5 Nisan 2018 Perşembe

Aylık Rapor | Mart 2018



Mart çok hızlı geçti, ama yine de yorucu ve stresliydi!

Zaten ayın yarısı sınavlara hazırlanmak ve sınavlara girmekle geçti. Bu süre zarfında da hasta olmamla benim için çekilmez bir dönem oldu vize dönemi. Düzgünce dinlenemediğim için hastalığım çok uzun sürdü, normalde üç güne filan iyileşmem gerekirken bir hafta on gün hasta dolaştım etrafta. Bu durum doğal olarak okuma ve izleme aktivitemi de olumsuz yönde etkiledi. 

Yine de genel olarak mart ayı, güzellikleriyle hatırlayacağım bir ay oldu zira ne kadar yoğun ve yorucu geçse de iyi şeyler başıma geldi bu ay içerisinde.

Gelelim okuduklarım ve izlediklerime;


Okunanlar

Yukarıda sayıp döktüğüm nedenlerden dolayı bu ay yalnızca üç kitap okuyabildim, onlar da hep kısa kitaplardı. Hangi kitaba elim gittiyse hevessizlik peşimi bırakmadı. Önümüzdeki ay için arayı kapatmayı umuyorum.


- Babaya Mektup / Franz Kafka 5/5

Almanca Edebiyat Çevirisi dersimiz için birkaç sayfasını çevirmemiz gerekiyordu, bu vesileyle bir kez daha okumuş bulundum Babaya Mektup'u. Kafka'nın ne kadar derin, ne kadar ince ruhlu bir insan olduğunu bir kez gördüm, ona bir kez daha vuruldum.

- Ev Sahibesi / Dostoyevski 3/5

Bir yerde hikayenin gotik özellikler taşıdığını okumuştum ama kitaptan istediğimi alamadığımı düşünüyorum. 

- Vurun Kahpeye / Halide Edip Adıvar 5/5

Kitapla ilgili düşüncelerimi şu yazıdan öğrenebilirsiniz.



İzlenenler


- Psycho (1960) 4/5

Bates Motel'i izlemeye başlamadan öncülü olan uyarlamayı izlemek istedim. Filmden sonra diziye uçtum zaten, film de çok iyiydi.

- Bir Zamanlar Anadolu'da (2011) 5/5

Nuri Bilge Ceylan'dan izlediğim ilk filmdi. Nasıl bir şeyle karşılaşacağımı tahmin ediyordum az çok fakat bu kadar gerçekçi bir anlatım da beklemiyordum. Film fazlasıyla derindi, etkisinden hala çıkamadım. Çıkabilirsem hakkında bir yazı yazmayı düşünüyorum bloga, zira üzerine saatlerce konuşulabilir.

- Bates Motel (2013-17)  5/5

Bu ay çok film izleyemememin nedeni işte bu dizi. Gün içinde sonraki bölümünü merak ettiren, hep hakkında konuşturan, bitince boşluğa düşüren dizilerden biri Bates Motel. Kurgusu, karakterleri ve atmosferiyle beni kendisine aşık eden bir yapım oldu. Tavsiye ediyorum, mutlaka izleyin.

- Vurun Kahpeye (1964) 3/5

- Ayşecik Çıtı Pıtı Kız (1964) 3/5

- Fıstık Gibi Maşallah (1964) 3/5

- Şaka İle Karışık (1965) 5/5

- Serseri Aşık (1965) 3/5




Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!

29 Mart 2018 Perşembe

Vurun Kahpeye! / Halide Edip Adıvar #kom2018



Vurun Kahpeye

Halide Edip Adıvar

Yayım Yılı: 1926


Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!

Mart ayının ilk ve muhtemelen son kitap yorumuyla merhaba!

Vurun Kahpeye, aslında çok eskiden okumayı istediğim bir kitaptı fakat hiç sırası gelmedi. Halide Edip'ten bunun haricinde yalnızca bir kitap okumuştum: Sinekli Bakkal. O da tam iki yıl önceydi.

Sinekli Bakkal benim için kolay okunan bir kitap olmamıştı, bu yüzden Vurun Kahpeye'yi okurken sadeleştirilmiş basımını tercih ettim ve iyi ki de öyle yapmışım. Çünkü bu tür eserlerde estetik keyiften ziyade aradığım, dönemin zihniyetini, yaşayışını, atmosferini anlayabilmek. Bu açıdan Vurun Kahpeye benden tam puan alan bir eser oldu. 

Anne ve babasını kaybetmiş bir öğretmen olan Aliye, işgal altındaki Anadolu'ya gidip oradaki çocukları eğitmek ister. İşinin çok zor olduğunu daha ilk günden anlayacaktır. 

Tıpkı Yaban'da olduğu gibi bu romanda da işgal yıllarında Anadolu halkının işgalle ilgili düşünceleri, Kuvayi Milliye'ye yaklaşımı kitabın merkezinde işlenen konulardandı. Aynı zamanda insanların dini duygularını kullanıp dini kendi söylem ve eylemlerine alet eden insanları temsil eden karakterler de bulunmaktaydı.  Hatta hikayeyi şekillendiren bu insanlardı, bu insanların yaptıklarıydı. 

Kitabı sadeleştirilmiş okumam benim için çok iyi oldu; okuduğum basımın dili anlaşılır ve akıcıydı. Kitabı okurken duraksayıp kelimenin anlamını düşündüğüm, bir yerlerde aradığım olmadığı için oldukça kolay bir okuma oldu. 

Yine Yaban'da olduğu gibi dönemin insanlarının işgale karşı tepkisizliklerine, Kuvayi Milliye'ye karşı oluşlarına çok şaşırdım ve çok üzüldüm. Yapılan mücadele yalnızca dış güçlere karşı değilmiş bir kez daha anlamış oldum. Ben tarih okumayı çok seven bir insanım fakat tarih gerçekten de her zaman öyle ders kitaplarından öğrenilmiyor. Halkın bu türlü tutumunu ben hiçbir ders kitabında görmedim. Her zaman halkın da canıyla dişiyle Milli Mücadele'ye katıldığını sandım, öyle söylendi. Bunun böyle olmadığını neyse ki o dönemde yazılmış edebiyat eserlerinden anlamak mümkün. İyi ki tek dertleri sanat yapmak olmayan, toplumsal olay ve sorunları eserlerine ince ince işleyen, bir farkındalık, bir bilinç oluşturmaya çalışan, milletin sesi olmaya uğraşan yazarlarımız varmış. 

Bu kitapta işlenen sorun, anlatılan gerçek ise hala mevcudiyetini korumakta. Hala aramızda Fettah Efendi gibi insanlar var ne yazık ki. Küçücük çocukların evlendirilmesini mübah gören, sırf saçları açık diye kadınlara kötü yakıştırmalar yapan... Üzücü olansa bu insanlara inanan azımsanmayacak bir kitle olması. Bunların tıpkı romandaki Fettah Efendi ve etrafındakiler gibi düzen insanı olduklarını, kendi menfaatlerine çalıştıklarını, dini yalnız bu amaçlarına alet ettiklerini ve kim güçlüyse onun yanında olduklarını anlayamayan, göremeyen, görmek istemeyen insanlar var. İşte bu yüzden okurken, bunlar eskide kalmış şeyler gibi gelmedi ve neredeyse her söylem bana günümüzde yaşanmış bir olayı, söylenmiş bir ifadeyi hatırlattı. Arkamızda bırakmamız gereken, ilerlememize engel olan bu düşüncelerin hala canlı olması, hala takipçilerinin olması insanı gerçekten üzüyor.

Halide Edip, düşüncelerine katılmadığım bir insan olsa da bu idealleri kitaplarına yansıtmadığına çok memnun kaldım. Okuduğum her iki kitabında da oldukça önemli meselelere değinmiş ve hemfikir olduğum şeyleri savunmuştu. Bu açıdan Halide Edip okumaktan hoşlandığım bir edebiyatçı.

Vurun Kahpeye, hakikaten okunması, okutulması ve ders alınması  gereken bir klasik. 

Aramızdaki Fettah Efendilerin layığını bulması dileğiyle...




*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.














4 Mart 2018 Pazar

Muggle'dan Öneriler #3 | Çevirmene ihtiyacınız varsa...



Herkese merhaba!

Blogumu yakından takip edenler benim mütercim tercümanlık okuduğumu biliyordur. Bununla ilgili bir önerim var sizlere.

Beş arkadaş bir çeviri ekibi kurduk ve hem hızlı, hem kaliteli hem de en uygun fiyata çeviri hizmeti vermeye başladık. Şuradan hakkımızda bilgi alabilirsiniz.

Bizi sosyal medyadan da takip edebilir, blogumuzdan örnek çevirilerimize göz atabilirsiniz;

*instagram : dragomenschen

*blogger : DragoMenschen

* bionluk : dragomenschen


Bir de, bir muggledan diğerlerine naçizane bir rica : Bu postu G+'da paylaşıp daha çok insanın bizden haberdar olmasına katkıda bulunursanız çok mutlu olurum.

Şimdiden teşekkürler!

Not: Blogumuzda enfes bir Goethe çevirisi var, ilgilenenlere duyurulur. :') Şuraya tıklayıp okuyabilirsiniz >> Tanrı ve Tapınak Dansçısı

3 Mart 2018 Cumartesi

Aylık Rapor | Şubat 2018


Bu ay o kadar çok yağmur yağdı ki dönüp baktığımda hep kapkara bulutlar, kasvetli bir hava, ıslak yollar ve üşümüş bir ben geliyor gözümün önüne. 

Bununla birlikte ayın başında başlayan akademik dönemle hayatım yeniden bir düzene girdi ve bu açıdan gerçekten mutluyum. Aldığım derslerden gerçekten keyif alıyorum, çoğundan diyelim, bu da okulun stresi ve yorgunluğuna değiyor. Şu sıralar staj yeri bulma telaşı içindeyim ama o da tatlı bir telaş, içinde bolca heyecan ve heves de var çünkü.

Tüm bunların içinde bu ay çok güzel kitaplar okudum, güzel bir diziye başladım ve hiç seyretmediğim bir türü keşfedip bundan oldukça keyif aldığımı fark ettim. Kısacası şubat ayı benim için dolu dolu ve güzel geçti. Mart ayından ise beklentim daha büyük, en azından okuma ve bloga yorum girme açısından..



- Öncelikle bu yeni keşfimden kısaca bahsetmek istiyorum. Balkan müziklerine aşık olduğumu beni tanıyanlar çok iyi bilir. Amerikalı bu grubu tesadüfen buldum ve kendi besteleri olan parçalara hayran oldum. Yalnızca var olan şarkıları yorumlamıyorlar, yeni şeyler de üreterek Balkan müziğinin canlı kalmasına katkıda bulunuyorlar. Yukarıdaki parçayla aynı isimli albümlerine bir göz atabilirsiniz. -



Okunanlar

-Silmarillion / J.R.R Tolkien 5/5

Bu ay okuduğum en en en iyi kitaptı. Bu yılki enlerime gireceği de kesin. Yorumunu şuradan okuyabilirsiniz.

- Der Junge im gestreiften Pyjama / John Boyne 3/5

Hitlerjugend oluşumu ve birkaç tane daha - en azından benim radarıma takılan - tarihi gerçeklik göz ardı edilmiş. Bruno'nun hiçbir şeyden haberinin olmaması ve buna bağlı olarak düşündüğü şeylerin saflığı çok abartılı geldi bana. O dönemde yaşayan herkes, çocuk olsa da Hitler'den ve onun kim olduğundan haberdardı. Nasıl olmasın zaten? Hele hele babası Hitler'e yakın bir komutan olan Bruno'nun Führer kelimesini bile doğru telaffuz edememesi absürttü bence. Bu olumsuzluklara rağmen sonu tüylerimi ürpertti. Birkaç yerde durup holokostun ne kan donduran bir insanlık ayıbı olduğunu tekrar tekrar düşündüm. Ayrıca kitap okuduğum ilk Almanca roman olduğundan yeri benim için ayrı olacaktır her zaman.

- İnce Memed / Yaşar Kemal 5/5

Uzun süredir merak ettiğim, Türk Edebiyatı'nın en büyük klasiklerinden olan İnce Memed'i okumaya bu ay başladım. Şimdilik yalnızca ilk cildi okudum ama her ay bir tanesini okumayı çok istiyorum. Kitap hakkındaki yorumlarım için şu sayfayı ziyaret edebilirsiniz.

- Şeytan / Tolstoy 3/5

- Şahmerdan / Saik Faik Abasıyanık 4/5

- Kıyamet Sonrası / Susan Ee 4/5

- Doğu Avrupa'da Yolculuk / Gabriel Garcia Marquez 5/5


- Bu ay keşfettiğim bir başka sanatçı ise Brenna MacCrimmon. Kendisi aslında Kanadalı ve bir gün Balkan kültürüne, müziklerine ilgi duymaya başlıyor. Bu daha sonra bir hayranlığa dönüşüyor ve kendisi bu tutkusunu takip edip Balkanları dolaşıyor, İstanbul'da da bir dönem yaşıyor. Balkan türkülerini Türkçe seslendiriyor. Çok da güzel yapıyor bu işi. "Kulak Misafiri" albümünü bir dinlemenizi tavsiye ediyorum. -



İzlenenler

Filmler

- Hobbit / Beklenmedik Yolculuk (2012) 4/5

Yeniden izledim, Silmarillion okuduktan sonra üçlemeyi bir daha izlemiştim. Doyamadım Hobbit üçlemesini de izleyeyim dedim ama fark ettiğim bir şey var : Yüzüklerin Efendisi'ndeki doğallık ve samimiyet Hobbit filmlerinde yok sanki. Yine de keyifli izliyorum orası ayrı ama LOTR üçlemesiyle kıyaslamak bile istemiyorum.

- Bugün Aslında Dündü (1993) 5/5

- Ruhların Kaçışı (2001) 2/5

Çoğunun çok sevdiği bu anime, beklentilerimi karşılayamadı nedense. İzlerken çok sıkıldım.

- Good Time (2017) 3/5

- Şaban Oğlu Şaban 5/5

- Kibar Feyzo 5/5

- La Bayadere (1992-Paris) 4/5

Daha önce hiç bale izlememiştim ve bu sefer de çevirdiğim bir baladı anlamak adına izledim bu baleyi. Şaşırtıcı bir şekilde çok keyif aldım. Şaşırdım çünkü ben müzikalleri bile sevmeyen bir insanım. Fakat bir hikayenin klasik müzik ve dans eşliğinde anlatılması bana çok mucizevi geldi. Çok hoşuma gitti.

- The Vow 3/5

- 50 First Dates 3/5

Yeniden izledim, ilk izlediğimden daha az keyif aldım. Zorlama şakaları sinirlerimi bozdu hatta ama hikayesi hala güzel bence.


Diziler

- Nothing to Lose (2018) 2/5

Fazla bir şey söylemeye değmeyecek bir diziydi. Of, çok saçmaydı ve gereksiz uzatılmıştı. Oysa çok büyük beklentilerim de vardı ya, neyse. Bulaşmayın bence.

- Community | 12 Bölüm 5/5

Yorumu gelecek.


Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Benimle paylaşın!

28 Şubat 2018 Çarşamba

İşini İyi Yapmanın Laneti




Öyle bir meslek düşünün ki icra eden kişi işini iyi yaptığı ölçüde kayboluyor, görünmez oluyor. Bu özelliğinden dolayı çoğunlukla unutuluyor, hakkı teslim edilmiyor, yokmuş gibi davranılıyor.

Tahmin edebildiniz mi? Özellikle biz kitap kurtlarını da çok yakından ilgilendiren bir meslekten bahsediyorum : çevirmenlik.

Blogumu yakından takip edenler benim de bir çevimen adayı olduğumu biliyordur. Belki de bu konuda bu yüzden çok hassasım, bilemiyorum ama farkındalık oluşturmak adına ben de birkaç şey söyleyeyim, birkaç kişiye ulaşayım dedim.

Türkiye'de çok değer verilmeyen, dil bilen herkesin yapabileceğinin düşünüldüğü bir alan bizimki. Her meslekte olduğu gibi çeviri işinde de tabii ki belli kurallar, yöntemler ve en önemlisi de incelikler var. Teknolojinin ilerlemesi ve çeviri yapan cihazların geliştirilmesi birçok çevirmeni korkutuyor ve geleceğe yönelik endişelendiriyor. Meslek ölür mü diye kaygılandırıyor. 

Zaten değer verilmeyen bir meslek olan çevirmenlik, gelecekte yerini gerçekten de elektronik cihazlara mı bırakacak?

Bana sorarsanız, hayır bırakmayacak. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin bu aletler, mesleğin eğitimini almış yetkin bir çevirmenin yaptığı işe tercih edilmeyecek. Neden mi? Çünkü bizim işimiz dil ile ve dil, yaşayan bir şeydir, canlı bir varlıktır. Değişime diğer canlılar gibi açıktır ve onu aktaran kişi de bir canlı olmadığı sürece, ondaki değişim ve gelişime ilk elden tanık olmadığı sürece bu aktarımın çok da sağlıklı olduğundan bahsedilemez. 

Belki teknik çevirilerde - edebiyat dışı çevirilerde - bu konu farklı olabilir, içinde duygu, hissiyat olmayan metinleri bir makineye okutup bunu kelimesi kelimesine çevirtip cümle dizilimini erek dile uygun hale getirebilir ve görece yeterli bir çeviri metin elde edebilirsiniz ki bu da bence bugünün şartlarında pek mümkün değil. Makine çevirisini kontrol edip varsa yanlışlarını düzeltecek kişilere her zaman ihtiyaç var. Kısacası makineler hala, gözü kapalı güvenebileceğimiz çevirmenler değiller. 



Gelgelelim söz konusu edebiyat çevirisiyle, bir makine asla bir çevirmenın yerini alamaz. Altını çiziyorum, asla.

Böyle bir işlem yapabilen bir makine üretilirse gelecekte, o ancak bir yapay zeka olabilir. Ve yapay zeka denen olay gerçekleşirse de zaten çeviriden başka endişelenmemiz gereken daha büyük şeyler olacaktır muhtemelen. 

Tarihte en eski çeviriler kutsal metin çevirileridir ve bu metinler çevrilirken, çevrilen kutsal bir şey olduğundan, Tanrı'nın kelamı olduğundan çevirmenler çok da dokunmak istememişler metinlere. Kelimelerin anlamlarını olduğu gibi yazıp bırakmışlar, cümle dizilimine bile karışmamışlar. Anlama ve yorumlama işini tamamen çevirinin okuyucusuna bırakıp köşelerine çekilmişler. 

İşte, çevirmenin böylesine az müdahale ettiği bu tip - kelimesi kelimesine - çeviriler, çevirmeni olduğu gibi gördüğümüz, varlığını en çok hissettiğimiz çevirilerdir. Metinle aramızda duran bu aktarım öğesi öyle somut bir şekilde gözlerimizin önündedir ki onu yadsımamız imkansızdır. 

Kötü çevirileri hemen fark etmemizin nedeni de budur. Çevirmen kaynak metne çok az müdahale etmiştir, olanı olduğu gibi verip metnin anlamına, biçemine karışmamıştır. Kötü çevirmiştir, bu yüzden onu görürüz. Eserle aramızda duruşu bizi rahatsız eder, onun varlığı bizi eserin yazarına götüren yoldaki engebedir, taştır, yokuştur. Yazarla aramıza çekilen kara bir perdedir. 



"Çevirmenler ninjalara benzer. Onları fark ediyorsanız, işlerini iyi yapmıyorlar demektir."


Şöyle düşünün, örneğin Yüzyıllık Yalnızlık eserini çok ama çok beğendiniz. Öyle ki bu kitaptan sonra Marquez'in anlatımına aşık oldunuz ve bütün kitaplarını okumak istediniz. İşte, siz de bu duyguyu uyandıran unsur yüzde altmış yazarsa, yüzde kırk da çevirmendir. Çok beğendiğiniz bir eseri başkalarına anlatırken yazara övgüler yağdırırsınız fakat belki de çevirmenin adına dahi bakmamışsınızdır. Bu da çevirmenin kendisini söz konusu yazarda ne kadar iyi erittiğini, ne kadar o olabildiğini gösterir aslında.

Eğer çevirmen bir yazarın okuduğunuz ilk eserini kötü çevirmişse, o yazara karşı hisleriniz okuduğunuz çeviri esere göre şekillenecektir. Yazarın diğer kitaplarını okumak isteğiniz buna göre değişecektir. Kısacası bir çevirmen, çevirdiği eserin yazarının erek dilindeki temsilidir ve okuyucu da o çeviri ölçüsünde yazarın gerçek eserine yaklaşabilir, ya da uzaklaşabilir. 

Garip olan tam olarak bu mesele. Çevirmen, eseri iyi çevirdiği ölçüde kaybolur. Metne müdahalesi çoktur. Onda hem anlam hem de biçem kaygısı vardır ve aynı zamanda ana dilindeki söyleyişe de önem verir. Eserin çeviri kokmaması için iletiyi en doğal şekliyle ifade etmeye uğraşır.  Eseri ana dilinde okuyan okuyucuda yazarın bıraktığı hissin aynısını, erek kitleye vermeye çalışır. Onun derdi okurla yazar arasından çekilmek, onları baş başa bırakmaktır, hatta ve hatta "o yazar" olmaktır. Dolayısıyla onunki Suut Kemal'in de dediği gibi bir fedakarlık, bir feragat işidir.
"Sözcükler, dünyalar arasında seyahat eder; şoförlüğü ise çevirmen yapar."




Velhasıl, edebi çevirmenler böyle müstesna bir yere sahipken, çok ama çok beğendiğimiz kitapların yazarlarını bilirken, çevirmenlerinin adını neden bilmiyoruz? Hatta merak edip bir kez bile bakmıyoruz? Çevirinin güzelliğinden kitabı anlatırken neden bahsetmiyoruz?

Bunu kendimde de fark ettiğim için üzerine bir şeyler yazmak istedim. Arkadaşlarımla konuşurken, adını bildiğim belli başlı çevirmenleri, kötü çeviri yaptıkları için tanıdığımı fark ettim. Oysa en sevdiğim ve okurken büyük keyif aldığım dünya klasiği Jane Eyre'in çevirmeninin adını hatırlamıyordum. Bu beni hem çok şaşırttı hem de çok üzdü. Sonra da üzerine epey düşündürdü.

Okurken varlığını hissetmediğimiz, bize ana dilimizdeymiş gibi okuma keyfini tattıran çevirmenlerin haklarını vermek gerekiyor. En azından keyifle okuduğunuz bir kitabı arkadaşınıza anlatırken,  çevirisinin güzelliğinden de şöyle bir bahsediverin, blogunuzda yorumunu yazarken mümkünse çevirmenin adını bir kez zikredin. Ne de olsa size o kitabı keyifle okutan onun o görünmez, hayalet çevirmeni.


27 Şubat 2018 Salı

Mim : Sinema ve Ben

Öncelikle mim davetine yıllar sonra icabet ettiğim için özür diliyor ve beni davet edenlerin kusura bakmamalarını diliyorum. Dönem çok yoğun başladı, kitap yorumlarını bile sıkışık zamanlarda yazdım, lütfen mazur görün.

Beni mime davet eden, bu mimin de yaratıcısı olan Öneri Makinesine ve ayrıca Yılın Son Çiçeği'ne çok teşekkür ediyorum. 


1. Sinemada izlediğin ilk film.

Buna cevap vermek için epey düşündüm, ilk izlediğim film aklıma gelince de keşke düşünmeseydim dedim : Maskeli Beşler. Filmle ilgili pek bir şey hatırlamıyorum, o yaşta güldüm mü eğlendim mi onu da bilmiyorum ama aklımda kalan tek şey, Mehmet Ali Alabora'nın yakışıklılığı :D

2. Film en güzel ....de/da izlenir.

Evde izlenir. Sinemada izlerken filmleri istediğim tepkileri veremiyorum. Özellikle ağlarken ses çıkarmamak için kendimi çok sıkıyorum, doya doya ağlayamıyorum yani. Ya da gülerken kahkahamın yüksekliğini kontrol etmeye çalışmak beni yoruyor. Evde rahat rahat zırlayıp gönlümce kahkahalar atabiliyor, yeri geldiğinde ağıt yakıp gülerken evin içinde tepinebiliyorum. 

3. Film izlerken olmazsa olmazın var mı? Varsa neler?

Sesin yüksek olması. Yalnızca duyabileceğim kadar açık olduğunda mutlaka o sesi duyamamak için bir sebebim oluyor. Mesela kalp atışlarım. Ya da yutkunuşlar. Sesin bu düzeyden biraz daha yüksek olması gerek kısacası.

Bir de kışsa mutlaka bir battaniye, yazsa mutlaka soğuk bir bardak içecek.

a. Tek başına mı kalabalık mı?

Kalabalık. Anne ve babamla aynı tür filmlerden keyif aldığımız için hep birlikte izliyoruz. Hatta bazen film sonrası sohbetlerin filmden daha eğlenceli olduğu zamanlarda oluyor. Bazı filmlerde de filmi kimi yerlerde durdurup sahne kritiği de yapıyoruz. Toplu izlemek her zaman tercihimdir kısacası.

b. İki boyutlu mu üç boyutlu mu?

Gözlüklü biri olarak, iki boyutlu diyorum.

c. Mısır mı cips mi?

Daha az ses çıkarması açısından, patlamış mısırı tercih ederim.

d. Avm sineması mı sokak sineması mı?

Avm sineması. Nedenini bilmiyorum :D

e. Filmden önce filmin fragmanını izlemek mi yorumlarını okumak mı?

İkisi de değil. Filmleri adları dışında hiçbir şey bilmeden izlemeyi çok seviyorum. Fragmanı ya da konuyu okuyup eleştirilere göz atıp kendimi şartlandırmak istemiyorum. 



Mimi tanıdığım/tanımadığım herkes yaptığı için özellikle kimseyi mimleyemiyorum.

Yine de hala yapmamış olanlar varsa, buyursunlar :')

13 Şubat 2018 Salı

İnce Memed - 1.Cilt / Yaşar Kemal #kom2018


İnce Memed 1

Yaşar Kemal

Yayım Yılı : 1955


İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.


Herkese merhaba,

Hem Klasik Kitap Okuma Maratonum için hem de Şule ablanın başlattığı Seri Kitapları Seri Okuyoruz etkinliği için okumak istediğimi yazdığım İnce Memed serisine sonunda başladım. 

Yaşar Kemal okumaya daha geçen sene başladım ve iki kitabını okudum şimdiye dek; Ağrıdağı Efsanesi ve Yılanı Öldürseler. İkisi de oldukça beğendiğim kitaplar oldu ama bir türlü dört ciltlik İnce Memed serisine başlamaya cesaret edemiyordum.

Özellikle Şule ablanın güzel ve teşvik edici yorumlarıyla bu korkumu yıktım ve bu yıl mutlaka okuyacağım kitaplar listesine İnce Memed'i de ekledim. Aslında bu ay okumak hiç aklımda yoktu ama sonra dedim ki neden bekleyeyim?

Bu yüzden öncelikle Şule ablama çok teşekkür ediyorum, böyle güzel bir klasiği okumak için beni heveslendirdiği için.

İnce Memed, haksızlığa "yeter" diyen, zorbalığa baş kaldıran ve bir avuç insana dahi olsun adalet dağıtmaya gönül veren genç bir adamın hikayesi. 

Artık biliyoruz ki adalet her zaman yerini bulmuyor; kurallar ve yasalar yozlaştırılıyor, haklar sömürülüyor, toplum düzenini sağlamakla görevli insanlar güçlü kesimin elinde oyuncak oluyor. Böyle bir ortamda insan ya siniyor, ne olursa olsun kanun dışına çıkmıyor ve bu çarpık düzenin içinde başını eğip yaşamaya devam ediyor; ya da İnce Memed gibi dayanamayıp kendi adaletini kendi sağlamaya yemin veriyor. 

Kitabı okumadan önce sorsanız belki de eşkıyalığın teröristlikten farkı olmadığını söylerdim. Fakat İnce Memed'i okurken, ayrıca yaptığım araştırmalarla da birlikte, bu oluşumun daha derin bir arka planı olduğunu kavradım. 

Toprağın adaletsiz bir şekilde dağıtılması sonucunda oluşan ağalık ile toprağı olmayan insanlar bu ağalar tarafından köle gibi çalıştırılıp haklarından daha azıyla yetinmek zorunda bırakılmışlardır. Emek/gelir eşitsizliği insanları sınıflara ayırır ve zengin/fakir arasındaki fark büyür, yaşam koşullarının dengesizliği bu işçileri kendi haklarını aramaya iter.

Bu sistemin çarklarından çıkıp hak ettiğini talep eden, bunun için savaşmayı, öldürmeyi ve hatta ölmeyi göze alan insanlar ellerine silahları alıp dağa çıkar, eşkıya olurlar. Çünkü aradıkları adaleti başka türlü temin edemezler, yasalar onları desteklemeye yeterli gelmez. 


Konuşan insan öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü sonu felakettir.

İnce Memed de işte o baş kaldıranlardan biri. Roman onun henüz on bir yaşındayken, ağanın dayağından usanması ve köyden kaçmasıyla başlıyor. O yaşta beş köye ağalık eden Abdi ile boy ölçüşemiyor ve köye geri dönmek zorunda kalıyor. Fakat büyüyüp bir delikanlı olduğunda, ağanın yaptıkları İnce Memed'in onuruna dokunuyor ve artık daha fazla dayanamayıp yapacağını yapıyor, ağaya isyan edip dağa çıkıyor, silah kuşanıyor, eşkıya oluyor. 

Adil, merhametli ve cesur oluşuyla öne çıkıyor, dağlardaki zalim eşkıyalarla ters düşüyor. Adeta halkın savaşçısı oluyor.

Kitap beni akıcılığıyla çok şaşırttı. Ben ağdalı bir dil, uzun sıkıcı betimler, yoğun bir anlatım bekliyordum fakat İnce Memed yediden yetmişe herkesin kolaylıkla okuyabileceği, okuyucuyu hiç yormayan, fakat yine de anlatmak istediğini duygusal ve samimi bir şekilde aktarmayı başaran bir roman. 

Zaman zaman yer verilen, okuru bunaltmayan çevre betimlemelerini okurken aslında ne kadar doğadan izole yaşadığımı fark ettim. Yazarın gözümde canlandırdığı şeyler yabancı, fakat garip bir şekilde hasretini çektiğim şeylerdi. Daha doğrusu bunu, doğaya olan özlemimi, kitabı okurken fark ettim. 

Bir de karakter analizinin, ruh çözümlemelerinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. En azından İnce Memed karakterini, düşünce tarzını, maneviyatını detaylıca okumayı çok isterdim ama anlatım bu açıdan pek de derin değildi. Kendimi çok dışarıda hissettim yani okurken, bir gözlemci olmanın ötesine geçemedim ki istediğim Memed'in tüm duygu ve düşüncelerine sızmaktı. 

Olsun, yine de İnce Memed benden tam puan alan bir kitap oldu. Çok samimiydi, çok bizdendi. Okuduğum süre boyunca ki kitabı dört günde bitirdim, yanık bir türkü dinledim sanki. O kadar kendine bağladı, içine çekti, hüzünlendirdi, öfkelendirdi. Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu da düşündürdü ki... 

Diğer ciltleri okumak için sabırsızlanıyorum. 


*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.