Follow Us @soratemplates

20 Eylül 2021 Pazartesi

Ses ve Öfke / William Faulkner | Kitap Yorumu

09:45 4 Comments


Ses ve Öfke
Özgün Adı: The Sound and The Fury
Yazarı: William Faulkner
Çevirmeni: Rasih Güran
Yayım Yılı: 1929


"Savaş alanı insanların delilikleri ve umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir."


Uzun zamandır yazmıyordum, sonunda üzerine bir şeyler yazmak istediğim bir kitap okudum. Bu kitap hakkındaki düşüncelerimin blogumda olmasını istedim. O kitap William Faulkner'ın Ses ve Öfke isimli eseri.


Kitabı Karanlık Şato kitap kulübümüzün Eylül ayı kitabı olması sebebiyle okudum, okumama kulüp vesile oldu yani. Yoksa ben uzun bir süre daha Faulkner okumazdım sanırım, hiç aklımda yoktu. Ne yalan söyleyeyim, kitaplarını merak ettiğim bir yazar da değildi kendisi. Kulüp sayesinde yeni kalemlerle tanışmayı seviyorum, Faulkner da o kalemlerden biri oldu benim için. İyi ki listemize almışız.


Aslında kitabı okurken kitap hakkında ne düşündüğümü sorsanız az sonra söyleyeceklerimden çok farklı şeyler söylerdim. Hatta soranlara verdiğim cevaplar şu şekilde olmuştu:

"Yirminci sayfadan bildiriyorum, odaklanması benim için çok güç, anlatımdan kaynaklı dikkatim çabuk dağılıyor."


"Bakışlarım donuklaşıyor."


"Bir ara içten içe uyudum."


"Boşluk okuyor gibi hissediyorum."


"Kitap sanki zamanı yutuyor."


"En azından uykusuzluğuma iyi geldi."


Bu yüzeysel yorumlardan da anlaşılacağı üzere Ses ve Öfke okuduğum en zor kitaplardan biriydi, hatta zirvede bile olabilir. Bitirebildiğime bile çok şaşırıyorum fakat bundan daha çok şaşırdığım bir şey varsa o da kitabın son sayfasını okuduktan sonra düşüncelerim yüz seksen derece tersine dönmesi oldu. Bu gerçekten birdenbire oldu ama, beni çok bunalttığı ve okurken çok zorlandığım için bir an önce bitsin duygusuyla okuyordum (öyle sanıyordum), dolayısıyla son sayfayı bitirince rahatlayacağım ve oh be! diyeceğim diye hazırlıyordum kendimi. Oysa tam tersi oldu ve ben kitabı bitirince ağlamaya başladım. Farkında olmadan karakterlere çok bağlandığımı anladım, belki de sebebi onların kafasının içinde olmamdı. 


Belki de kitabı okurken hissettiğim o sıkıntı, ilerlemekte zorluk çekmem, bir şeyleri anlamlandırma konusunda sıkıntılar yaşamam gerçekten de karakterlerin kafasının içindekilerin böyle şeyler, böyle duygular, böyle düşünceler olmasıydı. Yani aslında tam da hissetmem gereken şeyleri hissettim ben okurken. Sonuçta bakışlarınızın donuklaşması da üzerinizde bırakılan bir etkinin sonucudur, değil mi?


İşin romantizmi bir yana, her ne kadar okurken çok zorlansam da kitap beni gerçekten etkiledi. Bunu da ancak kitabı bitirdiğimde anladım, benim için tuhaf bir okuma tecrübesi oldu.


"Babam bir insan kendi talihsizliklerinin toplamıdır derdi."


Kitabın kendisine değineyim biraz. Ses ve Öfke bilinçakışı tekniğinin en güzel örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Bu yazarın, karaktelerin düşüncelerini olduğu gibi aktardığı/aktarmaya çalıştığı bir yöntem. Ruh çözümlemesine benzetiyordum ben fakat okuyunca çok farklı olduğunu anladım. Bilinçakışında hiçbir çözümleme söz konusu değil çünkü. Karakterin kafasında ne varsa o.


Dört bölümden oluşan kitapta dört ayrı anlatıcı var: Benjy, Quentin, Jason ve Tanrısal bakışa sahip bir anlatıcı. Kitabın aşılması en zor bölümü olan birinci bölümü Benjy'nin bakış açısından anlatılıyor. Benjy'nin anlatımı "çok özel", çünkü kendisi de özel bir insan. Zihni farklı çalışıyor ve bu yüzden de anlatımı gerçekten çok sıra-dışı. Ne okuduğumu çözmem için bir otuz sayfa kadar ilerlemem gerekti. Kısaca açıklamam gerekirse; Benjy olanları anlatırken bir şey duyuyor, bir şey görüyor, bir şeyin kokusunu alıyor ve birden bulunduğu zaman ve mekandan kopup başka bir şey hatırlıyor, onu anlatmaya başlıyor. Okuyucu olarak ben de onun hatırasına sürükleniyorum, hatta adeta savruluyorum da denebilir. O kadar ani ve keskin bir geçiş ki bu allak bullak olmamak elde değil. Elbette bir süre sonra alışıyorsunuz, en azından ne olduğunu anlamış oluyorsunuz, "haa, şimdi başka bir şey hatırladı, onu anlatıyor," diyorsunuz ama anladığınız tek şey bu oluyor :)


"Caddy ağaçlar gibi kokuyordu."


İlk bölümden sonraki bölümler bir nebze daha anlaşılır ilerliyor fakat yine bilinç akışı yöntemi kullanıldığından anlatılanların başı-sonu yokmuş gibi geliyor okura. Ki aslında tek bir bölüm için değil kitabın geneli için bu yorumu yapabiliriz. İlk sayfadan son sayfaya düzlemsel bir anlatım söz konusu değil asla. Hiç bilmediğiniz bir zamana, hiç gitmediğiniz bir ülkeye, hiç tanımadığınız insanların arasına öylece bırakıldığınızı düşünün. Tamam, insanlar sizin dilinizde konuşuyor ama neler olduğunu size başından sonuna, neden-sonuç ilişkisiyle anlatan biri yok. Her şeyi siz, konuşmalardan ve tanık olduğunuz - tanık olabildiğiniz - olaylardan anlamak zorundasınız. Ses ve Öfke'yi okumak bende aynen bu hissi uyandırdı. O yabancılık hissini üstümden asla atamadım ama dediğim gibi bir taraftan da farkında olmadan karakterleri, yaşananları benimsemişim. 


Kısacası Faulkner size bir şey vermiyor, kesitler sunup sizin bunlardan bir şeyler anlamanızı istiyor; parçaları birleştirip anlamlı bir bütün çıkarmasını bekliyor okurdan. Bu da büyük bir çaba gerektiriyor ama önümüzde kopuk kesitler olduğu için odaklanmak da öyle kolay olmuyor. Çok çetrefilli bir kitap, Ses ve Öfke. İki yüz küsur sayfalık bir bilmece gibi adeta, bir bilinmezlik var. Polisiye-gizem romanlarındaki gibi bir bilinmezlik de değil bu, karakterler her şeyi biliyor çünkü, siz onları duyarak, izleyerek meseleyi anlamaya çalışıyorsunuz ama sır vermek istemiyor da gibiler. Bir de polisiye-gizem kurgularında olayı anlamaya çabalamanız da gerekmez aslında çünkü en sonunda nasılsa her şey çözüme, açıklığa kavuşacaktır. Ses ve Öfke'de ortaya çıkan, hele hele çözülen hiçbir şey yok. Kitaba bakınca hala koca bir yumak görüyorum, pes edip çözmeden elimden bıraktığım bir yumak gibi Ses ve Öfke. 


"Yağmur yağarsa ne yapacaksın?"

"Islanırım," dedi Frony. "Şimdiye kadar kim yağmuru durdurabilmiş ki?"


Kitabın çevirmeni Rasih Güran ilk sayfaya şu notu düşmüş: "Çeviride metnin orijinalindeki yazım özelliklerine sadık kalınmıştır."

Çevirmen farkında yani, kesin birileri çıkıp bu ne biçim çeviri der diye bu notu düşme gereği hissetmiş. Ve bu notu düşmesine rağmen yine de bu eleştiriyi almış, iyi mi!

Kitabın nasıl bir karakteri olduğundan bahsettim, durum böyleyken karakterinden dolayı okumakta zorlanan bazı okurlar bunu çeviriye mal etmişler. Bana sorarsanız sorun çeviride değil aslında, sorun gerçekten de düşünce yapısının farklılığında bu sefer. Karakterlerin kafasının içindeyiz demiştim ya, ee işte bu karakterler farklı bir dilde, farklı bir "kafa yapısıyla" düşünüyor ki bunu zaten olduğu çeviriye dökmek bence çok zor. Mükemmel çeviri anlayışınız her nasılsa, bu kitap o şekilde çevrilseydi yine Faulkner'ı yansıtmazdı ki (bence). Çevirmenin yazarın tarzını, uslübunu yansıtmak için elinden geleni yaptığını düşünüyorum ben. Kısacası kitabı anlamamamızın sebebi çevirmen ve çeviri değil, üzgünüm ama Faulkner'ın ta kendisi.


Bu arada kitabı okumak bu kadar zorken çevirmenin neler yaşadığını tahmin dahi edemiyorum. Büyük bir emek olduğu ise zaten ortada. 


Kitabın birkaç film uyarlaması da var sanırım, benim ilgimi yönetmenliğini James Franco'nun yaptığı, aynı zamanda Benjy karakterini de oynadığı film çekti. En kısa zamanda izlemek için can atıyorum.


Toparlamam gerekirse, kitabın sanatsal değerini sonuna kadar takdir edebiliyorum fakat ben okurken öyle aman aman bir tat almadım, dediğim gibi üzerimdeki tesiri kitabı bitirince ortaya çıktı. Okurken bu tarzın bana göre olmadığını düşündüm ki şimdi de aynı teknikle yazılmış bir kitabı önüme koysalar "Teşekkürler, almayayım," derim. Buna rağmen Ses ve Öfke'yi bir daha okumak istiyorum, hatta içimde ikinci okuyuşumda daha çok keyif alacağıma dair güçlü bir his var.


"...Babam saatler zamanı öldürürler demişti. Zaman demişti küçük çarkların tik taklarından oluşup kaldıkça ölmüş demektir; ancak saatler durursa zaman canlanır." 

Siz Ses ve Öfke'yi okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

6 Mayıs 2021 Perşembe

Aylık Rapor / Nisan 2021

15:18 2 Comments

 


Herkese merhaba! Ramazanın bitmesine az kalmış olsa da, hayırlı ramazanlar! Umarım herkesin ramazan ayı dilediği gibi, hayırlı bir şekilde geçmiştir. Allah nice güzel, sağlıklı, huzurlu ramazan ayları görmeyi nasip etsin...


Geçen seneden beri pandemi yüzünden her günümüz aynı geçiyor. En azından evden çıkmama konusunda duyarlı olanlarımız için bu böyledir eminim. Bu yüzden Ramazan'ın gelişi daha büyük bir heyecan yarattı bu iki yıl bende. Monotonlaşan hayatımda ihtiyacım olan değişikliği ramazan ayıyla yaşıyorum ya, işte bu da beni mutlu ediyor. Yine pandemi yüzünden ramazanı, bayramı da doyasıya yaşayamıyoruz gerçi. Olsun, buna da şükür diyorum - Allah sağlımızdan etmesin. 


Ramazanın hemen ilk günlerinde spor salonları kapandı, biliyorsunuz. Aslında doğru bir karar, hatta bu kadar süre açık kalmış olması bile yanlıştı belki de. Ben ve kardeşim büyük risk alıp gidiyorduk. Spora ara vermek zorunda kaldık bu sürede. Ben evde spor yapamıyorum, bu yüzden yeniden başladığımda hamlamış olacağım büyük ihtimalle. Verdiğim kiloları almış olmaktan da korkuyorum ama Allahtan en son kontrol ettiğimde bir değişiklik yoktu. Bakalım..


Nisan genel olarak spor yapamadığım, ondan uzak olunca da devamlı yeni tatlı tarifleri denediğim, nispeten istediğim kadar okuyabildiğim, çokça şey izlediğim bir ay oldu. Hemen ayrıntılara geçiyorum...





Ne Okudum?

*İki Kule / J.R.R. Tolkien

*Sapık / Robert Block

*Kum Adam / E.T.A. Hoffmann

*Küçük Ama Büyük Yalanlar / Liane Montgomery

*Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi


En sevdiğim elbette İki Kule. İkinci kez okuyor olsam da asla sıkılmadım, ilk seferkinden daha büyük bir keyifle okudum hatta. Böyle olacağını beklemediğim için de ilginç bir deneyim oldu benim için. Eminim bir sonraki okuyuşumda da çok seveceğim. Amak-ı Hayal beni ziyadesiyle şaşırtan bir eser oldu, bu kadar beğeneceğimi hiç tahmin etmiyordum, mükemmeldi. Felsefi alt yapısı olan hikayeler okumayı seviyorsanız, hele ki tasavvuf felsefesi (böyle mi deniyor emin değilim ama) seviyorsanız KESİNLİKLE OKUMALISINIZ.


Sapık, aynı isimli film ve Bates Motel isimli dizi uyarlamasını çok çok sevdiğim bir eser. Bu uyarlamaları bilmeden okusaydım, yani hikayeyi ilk kez okuyor olsaydım kesinlikle daha fazla keyif alırdım. Bu haliyle bile sıkmadı beni, akıcıydı da. Sadece şaşırtmadı doğal olarak. Fena değildi, diyebilirim.


Ayın en büyük hayal kırıklıkları: Kum Adam ve Küçük Ama Büyük Yalanlar. Kum Adam'dan etkilenmeyi bekliyordum fakat hem hikayenin anlatımını beğenmedim hem de hikaye yüzeysel kalmış gibi geldi bana. Küçük Ama Büyük Yalanlar'ın türü gizem/gerilim ama ne gizem var ne gerilim bana sorarsanız. Gizem yok çünkü bence her şey çok bariz, fazlasıyla tahmin edilebilir, gerilim yok çünkü... GERİLİM YOK. İkisini de bana sorana önermem. 


Ne İzledim?


*Ma (2019) : O kadar saçmaydı ki... Hani bazen arkadaşlar arasında sırf gülmek için saçmalarsınız ya... Filmde emeği geçen herkes bunu yapmış sanki... Vakit kaybı.

*Rabbit Proof Fence (2002): Müthiş bir filmdi, çok duygusaldı. Mutlaka izleyin.

*Ich Seh Ich Seh (2014): Rahatsız edici filmler hoşunuza gidiyorsa, izleyin.

*Nuh Tepesi (2019): Sonunun farklı olmasını isterdim ama genel olarak keyifle izledim. 

*What's Your Number (2011): Can sıkıntısından açıp öylesine bakmıştım bu filme, sonunu ya getirmedim ya da hatırlamıyorum. Klişelerle doluydu ama can sıkıntısında iyi gidiyor.

*The Psysician (2013): Oryantalist unsurlarla dolup taşan bir film, fazla katlanamadım, sonunu getiremedim. 

*Capernaum (2018): Bu ay izlediğim EN GÜZEL film. Ayrıca yorumlamak istedim ama etkisinden uzun süre çıkamadım, bir şeyler yazmaya çalışınca da hakkını verememek endişesiyle geri durdum. KESİNLİKLE İZLEYİN.


*The Big Bang Theory: Sekizinci sezonu izledim. Hala çok seviyorum.

*Shingeki no Kyojin: Şu sıralar herkes izliyor. Herkesin sonunda keşfetmiş olmasına seviniyorum tabii ama her yerde spoiler görmekten çok sıkıldım. Ben tüm dizileri sezonları tamamlanınca izliyorum malum. Bu durum hiç hoşuma gitmiyor. Neyse, canım Shingeki no Kyojin'e en baştan başladım. Neden mi? Neden olmasın :D

*Train (2020): Son yıllarda en sevdiğim tür olan polisiye/gizem/gerilim türünden izlemiyordum hiç neredeyse. Bu diziyle dönüş yapmış olduk ailece. Yorumunu şuradan okuyabilirsiniz.

*Times (2021): Train kadar beğenmesek de bunu da keyifle izledim. Aynı türde, aynı tat da (neredeyse). Yorumu gelecek.




Ne Yazdım?





*Dizi Önerisi : Train (2020)


Ne Dinledim?

Spor olmayınca haliyle sporda dinlediğim motive edici, hoplak, oynak şarkıları dinlemedim bu ay. Daha çok gerçekten hoşuma giden, ruhumu doyuran şeyler dinledim. Niye bilmiyorum, belki ramazan ruhundandır, Arapça/Farsça şarkılar dinlemek istedi hep canım. Bizim toprakların sanatı, edebiyatı olsun, müziği olsun, beni gerçekten mest ediyor. 

En çok Al bint el Shalabiya'nın yukarıda paylaştığım yorumunu ve bir de sözleri olmayan Beirut Oriental Ensemble'in enstrümental performansını dinledim. İkincisini dinlemenizi özellikle öneriyorum, çünkü müthiş, hatta bağımlı ediyor kendine. Sonra Rachid Taha'dan Ya Rayah şarkısını çok sık dinledim ve dinlerken yerimde duramadım çoğu zaman. Abdel Kader'i bunun arkasına dinlemesem olmazdı tabii :D Ben şarkının Türkçe uyarlamasını da çok seviyorum bu arada, hani Süheyl Behzat kardeşlerin söylediği. 



Anlıyor musun ne dediğini şarkıların derseniz, anlamıyorum ne yazık ki, Arapça bilmiyorum. Ama hissediyorum desem inanır mısınız? 

Idir'i bilir misiniz? Müthiş şarkıları var ama insan her zaman dinleyemiyor. Neden bilmiyorum bu şarkılar bana hayatın geçiciliğini, ölümün yakınlığını hatırlatıyor hep. Bu yüzden dinlemek için doğru zamanları bekliyorum. A Vava Inouva, Adrar Inu, Muqley dinledim en çok. Ama çok da değil, biraz dozunu kaçırınca depresyona sokar çünkü bunlar insanı.

Shirin'i dinledim, bu şarkıya eşlik edememek beni delirtiyor :D Çok güzel, dinlemelere doyamıyor insan. Bunun yanında Spotify'da Persian Essentials diye bir oynatma listesi var, bunu açıp rastgele şarkılar dinledim hep. Bu tarafların müziğini seviyorsanız bir bakın derim.


-Şu performansa bakıın!


Sırada Ne Var?

Bu ay okumak istediklerim arasında Lou Andreas Salome'den Ruth, meşhur klasikler Robinson Crusoe ve İki Şehrin Hikayesi var. Klasik maratonumu geriden takip ediyorum, yılın son aylarında yakalarım planımı diye düşünüyorum. Ruth'a çoktan başladım, anlatımı çok güzel, Ruth da ziyadesiyle ilginç bir karakter. Bakalım sonunda beğenecek miyim...

Bunlar dışında aslında Tolkien maratonuma devam edip Silmarillion okumam gerekiyor ama tezim için metin incelemesi yapmam lazım artık. Bunun için de bol bol Kant'ın eserlerinden okuyacağım. Bu ay sonu raporunda Kant'ın birden çok eserini görebiliriz. Silmarillion öbür aya sarkacak gibi duruyor.

Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Fleabag'e başladım. Ay boyunca onu izlerim, zaten bölümleri kısacık, iyi gidiyor. Big Bang'e devam. Bunun yanında yeni bir Kore dizisine de başladık, devam edecek miyiz belli değil, o yüzden adını zikretmiyorum. Kairos çok güzeldi, onun ardından boşluğa da düşebiliriz, belli olmaz. Shingeki no Kyojin'e de devam tabii. Haa bir de sahur dizimiz Yabancı Damat var :D Yabancı Damat'ı yayınlanırken izlemiştik zaten, ben küçüktüm tabii. Sonra iki-üç yıl önce bir daha izledik, yani sanıyorum bu üçüncü izleyişimiz ama hala gülüyoruz, keyifle izliyoruz. Erdal Özyağcılar, Sumru Yavrucuk... Mükemmeller, tek kelimeyle! Ramazan bitse de ona da devam ederiz herhalde.


Siz bu ay neler yaptınız?
Neler okuyup neler izlediniz?
Benimle paylaşın!

22 Nisan 2021 Perşembe

Dizi Önerisi: Train (2020)

07:43 6 Comments

Train
Özgün Adı트레인
Yayın Yılı: 2020
Tür: Polisiye/Gizem/Gerilim
Senarist: Park Ga-Yeon
Yönetmen: Ryu Seung-Jin


Uzun süreden sonra izlediğim çok güzel bir Kore dizisinin önerisini yapmaya geldim!


Çoktandır Kore dizisi izleyemiyordum, bir tanesini yavaş yavaş izliyordum ama çok uzun aralıklarla devam ediyorum ona. Familiar Wife isimli o dizi tür olarak fantastik/romantik diye geçebilir. O biraz yemeklerde izlenebilecek,  kafa dağıtmak için seyredilecek şirin, şeker bir dizi. Blogumu uzun süredir takip edenler bilecektir, biz ailecek polisiye/gizem/gerilim türündeki Kore dizilerini izlemeyi daha çok seviyoruz. Bir ara adeta maraton yaparcasına pek çoğunu hemencecik tüketmiştik. Sonra neden bilmiyorum ama izlemeyi bıraktık ve geçen gün bu türü çok özlediğimizi fark ettik. Yorumlarına filan hiç bakmadan yalnızca kısaca konusunu okuyarak başladık Train'i izlemeye. 


Dizilerde beni birinci bölümler çok zorlar. Eğer ilk bölümün ilk dakikalarından merak uyandıracak olayları veren dizilerden değilse izlediğim, ilk bölümü aşmak benim için çok zor oluyor. Bu yüzden devam etmediğim bir sürü dizi, özellikle bir sürü anime var. Neyse, Train için de aynı şeyden korkuyordum. Hem güncel dizilere hakim değilim, hem de uzun  süredir bu türde dizi  izlemediğim için önce adapte olamayacağımdan endişe ediyordum. Ne var ki dizi daha ilk dakikalardan bu endieşemi yok etti. Birden kendimizi ikinci bölüme geçerken bulduk, sonra üçüncüye, dördüncüye... Yani bölümler nasıl geçti, olaylar nasıl bu kadar akıcı, heyecanlı ve merak uyandırıcı şekilde gelişti hiç anlayamadık. Hani tatil zamanı olsa, babam işe gitmek zorunda olmasa filan, bir oturuşta izlenip bitirilebilecek bir dizi Train.




Tamam, kendimi tutuyorum, diziyi övmeye devam etmeden önce konusundan bahsedeyim: Han Seo Kyung on iki yıl önce babasını evlerinde katledilmiş halde bulur; Seo Do Won aynı akşam babasını bir vur-kaç olayında kaybeder. İkisinin hayatı bir şekilde kesişir ve Seo Kyung savcı olurken, Do Won da polis olur. Artık kullanılmayan Mugyeong tren istasyonunda bulunan cesetler ile on iki yıl önce o akşam yaşanan olaylar arasında bir bağlantı ortaya çıkar. Do Won ve Seo Kyung gerçeği ortaya çıkarmak için bu bağlantıyı takip edip olayı soruşturmaya başlarlar. 


Konunun özeti bu şekilde. Önemli bir noktayı da atlamak istemiyorum, spoiler sayılmıyor çünkü benim okuduğum konuda bu bilgi de ver alıyordu zaten. Bu bahsedilen Mugyeong istasyonuna saat 21.35'te bir tren geliyor ve cesetlerin o trenden atıldığı öğreniliyor. Hiç geçmeden fark edilen bir başka şey de bu trenin paralel evrenler arasında bir geçit olması. Dizinin en can alıcı noktası da bu zaten. Karakterlerimizin başka bir gerçeklikte davayı çözmeye çalışması, diziyi normal-sıradan bir polisiyeden ayıran en önemli unsur olarak karşımıza çıkıyor. 


Diziyle ilgili en çok sevdiğim şey gereksiz, konuyla doğrudan alakası olmayan sahnelerin neredeyse hiç olmamasıydı. Olsa bu durum diziyi olumsuz etkiler miydi bilmiyorum gerçi, belki hızlıca gelişen olaylar arasında bir nefes almamızı, kafamızı toparlamamızı sağlardı bu sahneler ama eksiklikleri de bence olumusuz bir etki yaratmadı. Aynı  durumdan kaynaklı, yani bu şekilde "filler" dediğimiz, yalnızca süreyi doldurmak için çekilen sahnelerin olmaması dolayısıyla, dizi bence bir miktar dikkat gerektiriyor. Hep önemli bir şeyler oluyor ve arada "izlemesem de olur" denilen sahneler olmadığı için bu önemli şeyleri dikkatle takip etmek önem arz ediyor. Bununla ilgili bir de dizide sık sık geriye dönüş, "flasback" dediğimiz tekniğin de az yer aldığını söylemem gerek. Ben kore dizilerinin genelinde bu tekniğin abartıldığını düşünüyorum, yani çok fazla hatırlatma yapılıyor ve bu bir noktadan sonra sıkıcı hale gelmeye başlıyor. Train'de bu flashback sahneleri gerçekten yeri ve zamanında, yalnızca gerektiğinde verildi. Birkaç yerde eksikliğini hissettiğim bile oldu ama bu durumun seyircinin hafızasını zorlamasını, hatta belki de muhakeme ve analiz etme yeteneğini kullanmasını sağladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu kasten mi bu şekilde yapıldı bilmiyorum ama kendi deneyimimden yaptığım çıkarım kesinlikle budur.




İzlediğim aynı türdeki birkaç dizide sevmediğim bir özelliği, Train'de görmemek de beni mutlu etti. Bu dizilerde katilin kim olduğu ile ilgili ipucu vermenin, bazı karakterleri yakın çekimle şüphe altına almak olduğu zannediliyordu. Karakterleri hedef göstermek için arkadan çalan gizem/gerilim müzikleri, farklı yorumlanabilecek, ucu açık replikler, şüphe uyandırıcı bakışmalar vs. Bunların hiçbiri Train'de yok, ki bence olmaması gerekir. Bu yöntemlerin seyirciyi kandırmak, tabirimi mazur görün, aptal yerine koymak olduğunu düşünüyorum. Train zaten olay örgüsü sebebiyle böyle ucuz numaralara gerek duymuyor. Aynı zamanda, bilim-kurgusal bir öğe olan evrenler arası geçişi de çok abartmadığını da söylemek istiyorum. Bu gerçek-üstü olay kurgunun kendi mantığı ve kuralları içinde tutarlı ve olabildiğince "gerçekçi" bir şekilde kullanılmıştı bence. İşin cılkını çıkarmamışlar yani, bunun için de dizinin senarist ve yönetmenini tebrik ediyorum. 



Dizi son bölümüne dek merakı canlı tutmayı başardı, gerçekten hayretle izledim başından sonuna kadar. Her bölüm insanı merakta bırakan bir şeyler oluyordu, sizi sonraki bölümü izlemeye itecek yeni bir gelişme, yeni bir gizem ortaya çıkıyordu. Bu arada dizideki gizem mantığı, her şey birbirine girip içinden çıkılmaz bir düğüm haline gelmesi şeklinde işlemiyor. Yani, hani bazı dizi/filmlerde deriz ya, "o kadar dağıttı, o kadar karmaşık hale getirdi ki şimdi nasıl çözecek, nasıl bağlayacak tüm bu olayları?", Train'de bu durum farklı. Ben o şekilde işlenen gizemleri de seviyorum ama neyse. Train'in merkezinde elbette bir "ana bilinmez" var ve karakterler hep onu "bilmek", yani gerçeği ortaya çıkarmak için hareket ediyorlar. Ne var ki onları bu bilinmeze götüren ufak "gizemcikler" var önce çözmeleri gereken. Elbette çözüme ulaşan bu kısa süreli gizemler karakterleri esas gizeme bir adım daha yaklaştırıyor; fakat bir yandan da yeni sorular ortaya çıkarıyor.  Yukarıda bahsettiğim gibi, hafızasını zorlamasını, akıl yürütmesini istediğiniz seyirciye işte bu şekilde "bir şey vermiş" oluyorsunuz. Bu da sizi tereddütsüz bir şekilde "sonraki bölüm" butonuna götürüyor işte.


Dizi on iki bölüm sürüyor. Aslında konuyu uzatma, olayı sündürme malzemesi çokça vardı, yani rahat on altı bölüme yayılabilirdi hikaye ama bunu tercih etmemişler, bence iyi de yapmışlar. Tadında, daha da önemlisi yerinde, gerektiği gibi bitti dizi. Sonu daha farklı olabilirdi, ben daha farklı olmasını isterdim. Aklımda daha etkileyici bir son da var hatta ama dizinin sonu berbat değil, yanlış anlamayın. Birden farklı şekilde bitebilirdi hikaye ve senarist bu şekilde olmasını istemiş; mantıksız değil, ucu birazcık açık ama havada kalır gibi değil. Bence izlediğim en güzel bitiriş şekillerinden biriydi. İzleyenlerden benim hayal ettiğim sonu merak edenler olursa, yorumlarda buluşalım :)


Sözün özü, akıcı, sürükleyici, sizi yerinizden kaldırmadan kendini izletecek, kararında duygusallık içeren ama çoğunlukla heyecanlandırıp meraklandıran bir dizi izlemek istiyorsanız, Train tam size göre!



7 Nisan 2021 Çarşamba

Ne Var Ne Yok / Nisan 2021 | hiçbir şey ve diğer her şey

14:29 4 Comments

Başlığı taa kasım ayında atmışım, o zaman anlatmak istiyormuşum aslında ne var ne yok. Kısmet şimdiyeymiş. Çok uzak kaldım blogumdan, çok özledim yazmayı, takip ettiğim blogları okumayı. İlk defa bu kadar uzun süre blogumla ilgilenemedim. Arada yoğunluk yüzünden fırsat bulamadığım oluyordu yazmaya ama en azından aylık raporlarımı aksatmadan yazıyor, yayınlıyordum. Raporlarımın biriktiğini bile yeni yeni fark ediyorum. Son üç raporum şimdiye dek yazdığım, yayınladığım en mutsuz raporlar, belki fark ediliyorlardır.


Çünkü mutsuzdum. 2020'nin son ayı ve 2021'in ilk ayı benim için çok mutsuz geçti. Bu iki ayı manevi bir sıkıntıyla geçirdim ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir depresyonla boğuştum. Her şey bitiyor ama neyse ki. Bu da geçti ve sonunda kendimi daha iyi, daha mutlu hissettiğim günler geri döndü. Allaha bin şükür olsun.


Bu sırada, en azından instagramdan paylaşım yapmaya devam etmeye çalıştım. Hiç değilse sosyal medyanın kafa dağıtmak gibi olumlu bir yanı var. Okuduklarımı, izlediklerimi orada biriktirdim biraz, okuma meydan okumalarına katılmaya çalıştım. Çok tuhaf, çünkü bu bahsettiğim depresyon beni bir "reading slump"a sokmadı. Hala az okuduğum bir gerçek fakat hiç kitap okumadığım zamanlar yaşamadım, yaşamıyorum henüz. Bu iyi bir haber tabii.


Kötü geçen bu iki ayda hiçbir şey yapamadım. Gerçekten yataktan çıkamıyordum, uyanmak dahi istemediğim günler oluyordu (Allah kimsenin başına böyle bir depresyon hali vermesin, gerçekten çok ama çok yıpratıcı bir süreç bu). Bu dönemde yapmakta olduğum çeviriye ve tez çalışmama ara vermek zorunda kaldım. 


Şubat ayında her şey düzelmeye başladı, çevirime geri döndüm yavaştan, tez çalışmama da kaldığım yerden devam etmeye başladım. Bu sırada ikinci çevirim basıldı: Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat / Stefan Zweig / Kızıl Panda Yayınları. Yine şubat başında kardeşimin ısrarlarına dayanamadım ve onunla ben de spora başladım, bir spor salonuna üye olduk. Bunun hayatımda bu kadar büyük bir değişikliğe sebep olacağını bilseydim spora çok önceden başlardım. 


Ne değişti hayatında yahu? diye soracak olursanız... İlk olarak o kasvet dolu iki aydan sonra bir amaç edinmiş oldum. Hayatım bir düzene girdi yeniden, günlerim boşa geçiyor gibi gelmemeye başladı. Ciddi bir kilo kaybı yaşamıyor olsam da hareketlerimin hafiflediğini hissediyorum, bu belki fiziksel değil ama psikolojik bir etkidir, bilmiyorum ama hissettiğim bu. Sporla birlikte çalışmalarımdan daha çok verim aldığımı fark ettim. Özellikle spordan sonra yaptığım çeviriden, tez çalışmasından daha çok keyif alıyorum, nedense. Kısacası yaşadığım depresyonu atlatmamda sporun çok büyük yardımı oldu bana. Hala devam ediyorum, kilo kaybı konusunda da küçük ama sevindirici sonuçlar almaya başladım. 


Yaptığım çeviri yine Nietzsche'den. Bu sefer onun "Jenseits von gut und böse" yani Türkçe adıyla "İyinin ve Kötünün Ötesinde" eserini çeviriyorum. Tez çalışmamda felsefe alanında çeviri yapan çevirmenler, onların çevirileri ile ilgili denebilir, bu yüzden bu sıralar felsefeyle epey içli-dışlı oldum. Şikayetçi değilim. 


Depresyondan kurtulup yeniden yaşamayı sever hale gelince Tolkien maratonuma devam ettim, şubatın sonuna doğru Yüzüklerin Efendisi'ne başladım. Şu an İki Kule'nin ikinci yarısındayım. Çok güzel gidiyor. Eminim bu son okuyuşum olmayacak, elbette ölmez de sağ kalırsam bir beş yıl sonra filan yeniden elime alırım ben bu eseri. İkinci okuyuşumda daha çok seveceğimi tahmin etmemiştim, ne yalan söyleyeyim. 


Son havadisimi de verip kaçıyorum. Mart sonunda arkadaşlarımla birlikte bir oluşum başlattık, henüz şirketleşmedik ama amacımız bu yönde. Akel Dil Hizmetleri adı altında dört arkadaş toplandık. Hizmetlerimiz çeviri, yerelleştirme, yabancılar için Türkçe dersleri, içerik üretme ve düzelti/yayına hazırlama gibi hizmetleri içeriyor. Hayallerimiz büyük, neden olmasın diyoruz. akellanguage hesabını takip edip bize destek olabilirsiniz.


Muggledan haberler şimdilik bu kadar. Birkaç yazıyla blogumla hasret gidermek istiyorum. En azından aylık raporlarımı eski neşe ve hevesle yazmak istiyorum. 


Bende ne var ne yok öğrenmek için buraya kadar okuyan her kimsen, sana bir sürü teşekkürler! Umarım hayatında her şey yolundadır ve yolunda olmaya devam eder. Sağlıcakla kal!

Aylık Rapor | Mart 2021

13:42 0 Comments

 Ne Okudum?

*Korku Ağı / Stephen King

*Sırılsıklam Aşk / Jessica Park

*Gölge ve Kemil / Leigh Bardugo

*Yüzük Kardeşliği / J.R.R. Tolkien 


Ne İzledim?

*Elly

*Yorkshire Canavarı (Belgesel)

*Suç Mahalli: Cecil Hotel (Belgesel)

*Night Stalker (Belgesel)

*Angus Thongs and Perfect Snogging

*Greta

*Yüzük Kardeşliği 

Aylık Rapor | Şubat 2021

13:36 1 Comments

Ne Okudum?

*Oblomov / Ivan Gonçarov

Obmomov, kitabı okumamış olanların dahi bir yerlerden duyduğu "oblomovluk" ile, yani doğuya, doğululara özgü bir tembellik, bir isteksizlik, bir hevessizlikle alakalı. Gonçarov, doğunun bu özelliğini Oblomov karakteri ile somutlaştırmış. Öyle ki karşımızda yaklaşık iki-yüz sayfa yataktan kalkmayan bir karakter var. Kitap boyunca Oblomov'un bu miskinliği etrafındaki insanları bırakın satırlardan taşıp okuru bile bunaltmaya yetiyor. Hayretle karışık bir bunalma oluyor bu, çünkü Oblomov'un tembelliğinin arkasında yaşadığı çocukluktan başka bir neden yok. Yetiştirilme tarzı elbette insanın yaşayış şeklini belirleyen en önemli unsurlardan biri; yine de ben bu "oblomovluğun" arkasında farklı birkaç motivasyon daha görmeyi, hissetmeyi istedim okurken. Oblomov okuduğum en akıcı Rus klasiklerinden biri, diyalog açısından zengin bir kitap, ayrıca çoğu da keyifle okunan sahneler. Yine de  dediği gibi daha kısa da olabilirmiş roman, anlatmak istediğini pekala birkaç yüz sayfa eksik hacimli bir kitapla da anlatabilirmiş. Biraz uzatılmış hissini ben de yaşadım kısacası. Her şeye rağmen Oblomov okuduğuma memnun olduğum bir kitap oldu, özellikle önsözü okuduktan sonra. Önsöz dediğine bakmayın, siz onu yine kitabı bitirdikten sonra okuyun. Önsöz gerçekten de kitapta anlatılanları daha anlamlı kılar nitelikte, karakterleri, hikayeyi kafanızda oturtmak için güzel bir bakış açısı sunuyor. İçimizdeki en küçük oblomovdan bile bir gün kurtulmak dileğiyle...


*Siyah Gözler / Cemil Süleyman

*Adolphe / Benjamin Constant


*İzlediklerimi not etmemişim şoktayım ama...

Tenet ve Malcolm&Marie'yi izlediğimi hatırlıyorum. İkisi de fena değildi.

Ajin ve Sex and the City'i bitirdim, bundan eminim. Sex and the City gerçekten çok sevdiğim diziler arasına girdi, çabucak tükettiğim için üzgünüm biraz. Geri dönüp yeniden ve yeniden izleyeceğime ise eminim.

Aylık Rapor | Ocak 2021

13:31 0 Comments

 Ne Okudum?

*At ve Çocuk / C.S. Lewis #narnia3

*Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum / Iaian Reid

*Kış Masalı / William Shakespeare

*Prens Caspian / C.S. Lewis #narnia4

*Ömer'in Çocukluğu / Muallim Naci

*Şafak Yıldızının Yolculuğu / C.S. Lewis #narnia5

*Buzullar Arasında Bir Kış / Jules Verne

*Dönüşüm / Franz Kafka

*Gümüş Sandalye / C.S. Lewis #narnia6

*Hobbit / J.R.R. Tolkien


Ne İzledim?

*The Interpreter

*Çifte Tehlike

*Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum

*Traffik

*Donma Noktası

*Ajin | 1. Sezon

*Saygı: Bir Ercüment Çözer Dizisi (2020)

*Yarım Kalan Aşklar (2020)

*Sex and the City | 3. Sezon (18 Bölüm)

3 Ocak 2021 Pazar

Aylık Rapor | Aralık 2020

02:55 8 Comments

 


Merhabalar!

Bu sefer yeni yıla girerken hepimizin dileği aşağı yukarı aynıydı sanıyorum: gelen yıl gideni aratmasın. Kutlamalarımız da gelen yıl için değil 2020'yi bir şekilde atlamış olduğumuz içindi aslında. Bu yıl umarım her şey yoluna girer, yeniden maskesiz bir şekilde rahat bir nefes alabiliriz. 

Aralık ayı nasıl geldi, nasıl geçti bitti anlamadım. Genel olarak zaman benim için çok hızlı geçiyor sanırım. Her rapora böyle başlar oldum çünkü. Hep aynı şeyleri yapında, günleri farklı anılarla doldurmayınca böyle oluyor sanırım. 

1 Aralık babamın, 1 Ocak da kız kardeşimin doğum günü (aslında 30 Aralık ama biz 1 Ocakta kutluyoruz), bu yüzden iki doğum günü arası hep hediye telaşıdır, kutlama hazırlığıdır öyle geçiyor. Belki de bu yüzden nasıl geçtiğini anlamıyorum. Nasıl geçtiğini anlamasam da bir şeyler yaptım elbette bu ay. 




Ne Okudum?

*Kızıl Harf - Damgalı Kadın / Nathaniel Hawthorne ⭐⭐⭐

*İnsanlar Maymun Muydu? / Hüseyin Rahmi Gürpınar ⭐⭐

*Büyücünün Yeğeni / C.S. Lewis #narnia1 ⭐⭐⭐⭐

*Aslan, Cadı ve Dolap / C.S. Lewis #narnia2 ⭐⭐⭐

*Tarihçi / Elizabeth Kostova ⭐⭐


Bu ay en keyif alarak okuduğum kitap Narnia serisinin birinci kitabı olan Büyücünün Yeğeni'ydi. Serinin devam kitabıyla biraz hayal kırıklığı oldu benim için, beklediğimi bulamadım ama elbette seriye devam edeceğim. İnsanlar Maymun Muydu ve Tarihçi de yine çok seveceğimi düşündüğüm ama okurken hayal kırıklığına uğradığım kitaplar oldular. Kızıl Harf de bana beklediğimi veremedi. Kısacası bu ay okuma açısından umutlarımın suya düştüğü bir ay oldu. Büyücünün Yeğeni dışında, okuduklarımdan istediğim kadar keyif alamadım. Önümüzdeki ay daha güzel kitaplar okurum inşallah diyor, bu defteri kapatıyorum :D


Ne İzledim?

*Prison Playbook ⭐⭐

*Doctor John ⭐⭐⭐⭐


Prison Playbook'u sonunda bitirdim, Allahım nihayet! Neredeyse üç ay sürdü diziyi bitirmem. Aslında üçüncü bölümde bırakacaktım izlemeyi ama izleyen birkaç arkadaşım mutlaka devam etmemi tavsiye ettiler. Genel anlamda sıkılarak izledim ve pek beğenmedim diziyi. Nedenlerinden ayrı bir yazıda bahsedeceğim. 

Daha sonra hemen, K-drama slump'a girmeyeyim diye (böyle bir tabir yoksa bile ben uydurmuş bulunuyorum) Doctor John'a başladım. Diziyi takip edip çok sevdiğim bir bookstagramda görüp listeme eklemiştim ama açıp izlemeye başlayana kadar izlemek gibi bir planım yoktu. Tamamen spontane verilmiş bir karardı yani. Pişman olmadım, çok sevdim, nasıl bitti anlamadım. Diziyle ilgili duygu ve düşüncelerimden ayrı bir yazıda bahsedeceğim. 


*The Princess Switch

*Knight Before Christmas

*Taşıyıcı Anne

*Sakın Dinleme

Bunlar izlemeye başlayıp ama sıkıldığım için bitiremediğim filmlerdi. İlk ikisinde Vanessa Hudgens oynuyor, kendisini High School Musical'dan çok severim aslında ama filmler çok saçmaydı, alınmaca yok :D İkisine de yarıya kadar katlanamadım, kapattım.

Taşıyıcı Anne aslında sıkıcı değildi, sadece tahmin edilebilir ilerlediği için merak duygusu yaratmıyordu, o yüzden bir noktada durdurdum, sonra filmi unuttum ve birkaç gün sonra izleme listemde kaldığını görünce hatırladım. Devam etmek için bir neden bulamadım, merak etmediğim için listemden çıkardım, işte bu kadar :D

Sakın Dinleme ise sıkıcıydı, gerçekten sıkıcı. Yarısına anca gelip kapattım. 



Ne Yazdım?







Ne Dinledim?

Öncelikle Doctor John'un dizi müziklerini çokça dinledim, gerçekten çok güzellerdi. İçlerinden en en en sevdiklerim ise Look At, Just Go, Pain or Death ve Star oldu. Bunları diziyi izlemediğim zaman dilimlerinde de dinlemekten çok keyif aldım, sevdiğim sahneler gözümde canlandı hep, canlanmaya da devam ediyor. Bazı sahnelerle özdeşleşen şarkıları çok seviyorum, dinlemesi başka bir güzel oluyor. 

Bu ay JANNABI isimli müzik grubunu keşfettim, tamamen tesadüfi bir şekilde ki nasıl olduğunu bile hatırlayamıyorum şu an. Müzikleri bana çok hitap ediyor, bu yüzden bu keşfimden inanılmaz mutluyum. Bu ay en çok dinlediğim şarkıları ise A thought on an autumn night ve for lovers who hesitate oldu. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bu şarkıları dinlerken çok güzel, samimi, sıcacık bir aşk hikayesi dinliyor gibi oluyorum. Güzel duygular uyandıran şarkıları var grubun. Önümüzdeki ay da çokça dinleyecek gibiyim.

Reply 1988 müziklerinden yakamı kurtaramadım hala, dizinin kendisinden de kurtaramadım zaten, hala açıp en sevdiğim bölümleri izliyorum. Dizi sayesinde tanıdığım Sanullim grubunu yine çok dinledim bu ay. Sanullim git gide en sevdiğim müzik grupları arasına girecek gibi, hatta girmiş bile olabilir. Bu ay Youth, Reminiscence ve The Meaning of You'nun yanında Likely Late Summer, Tea Cup ve Spread Silk on My Heart şarkılarını çokça dinledim. Özellikle sonuncusunu bana bizim Anadolu rock ezgilerini hatırlattığı için çok seviyorum. Hepsini büyük keyifle dinliyorum, bir kez daha iyi ki Reply 1988.

Ayın sonuna doğru Can Bonomo'nun yeni teklisi Yine Karşılaşırsak çıktı, ben de deli gibi dinlemeye başladım. Şarkı çok hoşuma gitti, doyamadım dinlemeye, hala da dinliyorum. 

Bir de Taylor Swift'in son albümünden (Evermore) willow'u epey dinledim. Albümü genel anlamda beğenmiştim zaten ama bu şarkı ilk dinlediğim zamanlarda çok ilgimi çekmemişti, beğenilere bile eklememişim. Sonra albümü karışık çalmada dinlerken denk geldim ve tekrar tekrar açmaya başladım. Şarkının farklı versiyonları var: lonely witch version, dancing witch version ve moonlit witch version. Ben hepsini çok sevdim :D Şarkıyı gerçekten takıntı haline getirdim, mütemadiyen dinliyorum, dinleyemiyorsam mırıldanıyorum, fırsat buldukça yüksek sesle söylüyorum. Çok sevdim, şaşırtıcı şekilde...


Harry'nin (Styles) Jingle Ball performansını da döndürüp döndürüp dinledim, zaten Fine Line'ı dinlemekten sıkılmadım bir türlü, sıkılır mıyım onu da bilmiyorum ya... Albüm gerçekten çok güzel, her raporda bahsediyorum zaten :D

Sırada Ne Var?

Gotik Edebiyat Kulübümüz Karanlık Şato'nun 2021 okumalarını aralık ayında belirledik. Bununla birlikte bir de yakın arkadaşımla kurduğumuz BTBS Kitap Kulübünün belli kitapları da var. Bir de benim Klasik Kitap Okuma Maratonum var, bu maratonda okuyacağım kitapları da bu sefer belirledim. Dolayısıyla bu yıl hep planlı okumalar yapacağım gibi görünüyor.

Karanlık Şato'nun ocak ayı okuması Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum. Sanırım film uyarlaması da var, filmi beğenenler çok. Bu yüzden kitaptan biraz beklentim var. Heyecanla okumayı bekliyorum.

BTBS Kitap Kulübümüzün ocak ayı kitabı Shakespeare'den Kış Masalı. Shakespeare okumayalı epey oldu. En son yaz aylarında filan Bir Yaz Gecesi Rüyasını yeniden okumuştum. Yeni bir Shakespeare okumak iyi gelecek. Bunun yanında kulübün bir de kış temalı bonus kitabı var: Jules Verne'den Buzullar Arasında Bir Kış. Bunu okumayı da dört gözle bekliyorum, Jules Verne pişman etmez diye düşünüyorum, bakalım...

Klasik okuma maratonum için iki kitabım belliydi zaten bu ay için: Dönüşüm ve Ömer'in Çocukluğu. Dönüşüm'ü yıllar önce okumuştum, kitabı kütüphaneden ödünç aldığım için kitaplığımda yoktu. Hem kitaplığıma eklemek hem de yeniden okumak istedim kitabı. Bakalım bu sefer ne anlayacağım kitaptan... 

Bir arkadaşımla da Narnia okuyoruz, seriye üçüncü kitap olan At ve Çocuk ile devam edeceğiz (bugün ayın üçü, kitaba başladık bile..). Bunun için bir planımız yok ama okuyabildiğimiz kadar okuyoruz, kim bilir belki seriyi bu ay bitiriveririz :D

Bir de son olarak, Tolkien Maratonu yapmayı planladım bu yıl için. Her aya kitaplığımda bulunan bir Tolkien kitabını yazdım, tam 12 ay boyunca her ay bir Tolkien kitabı okuyacağım gibi görünüyor, plana göre. Yani bir aksilik olmazsa. Ocakta Hobbit ile başlıyorum. En son 2012'de yani sekiz yıl önce okumuşum. O zaman da çok sevmiştim zaten, yeniden okuma zamanım gelmiş. 

Okuma planım böyle, umarım plana uygun gidebilirim.

Yeni bir kore dizisine başlamak istiyorum ama şu an gözleme aşamasındayım. Her an hiç aklımda olmayan bir diziye başlayabilirim :D Önerilerinizi de alırım tabii. Dün de bir animeye başladım, adı Ajin. İnanılmaz sardı dizi, normalde ben çok yavaş izleyen bir insanım ama bir anda altı bölüm izledim dün gece+bu sabah. Çizimleri kötü bence ama konusu çok ilginç, kurgusu sürükleyici. Bu ay onu izlerim, zaten iki sezon, anca biter gibi. 

Bu ay çoğunlukla film izlemek istiyorum aslında. Hiç film izleyemez oldum, film izlemeyi özledim. Çoktandır merak ettiğim filmleri izlemek istiyorum yavaş yavaş. 


Siz bu ay neler yaptınız?
Neler okuyup neler izlediniz? 
Ocak ayı planlarınız neler?
Benimle paylaşın!

29 Aralık 2020 Salı

2020 Raporu ve 2021 Hedefleri

23:53 7 Comments

 


Herkese merhabalar!


2020 aslında hepimizin asla unutmayacağı bir yıl oldu; çok şey oldu, bunların çoğu kötü şeyleri ve bu yüzden pek çoğumuza asla bitmeyecek gibi gelmiştir ama doğrusunu isterseniz bana çabuk geçmiş gibi geliyor. Aslında her gün aynı şeyleri yaptık, evlerimizden çıkmadık, gezmedik, dolaşmadık (en azından bilinçli olanlarımız). Yine de, her gün aynı günü yaşıyor gibi hissetsem de 2020 çabuk geçmiş gibi geliyor bana. Belki şimdi, bitiyor olduğu için böyle hissediyorum, bilemiyorum. 


2020 dünya genelinde kötü hatırlanacak bir yıl olsa da ben bu yıl kişisel anlamda da kötü şeyler yaşadım. Dayımı kaybettik, büyük bir deprem yaşadık... Bunlar etkisinden uzun süre çıkamadığım, beni manevi olarak yıpratan olaylardı. Yine de bir şekilde hayat devam ediyor.


Bu yıl başıma, başımıza gelen en güzel şey ise Nohut'tu. Mart ayında bir tavşan sahiplendik, bir Hollanda Lop tavşanı. Beni instagramdan takip edenler görmüştür mutlaka kendisini. Nohut evimizin neşesi oldu, kısa zamanda o kadar sevdik, o kadar alıştık ki ona... Gerçekten kendisi 2020'nin bize getirdiği en güzel şey...




Yani genel olarak benim de yılım aşağı yukarı herkesinki gibi geçti. Gündemimiz hep aynıydı zaten: evde kal, maskeni tak, sosyal mesafeni koru. Bu süreçte arkadaşlarımı çok özledim tabii. Zaten okul bittiğinden beri sık sık görüşemiyorduk, araya pandemi girince iyice hasret kaldık birbirimize. Neyse, sağlıklı olalım da gönlümüzce görüşüp sarılacağımız günler de gelir inşallah.

Çok uzattım, şimdi sizlerle 2020'nin okuma bilançosunu paylaşacağım. 

Bu yıl için kendime 50 kitaplık hedef koymuştum. Belki biliyorsunuzdur, her sene kendime bir önceki sene okuduğum kitap sayısı kadar hedef koyuyorum. 2016'dan sonra ne olduysa olmuş ve okuduğum kitağ sayısı her yıl biraz daha azalmıştı. En son geçen sene 50 kitap okumuş ve bu yılın hedefini de 50 kitap yapmıştım o yüzden. 

Bu sene ise bu hedefimi Eylül ayında, Yerdeniz'in ilk kitabı olan Yerdeniz Büyücüsü ile tamamlamıştım. O zamandan yıl sonuna kadar da yirmi yedi tane kitap okuyup bu seneki maratonumu 77 kitapla tamamlamış oldum. Bu sene doya doya okuyabildiğimi düşünüyorum aslında, o yüzden mutluyum. Hep okumak istediğim kitapların hepsini okuyabildiğimi söyleyemeyeceğim ama en azından güzel kitaplar okudum ve yeni yazarlar keşfettim!

Yılın Favorileri

1🌟- Sefiller * Victor Hugo

2- Black Skin White Masks * Frantz Fanon

3- Katip Bartleby * Herman Melville

4- Bağdat Yollarında * Güneli Gün

5- Haroun and the Sea of Stories * Salman Rushdie

6- Ruhlar Evi * Isabel Allende

7- Atuan Mezarları * Ursula K. Le Guin

8- Aşk-ı Memnu * Halit Ziya Uşaklıgil

9- Devrim Ayetleri * Eren Erdem

10- Labirentindeki General * Gabriel Garcia Marquez

11- Büyücünün Yeğeni * C.S. Lewis

12- Yeşilin Kızı Anne * L.M Montgomery


Yılın Hayal Kırıklıkları

1- Yürek Burgusu * Henry James

2- Yerdeniz Üçlemesi * Ursula K. Le Guin

3- Bülbülü Öldürmek / Harper Lee

4- Beyaz Kale / Orhan Pamuk

5- Son Ada / Zülfü Livaneli

6- Tarihçi / Elizabeth Kostova 

7- Hayaletgören / Schiller

8- Son Dilek / Andrzej Sapkowski

9- Kızıl Harf - Damgalı Kadın / Nathaniel Hawthorne

10- Aslan, Cadı ve Dolap / C.S. Lewis


Yılın Keşifleri

1- Salman Rushdie * Doğu Batı, Haroun and the Sea of Stories

2- Yukio Mishima * Dalgaların Sesi

3- Haruki Murakami * Tuhaf Kütüphane, Uyku, Karanlıktan Sonra

4- Isabelle Allende * Ruhlar Evi

5- Stanislaw Lem * Yenilmez


Bu yıl ilk kez okuduğum başka yazarlar da oldu ama bu listeye yalnızca benim için keşif niteliğinde olan, okumaya kesinlikle devam etmeyi düşündüğüm isimleri dahil ettim. 


2021 Okuma Hedeflerim


Öncelikle alışkanlığım olduğu üzere bu senenin hedefini 77 kitap olarak belirliyorum. Bir yandan tez bir yandan da çeviri beni biraz zorlayabilir kitap okuma konusunda ama geleneği bozmak istemiyorum. Olduğu yere kadar diyorum. 


Bu senenin klasik kitap hedeflerinden şu yazıda bahsetmiştim. Bunların dışında da hedeflerim var:


*Bir Tolkien maratonu yapmak (Her ay bir Tolkien kitabı okuyup elimdeki Orta Dünya kitaplarını bitirmek, okuduklarımı yeniden okumak)


*Bu sene keşfettiğim yazarlardan en az ikişer kitap daha okumak


*Marquez'in okumadığım kitaplarını okumak (Başkan Babamızın Sonbaharı, Bir Kaçışın Öyküsü, Anlatmak İçin Yaşamak)


*İhsan Oktay Anar'ın okumadığım kitaplarını okumak (Yedinci Gün, Galiz Kahraman)


*Daha çok kurgu dışı kitap okumak


*Daha çok yerli edebiyat okumak


*En az iki kitap serisi bitirmek (Bu sene Twilight dışında hiç seri okumadığımı fark ettim, oysa seri okumayı ne çok severdim.)



Sizin bu yıl okuduğunuz en güzel kitap hangisiydi?
Hayal kırıklıkları yaşadınız mı?
2021 için hedefleriniz, planlarınız var mı?
Benimle paylaşın!