftalarca elimde sürüneceğini, çok yavaş ilerleyeceğimi düşünüyordum fakat Silmarillion on günde bitti ve ben kendimi durdurmasaydım bir haftada çok rahat biterdi. Çoğu zaman kendimi zorlayıp kitabı kapattım, okumaya başladığım her seferde beş-on sayfa geriden başladım ki bu okuduğum yerleri yeniden okumak dahi inanılmaz keyifliydi benim için. Not tutmasam bile kitap bir sürü post-it ile doldu taştı ama anlamış olacağınız üzere kitabın akıcılık konusunda da korkulacak hiçbir tarafı yok.

Zorluk yaşadığım tek nokta, konumlar oldu fakat internet elimin altında olduğundan bahsi geçen ve kafamda oturmayan mekanlar hakkında biraz araştırma yapıp okumaya devam ettim normal bir şekilde. Bu hiçbir suretle okuma keyfimi olumsuz etkilemedi, aksine yaptığım araştırmalar beni farklı şeylere yönlendirdi ve Orta Dünya ile ilgili değişik şeyler öğrenmeme de vesile oldu. Belki hepsi aklımda kalmadı ama bu küçük araştırmaları yaparken çok eğlendim. 

Aredhel and Maeglin


Orta Dünya serisine başlamak isteyenler genelde kitapların sırasını merak eder ve bu konuda tavsiye ister. Ben de tavsiyeler üzerinden hareket etmiş ve öncelikle Hobbit'i okumuştum yıllar önce. Sonra Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi'ni okudum ve en sonunda sıra benim için Silmarillion'a geldi. Ben kendi adıma seriye bu sırayla başladığım için çok memnunum. Kitaplar aslında, kronolojik açıdan şu sıra ile; 1- Silmarillion 2- Hobbit 3- Yüzüklerin Efendisi.

Fakat ben seriye Silmarillion ile başlamanın çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. İşte o zaman kitap okuyucuya ağır gelebilir ve bu dünyaya alışmakta zorluk çekebilir. O yüzden Hobbit, her şekilde iyi bir başlangıç diye düşünüyorum. Tavsiye isteyenlere duyurulur.

Ayrıca benim okuduğum, İthaki'den çıkmış basımda Silmarillion'un yanında, Akallabeth ve Güç Yüzüklerine Dair öyküleri de yer alıyordu. Bildiğim kadarıyla bu öykülerin Silmarillion'dan ayrı baskısı da var. Bu iki hikayenin Silmarillion'dan hemen sonra okunması gerekiyor çünkü hikayeler birbirinin devamlı niteliğinde. Bu açıdan elimdeki baskının bu iki metni de barındırması çok hoşuma gitti.

Uzun zamandır Silmarillion okurken yaşadığım okuma zevkini yaşamadım ve bu kitabı okumak benim açımdan müthiş bir deneyim oldu. En son ne zaman bu kadar verimli ve keyifli bir şekilde kitap okudum hatırlamıyorum. İyi olduğunu tahmin ediyordum fakat bu kadar epik bir mitolojik kurgu okuyacağımı düşünmüyordum. Dün gece kitabı bitirdiğimde yaşadığım duygular anlatılamayacak kadar karmaşıktı. 

Encounter of Beren and Luthien by EKukanova

Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş ve beğenmiş herkesin, her Tolkien, Orta Dünya hayranının ölmeden önce okuması gereken bir eser Silmarillion. 

Her bir kitapla yazara olan sevgim ve dahası saygım artıyor. 

Benim için ise sırada Hurin'in Çocukları ve Bitmemiş Öyküler var. 


Siz Silmarillion'u okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!



3 Şubat 2018 Cumartesi

Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde #kom2018



Dorian Gray'in Portresi

Oscar Wilde

Özgün Adı : The Picture of Dorian Gray

Çeviren : Ezgi Altun

Yayım Yılı : 1890


Dorian Gray, bu yıl okuduğum ilk klasik kitap oldu. Okumayı uzun zamandır istediğim fakat belirsiz nedenlerden ötürü okumaya çekindiğim bir kitaptı aynı zamanda. Eskiden filmini izlemiştim, yine de olayları pek hatırlayamıyordum. Bu da aslında kitabı okuyabilmek adına benim için bir artı oldu. 

Kendisi aynı zamanda okuduğum ilk Oscar Wilde kitabı. Zaten yazarın tek romanı da, Dorian Gray'in Portresi imiş.

Yayımlandığı dönemde İngiltere'de büyük yankılar uyandırmış, ağır eleştiriler almış ve sansürlere maruz kalmış bir eser bu. Ben yarattığı sansasyonu kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırmalar sonucunda öğrendim fakat kitabı okurken de aklınızdan bu hikayenin kimi kesimlerin ağır tepkisini almış olduğunu geçiyor; bunu tahmin etmek gerçekten zor değil. Tabii okurken kitabın yazıldığı dönem göz ardı edilmediğinde. 

Kendisi yerine portresinin yaşlanmasını isteyen Dorian'ın tüm hayatı, bu dileğinin gerçekleşmesi üzerine değişir. Bu sırrın ağırlığı gün geçtikçe arttığından, Dorian'ın zulümleri ve ahlaksızlığı da aynı derecede artar.

Oscar Wilde'ın yazdığı tek romanı Dorian Gray'in Portresi konusunun ilgi çekiciliği bir yana, yoğun anlatımıyla okura büyük bir edebi keyif de sunuyor. Konusunu bilseniz de, olacakları bir şekilde tahmin edebilseniz de yazarın kalemini okumanın verdiği tatla kitabı büyük bir iştahla okuyorsunuz. Öyle ki çoğu yeri, kimi cümleleri tekrar tekrar okudum; kitabı bitirmiş olsam da bundan sonra da kitabı açıp karıştırdığımda okumaktan keyif alacağım birçok kısmı işaretledim. 

Hatta şunu söylemem gerekiyor ki kitabı yalnızca olayların düğümlenip şaşırtıcı bir şekilde çözümlenmesi beklentisiyle okuyanlar hayal kırıklığına uğrayabilirler. Çünkü bu kitapta, bu tuhaf hikaye ile anlatılan o kadar çok şey var ki... Yazar, güzellik algısı, sanatçı ve sanat eseri arasındaki ilişki, ahlaki yargılar gibi birçok noktada okuru düşünmeye ve sorgulamaya iten birçok ifadeye yer vermesinin yanında, en basit bakış açısıyla bakıldığında insan psikolojisini hikayenin üç ana karakteri ile ortaya koymaya çalışıyor. 

Dolayısıyla konusu itibariyle fantastik bir kurgu gibi görünse de pek çok ciddi meseleyi irdeleyen, romantik olmaktan çok realistik olan bir eser Dorian Gray'in Tablosu. Okuyucuya edebi anlamda keyif vermesinin yanı sıra, felsefik diyaloglarla okuru irdelediği meselelere kafa yormaya itmesi, estetik cümleleri ve hissettirmeyi en iyi şekilde başardığı kasvetli atmosferi ile Dorian Gray'in Tablosu benim fazlasıyla etkilendiğim ve çok beğendiğim bir kitap oldu. 


Kendimizi suçladığımızda başka hiç kimsenin bizi suçlamaya hakkı olmaz.

* Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.



1 Şubat 2018 Perşembe

Aylık Rapor | Ocak 2018



Yılın ilk aylık raporu ile merhaba,

Bu aya dönüp bakınca içine neler sığmış çok şaşırdım. Çabuk geçti gibi geliyordu ama bazı şeyleri bu ay yaşamamışım kadar uzak geldi düşününce. Yani aslında hızlı geçmemiş ay, yalnızca dolu geçmiş. 

Bir Ne Var Ne Yok yazısı gelmeli bence artık.


Okunanlar

Ayın beşinden bu yana yarıyıl tatilimin içindeyim ve bu tatil için kendime bir okuma hedefi koymuştum.

Tabi ki bu hedefe yaklaşamadım bile ama bence çok güzel kitaplar okudum ve önemli olan da bu aslında. Yıla böyle güzel kitaplarla başlamak umarım bana uğur getirir ve bu yıl hep keyif alacağım kitaplar okurum.

- Tanrı ve Canavarların Düşleri / Laini Taylor 4/5

Geçen sene başladığım üç kitaplık seriyi nihayet bu ay bitirdim. Son kitap oldukça uzundu ama seri bitmesi gerektiği gibi bittiği için memnunum. Serinin bir yorumunu da yazdım, okumak isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz.

- Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood 5/5

Belki bazılarınız dizisinden aşinadır kitabın ismine. Ben dizisinin çekildiğinden sonradan haberdar oldum. Yine de önce kitabı okudum, sonra diziyi izledim ama - nadiren başıma gelir - diziyi daha çok sevdim. Bana daha çarpıcı ve etkileyici geldi. Kitabın yorumunu şuradan okuyabilirsiniz.

- Kitap Hırsızı / Markus Zusak 5/5

Bloga yorumunu yazma fırsatım olmadı ama yazsaydım övgü dolu bir yorum yazısı olurdu bu. Anlatım tarzının farklılığıyla, hikayesindeki derin hüzün ve gerçekçilik ile, karakterlerinin samimiyeti ve sıcaklığıyla kitap benden tam puan aldı. Tavsiye ediyorum, okumalısınız.

- Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde 5/5

Klasik Kitap Okuma Maratonu'nun ilk kitabı. Yorumunu yazamadım bloga, bilgisayarımla ilgili sorunlar yüzünden ama ne kadar geç olursa olsun yazacağım çünkü maraton kitaplarının hepsi hakkında görüş belirten bir yazı olmasını istiyorum blogumda. Puanlamadan da anlaşılacağı üzere kitaba bayıldım.

-Meleğin Düşüşü / Susan Ee 3/5

Sanırım kitap üç yüz küsur sayfaydı ama o kadar yormayan bir anlatımı vardı ki bir tren yolculuğunda bitirdim kitabı. Hikayesi merak ettirmese okumazdım aslında çünkü çerezlik diye nitelendirilecek kitaplardan bence. Edebi anlamda bir keyif yaşatamıyor ama olayları merak ettirecek kadar gizem var kitapta. Aksiyon da dozunda olunca okutuyor kendini. Seriye devam edeceğim, yoğun dönemlerde hemen okunacak kitaplar gibi geliyor bana.



İzlenenler

Filmler

- Badkonake sefid (1995) 5/5

- Buda as sharm foru rikht (2007) 5/5

Bu iki İran yapımı filmi herkese öneriyorum, dram sevenlere özellikle. Yorumları gelecek.

- Avaze gonjeshk-ha (2008) 4/5

- Mother! (2017) 5/5

- Seven Sisters (2017) 3/5

- Truman Show (1998) 5/5

- Ajeossi (2010) 4/5

- Blade Runner (2017) 3/5

- Happy Death Day (2017) 1/5

Normalde filmleri çok yermem ama; korku filmi kategorisine girip korkutmayan, yer yer komik olmaya çalışan ama aksine sinir bozucu olan, kendi içinde dahi tutarlılığı yakalayamayan bir filmdi bu. Uzak durun, hiçbir şey kaybetmezsiniz.

- Donnie Darko 4/5

- About Time 4/5

- Oujia (2014) 2/5

- Ouija 2 (2016) 3/5

- Geostorm (2017) 3/5

- Çiçek Abbas (1982) 4/5

- Flatliners (2017) 3/5

- Insidious 3 (2015) 3/5

- The Lord of the Rings (2001 - 2002 - 2003) 5/5

Seriyi bir kez daha izlemeye zaten tatilden önce niyetliydim. Bu sıralar da Silmarillion okuduğum için kendimi Orta Dünya'ya gömmek istiyorum biraz. 

Yalnız harbiden, bunlardan daha güzel uyarlama var mı? Her izleyişimde aşık oluyorum filmlere!




Diziler

- The Handmaid's Tale (1. Sezon) 5/5

- Supernatural (11. Sezon) 4/5

- Black Mirror (4. Sezon | 2 Bölüm) 3/5

- The Amazing World of Gumball (1. ve 2. Sezon) 5/5




Siz bu ay neler okudunuz?

Neler izlediniz?

Benimle paylaşın!


24 Ocak 2018 Çarşamba

Okuma Etkinliği : Seri Kitapları Seri Okuyoruz


Heyecanla beklediğim etkinliğin ayrıntılarını Şule abla blogundan duyurduğundan beri bu yazıyı yazmak için sabırsızlanıyordum. Seyahatimden döner dönmez de hemen bilgisayar başına oturuyor ve listemi yazıp dökmeye başlıyorum. 

Etkinliğin detayları için şurayı ziyaret edebilirsiniz.

Klasik Kitap Okuma Maratonu her nasıl klasik okuma konusunda bana itici bir güç, bir teşvik oluyorsa aynı şeyin bu etkinlik için de geçerli olacağını düşünüyorum. Seri kitapları okumayı çok seviyorum ama istediğim kadar, doya doya okuyamıyorum gibi geliyor bana. Şimdi bu etkinlikle hevesim o kadar arttı ki serileri bir nefeste okumak istiyorum!

Öncelikle başlayıp bitiremediğim serileri bitirmeyi planlıyorum bu sene. Daha sonra çok merak ettiğim birkaç seriye de başlayacağım. 

İşte o seriler;

1* Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları Serisi (2. ve 3. kitap.)

İlk kitabını geçen yıl okumuştum ve hatırladığım tek şey çok akıcı olmasıydı. Hikayesi de ilginçti aslında ama olayları pek hatırlamıyorum. İlk kitaba şöyle bir göz atıp seriye devam etmek istiyorum.

2* Otostopçunun Galaksi Rehberi Serisi (3,4 ve 5. kitaplar.)

Yine geçen sene başlayıp devam edemediğim bir seri. Bir arkadaşımla başlamıştık okumaya ama seri ilk kitaptan sonra aynı tadı vermeyince okumaktan soğudum ben biraz. Yine de merak ediyorum neler olacağını.

3* Penryn ve Günlerin Sonu Serisi

İlk kitabını tren yolculuğumda bitirdim. Çok akıcıydı, nasıl bitti anlamadım. Devamını çok merak ediyorum.

4* Efsane Serisi

Övgüsünü çok gördüğüm bir seri Efsane Serisi. Ayrıca kapaklarını da çok beğeniyorum. 

5* Beşinci Dalga Serisi

Aynı şekilde, hakkında hiçbir olumsuz yorum görmediğim bir seri olduğu ve özellikle merak ettiğim için okumak istiyorum Beşinci Dalga'yı.

6* İnce Memed Serisi

Her kitabını okuyabilir miyim bilmiyorum ama bu yıl iki kitabını okumuş olmayı çok istiyorum. Aynı zamanda klasik okuma maratonum kapsamında da okuyacağım için öncelik vereceğim kitaplar arasında olacaktır büyük ihtimalle İnce Memed.



16 Ocak 2018 Salı

Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood | Kitap Yorumu


Damızlık Kızın Öyküsü

Margaret Atwood

Özgün Adı : The Handmaid's Tale

Çevirmen : Sevinç & Özcan Kabakçıoğulu

Yayım Yılı : 1985


Daha iyi, asla herkes için daha iyi demek değildir. Kimileri için daha kötü demektir, her zaman.

Kitabı bitireli bir süre olsa da yorumlamak için uyarlama dizisini de izleyip bitirmeyi bekledim. Karşılaştırma yapmak da istiyordum çünkü. Dolayısıyla dün diziyi de bitirince artık roman ve dizi hakkındaki görüşlerimi yazmanın vakti geldi.

Damızlık Kızın Öyküsü bir distopya. Kısırlığın salgın bir hastalık gibi yayıldığı bir dünyada insanların üremesini kontrol altına almak ve sağlıklı bebekler dünyaya gelmesini sağlamak için bir grup hükümete darbe yapıp yönetimi ele geçiriyor. Sonrasında yeni çıkarttıkları yasalarla kademeli olarak kadınların haklarını ellerinden alıyorlar. En sonunda gelinen noktada, kadınlar özgürlüklerini tamamen kaybetmişlerdir ve kendi bedenleri hakkında dahi söz söyleme hakları kalmamıştır. 

Yeni hükümet kadınları doğurganlıklarına göre sınıflandırmıştır. Damızlıklar, hala üreyebilen kadınlardır ve üst mevkilerde bulunan fakat çocuğu olmayan erkeklere tahsis edilirler. Marthalar doğurganlıklarını kaybetmiş kadınlardır ve bu kadınlar da hizmetçi olarak görev yaparlar. 

Damızlık kızlar birer birey olarak bile görülmezler; öyle ki darbeden önceki isimlerini dahi ellerinden alıp kullanmalarını yasaklarlar. Onlar artık, görevlendirildikleri evin sahibi olan adamın ismiyle çağrılırlar. Bu kitapta da o kızlardan birinin, Fredinki'nin öyküsünü okuyoruz.



Zaten konusu itibariyle çok korkunç, insanı dehşete düşüren bir kitap olduğunu tahmin edebilirsiniz. Fakat ben yine de okumadan önce bu kadar etkileyici olduğunu tahmin etmemiştim. Bir kadının içinde yaşayıp yaşayabileceği en korkunç yönetime şahit oluyorsunuz; okuduktan sonra kabuslarıma dahi girdi. 

Damızlık kızın hikayesini okurken sık sık geriye dönüşler yaşadık ve darbeden önceki zaman dilimini ve sonrasındaki ilk dönemleri de öğrenme fırsatımız oldu. İnsanların bu yönetime doğru ilerlerken belirtileri görmezden gelmesi, çok da önemsememesi ve doğru anda tepki verememesinin sonuçlarının ne kadar korkunç olabileceğini bir kez daha hatırlamış olduk. 

En ürkütücü olan da aslında bu distopyanın çok gerçek-dışı olmamasıydı. Özellikle ülkemizde kadına verilen (!) değeri düşününce böyle bir son çok da olasılıksız görünmedi gözüme. Tüm o vahşetler, aşağılanmalar, hor görülmeler aklıma geldi devamlı ve böyle bir son istemiyorsak kadınlar olarak, insana değer veren erkekler olarak her zaman bilinçli olmamız gerektiğini, kadına karşı mevcut algıyı değiştirmeye yönelik elimizden ne geliyorsa yapmamız gerektiğini düşündüm hep. 


Olay örgüsü çok güzeldi, kurgunun işleyişini çok beğendim. Uygun yerlerde geriye dönüşler yapılması ve yazarın, durumun darbeden önce nasıl olduğuna, darbeye giden süreçte neler yaşandığına dair bir fikir oluşturması o an gelinen noktayı anlamak konusunda okura büyük yardımı olmuştu bana göre. 


Yazarın dili biraz alışılmadıktı. Konuşma çizgileri veya tırnak işaretleri yoktu ve ilk önce bunu çok yadırgadım. Kim konuşuyor anlayamıyordum ama kitap ilerledikçe bu duruma ayak uydurdum ve sonuna geldiğimde de yazarın neden böyle yazmayı tercih ettiğini de anladım. Kısacası olumsuz yorumlara neden olan bu anlatım biçimi beni çok da rahatsız etmedi. 

Yukarıda da dediğim gibi, halkın bilinçli olup böyle olaylara zamanında tepki verebilmesinin önemi vurgulanmıştı bence romanda. İçinde bulunduğumuz günleri göz önüne alırsak bence bu romandan almamız gereken en önemli derslerden biri bu. Şimdi önemsiz gibi görünen küçük gelişmeleri fark edemezsek, tepkisiz kalır ve bunları akışına bırakırsak bir gün kendimizi böyle bir distopyanın içinde bulabiliriz.

Kitap kurgusu gereği, işlediği konu gereği oldukça kasvetli ve hüzünlü. Bu karanlık, iç sıkıcı atmosfer aslında okurun durumun vehametini daha iyi idrak etmesi, ana karakterle empati kurabilmesi  açısından güzel yansıtılmıştı bana kalırsa. Okurken, anlatıcının kullandığı kelimeler, kurduğu cümleler ve sessiz düşünceleri arasındaki umutsuzluk ve yorgunluğu kolayca hissebiliyorsunuz. 

Kitap benden beş yıldız aldı. Bence herkesin okuması, okutması, ders alması gereken bir hikayesi var. Özgürlüğün en büyük nimet olduğunu bir kez daha hatırlatan bir öykü. 



Dizisi ise şimdiye kadar izlediğim en en en iyi uyarlamalardan biri. Kitabı bitirdikten sonra bu öyküyü dizi formatında nasıl uyarladılar diye çok merak ettim. Çünkü bence ancak film olabilecek bir kurguya sahipti; tabii kitapta anlatıldığı kadarıyla. Fakat kurgu öyle güzel genişletilmiş, öyle profesyonelce detaylandırılmıştı ki aynı tadı, hatta bir tık fazlasını aldım diziden. 

Bahsettiğim o karamsar hava o kadar başarılı verilmişti ki hayran kaldım. Oyunculuklar olsun, hikayenin gidişatı olsun benden tam puan almayı başaran bir dizi oldu The Handmaid's Tale. 

İlk sezon kitabın sonuyla aynı şekilde bitti. Bundan sonra tamamen senaristlerin kaleminden çıkanları izleyeceğiz yani, dizi kitaptan çıkmış bulunuyor. 

Kitap da, uyarlaması da aldığı tüm övgüleri hak ediyor.

Muggle ikisini de tavsiye ediyor.



* Görseller alıntıdır.

* Popsugar Reading Challenge 2018 : Feminizmle ilgili bir kitap. 



Siz Damızlık Kızın Öyküsü'nü okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!




9 Ocak 2018 Salı

Duman ve Kemiğin Kızı / Laini Taylor | Seri Yorumu


Duman ve Kemiğin Kızı

(Daughter of Smoke and Bone)

Laini Taylor 

Çeviren : Uğur Mehter

Türü : Fantastik / Genç Yetişkin


Herkese yılın ilk kitap yorumuyla merhaba!

Yılın ilk, serinin son kitabını bitirir bitirmez seri hakkında düşündüklerimi bir yazıp dökeyim dedim. 

Aslında bir dönem, sanırım iki yıl kadar önce bu seri çok popülerdi. O yüzden bu türü sevip de hala okumayan kaldı mı pek emin değilim. Okumayanlar da mutlaka adını duymuştur, seriden haberdardır yani.

Seri aslında bir üçleme, üç kitaptan oluşuyor. Bunlar : Duman ve Kemiğin Kızı, Kan ve Yıldızışığı Günleri, Tanrı ve Canavarların Düşleri.

Hikayeden kısaca bahsedecek olursam;

İlk kitapta olaylar esas kızımız olan Karou'nun etrafında şekilleniyor. Karou on yedi yaşında, Prag'da yaşayan bir genç kız fakat tabii ki sıradan bir genç kız değil. Karou'nun iki farklı yaşamı var. Birinde Prag'da yaşayan sanat okuyan bir öğrenciyken, diğerinde Brimstone'un yanında çalışır. Brimstone insanlara dişler karşılığında dilekler veren bir kimeradır. Karou gerçek dünyada Brimstone ile iş yapacak, diş karşılığında dilek satın alacak kişiler bulmakla, onlarla Brimstone arasındaki iletişimi sağlamakla görevlidir.

 İlk kitabın ilk yarısının biraz sıkıcı geçtiğini hatırlıyorum, fakat yazarın diline, karakterlere ve oluşturulan dünyaya adapte olduktan sonra kitap gayet akıcı olmaya başladı benim için. Ayrıca olayların ilginç bir hal almaya başlaması ve önce düğümlenen, soru işareti oluşturan şeylerin çözülmeye ve aydınlanmaya başlamasıyla okuru kitaba, hikayeye, karakterlere iyice bağladı bence yazar ilk kitabın ikinci yarısında. İlk kitabını geçen sene bu zamanlar, Almanya'dayken okumuştum ve kitaptaki atmosfer bu yüzden çok hoşuma gitmişti. Hatta kitabın son sayfalarını oradayken gidip zaman geçirmeyi çok sevdiğim şehir kütüphanesinde bitirmiştim.

Kitaba başladığımda hikayenin tanrısal bakış açısından yazılmış olması beni biraz tereddüte düşürdü. Bu türde okuduğum diğer kitaplar, Açlık Oyunları, Uyumsuz gibi seriler hep ana karakterin ağzından anlatıldığından ilahi bakış açısını yadırgıyorum çünkü bu şekilde yazmanın, anlatmanın daha zor olduğuna inanıyorum kendimce. Yazarı da tanımadığımdan bunu başarmış olduğu konusunda şüphelerim vardı.

Fakat söylemeliyim ki anlatımı çok çok iyiydi. Aynı şekilde yazılan Harry Potter kadar güzeldi hikayenin aktarılışı. O konuda benim gibi düşünüyorsanız korkunuz olmasın. 

Seri ile ilgili güzel olan bir diğer şey ise bence kurgusunun özgünlüğü. İyi-kötü kalıplarının sınırlarını kaldırıp görünenin aksine iyi ve kötüye farklı bir bakış açısı getiriyor bence yazar. Yarattığı dünya, bu dünyanın sakinleri yine kendine özgü ve hayranlık uyandırıcı. Hikaye devam ettikçe olayların yalnızca Karou'nun etrafında gelişmemesi, sadece onu merkeze almaması da bence çok yerindeydi. 
İlk kitaptan sonra yazar daha farklı karakterleri hikayeye dahil edip onların gözlerinden de hikayeyi bizlere aktarmaya devam ediyor. Can alıcı kısımlarda bakış açısının değişmesi kimi zaman beni meraktan çatlatsa da bu merakı ve ilgiyi canlı tutmak adına seçilmiş bir yöntemdi bence ki işe yaradı. 

Bu bağlamda, bu tür serilerde ana karakterler olan esas kız/oğlanın yanında farklı karakterlere odaklanılması ve onların karakter gelişimlerine de yer verilmesi çok hoşuma gidiyor. Öyle ki genelde ben serilerde merkez karakterlerdense derinine inilen yan karakterlerden birini çok seviyorum. 

Bu karakter Ölümcül Oyuncaklar'da benim için Simon'dı. Duman ve Kemiğin Kızı'nda ise en sevdiğim karakterler Liraz ve Ziri oldu. Sebeplerinden spoiler kısmında bahsedeceğim. 

Seriyle ilgili olumsuz nitelendirebileceğim pek bir şey yok. Olanlarsa detaya girdiği için burada bahsetmeme de gerek yok. Yalnızca son kitapta çeviri ile ilgili biraz sıkıntı olduğunu sezdim. Yanlış ya da hatalı olduğunu düşündüğüm yerler olmadı, bunun yerine düzeltme konusunu yayın evi biraz boşlamış gibi, son okumada gözden kaçan şeylermiş gibi geldi bana. Özne-yüklem uyumsuzlukları gibi çeviriden değil de düzeltmenin yetersizliğinden kaynaklı bir sorundu bence bu. Bunu ilk iki kitapta görmedim, yalnızca son kitap sanki biraz yayınlanmak için aceleye getirilmişti belki de. 

Bu yalnızca benim tahminim tabii ki.

Seri genel olarak konusu, karakteri ve hikayesinin aktarılışı açısından üst sıralarda yer alacak kaliteli bir seri bence. Bu türde kitap okuyanların mutlaka seveceğini düşünüyorum. Öyle güzel ki yazar üç kitap değil bu hikayeyle altı kitap bile yazabilecekken her şeyi tadında bırakıp harika bir şekilde sonlandırdı kitabı. Bu benim için çok büyük bir artı. Konuyu sündürüp birkaç kitap daha çıkarmak için, ticari kaygılarla hikayeyi uzatan yazarlardan hiç haz etmiyorum. 

Duman ve Kemiğin Kızı olması gerektiği gibi biten, hatta tadını damağınızda bırakan bir seri. Üç kitaplık, içinde hem aksiyon hem de romantizm barındıran büyülü bir hikaye. 

Muggle tavsiye ediyor!



Yazının bundan sonrası kitaplar hakkında detaylar içermektedir.

Serinin en sevdiğim kitabı ikinci kitaptı. İlk sayfadan son sayfaya kadar büyük bir merak ve hayret içinde okudum Kan ve Yıldız Işığı Günleri'ni. Ayrıca çok fazla beklemediğim şey oldu. Özellikle sonları muhteşemdi. Karou ve Akiva'nın ayrı olması ve ikisinin arasındakilerin nasıl düzeleceğini merak etmek okumayı daha keyifli hale getirdi benim için. Vıcık vıcık aşk yerine melodram okumayı daha çok sevdiğim için aşıkların ayrı kalması ve aralarındaki yanlış anlaşılmaların çözülmesini beklemek beni sıkmadı, aksine ikinci kitabın favorim olmasını sağladı. Ayrıca ikinci kitapta Ziri ile tanıştık, dediğim gibi kendisi en sevdiğim iki karakterden biri.



Üçüncü kitapta ise hoşuma gitmeyen çok şey vardı aslında. Sonu o kadar güzel olmasaydı çok taşlardım kitabı ama sonuyla gönlümde taht kurdu. 

Yine de birkaç şey söylemeden geçmek istemiyorum.

Öncelikle Jael'in kısımlarının daha aksiyonlu, daha kanlı ve daha ilginç olmasını bekliyordum ama dünyaya geldikten sonra yaptığı tek şey bir otel odasında beklemek oldu. Ayrıca Jael'in yakalanışı, Eretz'de pusuya düşürülmesi filan da çok basit geldi bana. Kitabın başından beri yapacaklarından korkulan, daha öncesinde de millete kan kusturan adam bu muydu dedirtti.

Bu açıdan biraz hayal kırıklığına uğradım. 

Kirin Mağaralarında geçen kısımlar en sevdiğim kısımlardı sanırım. Kimera ve melekler arasındaki gerilim, savaş planları, ittifak oluşturma çabaları filan derken kitabın ortaları su gibi aktı. Bir ara artık meraktan bölüm adlarını bile okumadan diğer bölüme geçtiğimi fark etmiştim. 

Eliza ve Razgut'un hikayesi bende tam oturmadı. Anlayamadım yani o 12 meleğin ve bağların olayını. O kısımları bir kez daha okumayı ya da yabancı forumlardan araştırma yapmayı düşünüyorum. 

Karou ve Akiva arasındaki romantizm nedense beni baydı bu kitapta. Özellikle sonlara doğru devamlı yalnız kalma çabaları filan sıktı beni. Bunun sebebi de büyük ihtimalle onları sollayan bir çiftin ortaya çıkmasıydı : Liraz ve Ziri. Akiva&Karou romantizmi okumak yerine bu son kitapta yeni filizlenen bu aşkı daha fazla okumak istemiştim. Hatta bittiğinde yeterince Liraz&Ziri aşkına boğulmadığım için yazara biraz sitem etmedim değil. Bu çifte doyamadım ve ikisi üzerine bir kitap yazsa hemen üstüne atlarım o derece seviyorum bu ikisini.

Üçüncü kitaptaki bu gelişme için bile seriyi okuduğuma memnunum. Benim için Akiva ve Karou'dan bile daha epik onların aşkı. İkisi de çok acı çekti, ikisi de evlerini kaybetmiş iki ruhtu ve yuvalarını birbirlerinde buldular. İkisi arasındaki o kısacık diyalogları okurken dahi içim eridi. Gerçekten muhteşemler ve bu seriyi güzel kılan şeylerden biri bu çiftti bence.

Mekanlar harikaydı. Yine ikinci kitabın geçtiği yer, Fas dünyada görmek istediğim yerler arasında. İkinci kitabı çok sevmemin nedenlerinden biri de bu olabilir. Meleklerin dünyaya geçtiği portalın Özbekistan'da olması filan çok hoş ayrıntılardı, klişeleri yıkmıştı bence. 

Stelyalılar hakkında daha çok şey öğrenmek, hikayelerinin detaylandırılmasını isterdim. Ama dediğim gibi seri tadında bitti ve bununla hayran bıraktı.

Şimdi gidip Liraz&Ziri fanfictionları aramaya koyulacağım, çünkü dediğim gibi DOYAMADIM.


*Görseller alıntıdır.

* Popsugar Reading Challenge 2018 : 2017'de Okumak İsteyip Okuyamadığın Bir Kitap 


Siz Duman ve Kemiğin Kızı serisini okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!