14 Eylül 2018 Cuma

Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali #kom2018


Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali

Yayım Yılı: 1937


Bir kitap hakkında söyleyecek hiçbir şeyimin olmadığı iki durum vardır;

- ya kitap hakkında konuşmaya değmeyecek kadar kötü, basit ve önemsizdir benim için,

- ya da gerçekten harikadır; üzerine ne söylesem boştur, anlatılmaz yaşanır cinsten bir eserdir.

Tahmin edebileceğiniz gibi Kuyucaklı Yusuf benim için ikinci duruma muhteşem bir örnek. 

Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu.

Kitapla ilgili yapılan yorumlara şöyle bir baktığımda herkesin Kuyucaklı Yusuf'la Kürk Mantolu Madonna'yı kıyasladığını; bu kitabın Kürk Mantolu Madonna kadar iyi olmadığını söylediğini gördüm ve açıkçası çok şaşırdım. 

Kürk Mantolu Madonna ile ilgili düşüncelerimin özeti şu şekilde: Bu kitapla ilgili özel olan şey ne anlattığı değil; nasıl anlattığı. Kısacası benim Kürk Mantolu Madonna'yı sevmemin, keyifle okumamın sebebi dil ve anlatımı, yazarın kalemi, duygu-düşünce tahlilleriydi. Yoksa kitapta işlenen kurgunun çok özel bir yanı yoktu bana göre.

Kuyucaklı Yusuf'un ise hem kurgusu hem de edebi estetiği hitap ediyordu okuyucunun duygularına. 

Bir kere girişi bile, hikayenin başladığı nokta bile öylesine çarpıcı ki ilk bölümü okuduktan sonra olan şeyi, anlatılanları, tanık olduğum sahneyi, tanıştırıldığım karakteri sindirmek için okumaya ara vermek zorunda kaldım. Daha ilk sayfasında okuru böyle etkisi altına almak, birden içine çekiverip onu allak bullak etmek her romanın, her romancının başarabileceği bir şey değildir bence. 

Onunla tanıştırıldığımız ilk andan itibaren Yusuf'un kaderinin kara bir kalemle çizildiği belliydi sanki. 

Romanın başlarında onu, istemeden, farkında olmadan Uğultulu Tepeler'in Heathcliff'ine benzettim ama aslında karakter olarak birbirlerinden çok farklılar. Yusuf Heathcliff gibi hırçın değildi bir kere. Yetimliğin verdiği o ezilmişlik, bastırılmışlık onda hırçınlığa sebebiyet vermemişti. Aslında onun hali bana daha çok dokundu; sessizdi, hep içine attı, çok doldu ama taşamadı. 


Kitaptaki köy/kasaba havası çok hoşuma gitti. Hikayenin arka planın o zamanların taşra insanını da bir kez daha görmüş, devrin zihniyetine tanıklık etmiş olduk. Olayların geçtiği zaman, 1900'lerin başı. Bu atmosferde mevki sahibi insanların bulundukları konumu kendi manfaatlerine kullanmak gafletinde olduklarını görüyoruz: karşımıza olabilğince yozlaşmış bir yönetici tipi çıkıyor. Fakat ne yazık ki bu artık bizim de yadırgadığımız bir durum değil. 

Bunun yanı sıra devrin günlük yaşayışı da harika bir gözlemcilikle aktarılmış okuyucuya. Ramazan ayının, bayram günlerinin, çocukların oynadığı oyunların tasviri yapılmış ki o günler, o yıllar gözlerimizde canlanabilsin; hala hatırlayanlar duygulansın, o devirden çok sonra yaşamışlar kıskansın. 

Olayların arasına iliştirilen kurum/düzen eleştirileri de çok yerinde ve bana kalırsa evrenseldi, bugün de geçerli olan durumlardı. Yeri geldiğinde yapılan bu değerlendirmeler dünün ve bugünün zihniyetinde pek bir şey değişmediğini gözler önüne seriyordu. Yazarın değindikleri, kız yetiştirme, evlilik, okulda verilen eğitim, devlet dairelerinde yapıl(may)an işler gibi meselelerdi. Romanın satır aralarından çekip çıkarılacak bu fikirler hakkında uzun uzun konuşulabilir, farklı açılardan konulara yaklaşılabilir. 


Okurken kitaptan İnce Memed havası aldım ki zaten Yaşar Kemal de, Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf'u yazmasaydı, ben İnce Memed'i yazamazdım demiş. Gerçekten de Kuyucaklı Yusuf bir başkaldırı hikayesi, ama tamamlanamamış, devamı getirilememiş bir hikaye. Acımasızca hayatına son verilen Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf için tasarladığı devam hikayelerini yazamamış. Yaşar Kemal de adeta onun bıraktığı yerden kalemi devralmış ve İnce Memed gibi muhteşem bir direniş hikayesi yazmış. 

İnce Memed'e beni en çok etkileyen alıntılardan biri şuydu; "Konuşan insan öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü sonu felakettir."

Öyle yer etmişti ki zihnimde, Yusuf her sustuğunda kulaklarımda bu alıntı yankılandı zaten. Artık İnce Memed'in devam ciltlerini okurken de Kuyucaklı Yusuf gelecek aklıma ve onun hikayesinin devamını da okuyor gibi hissedeceğim belki.

Kitap hakkında sonradan yaptığım araştırmalarla Kuyucaklı Yusuf'un edebiyatımızda bir dönüm noktası da teşkil ettiğini, öncü bir eser olduğunu öğrendim. O zamana kadar yazılan neredeyse her eserin odak noktasında batılılaşma, aydın/halk arasındaki çatışma ele alınırken ilk kez Kuyucaklı Yusuf'ta bu durum değişmiştir artık. O yıllara kadar yazarlar mevcut düzeni, sistemin boşluklarını ve yanlışlarını eleştirmek yerine köylü halkın aydınlara ve batıya bakışını sorgulamışlardı (Yaban, Vurun Kahpeye gibi). Sabahattin Ali ise kitabının merkezine batılılaşma sorununu değil, bürokrasideki çarpıklıkları, toplumsal hayattaki güçlü/güçsüz dengesini ve adaletsizliği koymuştur. 

Bu bakımdan Kuyucaklı Yusuf, İnce Memed gibi sonradan yazılacak ve sistem eleştirisi getirecek romanlara öncü olmuştur. 


Okumayanlar için keyif kaçıracak ayrıntılar vermekten kaçındım. Kitapla ilgili sevdiğim tonla şey var fakat bunları biraz da kişisel olabilecekleri için yazıma eklemedim. Okumayanlar için umarım teşvik edici, heveslendirici bir yazı olmuştur. 

Uzun lafın kısası, okuduğum iki Sabahattin Ali eserinden favorim Kuyucaklı Yusuf oldu. Kürk Mantolu Madonna da harika bir eser - hakkında düşüncelerimi okumak için buraya tıklayabilirsiniz - fakat Kuyucaklı Yusuf bende daha derin bir tesir bıraktı.

Bir de okurken sık sık bunu dinledim, çok sevdiğim bir şarkıdır, buraya da bırakayım.



*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.




























9 Eylül 2018 Pazar

Mim: 2018 Dünya Kupası


Eslem bu harika mimi yarattığında ben staj yapıyordum ve bloga yazı yazacak vaktim hiç yoktu. Staj biteli de çok oldu ama mimi yazmak için doğru anı bekledim. Bugün pazar, dahası bayram, içim kıpır kıpır. Sonbahar da geldi, keyfime diyecek yok.

Mime daveti için Eslem'e bolca teşekkürler. Onun muhteşem görsellerle süslenmiş mim yazısını okumak için mutlaka tıklayın.

Bu arada, 9 Eylül İzmir'in ve Türk Milleti'nin düşman işgalinden kurtuluşu hepimize kutlu olsun! Başta ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk üzere, düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin ve Kurtuluş Savaşı'mızda canını vermiş tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. İyi ki vardınız, olmasaydınız olmazdık.



Kitapları gruplamak benim için çok zordu, o yüzden sırasına göre dörde ayırdım. 

A Grubu

*Semerkant / Amin Maalouf
*On Küçük Zenci / Agatha Christie
*Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

[ On Küçük Zenci zaten beklentilerimin altında kalan bir kitap olmuştu. O doğrudan elendi benim gözümde. Semerkant ve Kürk Mantolu Madonna arasında seçim yapmak oldukça zor; ikisi de harika kitaplar. Biraz düşündükten sonra içim acıyarak Kürk Mantolu Madonna diyorum. Raif benim ruh eşimdiü, onu seçmesem olmaz. ]


B Grubu

*Acımak / Reşat Nuri Güntekin
*Oyun / Ted Dekker
*Otomatik Portakal / Anthony Burgess

[ Oyun güzel bir gerilim/gizem kitabıydı ama diğerlerinin yanında sönük kalıyor. Acımak da Otomatik Portakal da kendi türlerinde harika kitaplar. Etkileyicilik konusunda ise Otomatik Portakal daha ağır basıyor. Kitapta daha önce okumadığınız bir konu işleniyor ve sizi çok farklı şeyler düşünmeye itiyor. O yüzden seçimim, Otomatik Portakal'dan yana. ]


C Grubu

*Vurun Kahpeye / Halide Edip Adıvar
*Silmarillion / J.R.R Tolkien
*Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde

[ Yine birbirinden harika üç kitap aynı yerde. Sanırım kendime boş yere işkence çektiriyorum. Gözüm kapalı bir kura çekiyorum ve kazanan: Silmarillion. ]


D Grubu

*Kitap Hırsızı / Markus Zusak
*Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood
*Başlat / Ernest Cline

[ Fazla düşünmeme gerek yok aslında: Damızlık Kızın Öyküsü. O kadar çarpıcı bir hikaye ki etkisinden uzun süre çıkamamıştım, hala düşününce tüylerim diken diken olur. ]


YARI FİNAL

Kürk Mantolu Madonna & Otomatik Portakal

*İlk sebep burada da geçerli; Raif benim ruh eşim. Kürk Mantolu Madonna.


Silmarillion & Damızlık Kızın Öyküsü

*Damızlık Kızın Öyküsü ne kadar etkileyici olsa da Silmarillion bendeki yeri çok başka. O yüzden Silmarillion diyorum.


FİNAL

Ben de Eslem'in yolundan gidip kriterlere göre değerlendireceğim kitapları.

*Kürk Mantolu Madonna
Konu: 3
Dil: 5
Karakterler: 4
Akıcılık: 5
Final: 3
20

*Silmarillion
Konu: 5
Dil: 5
Karakterler: 5
Akıcılık: 5
Final: 5
25

[ Kitaplardan biri realist, diğeri fantastik. İkisini aynı kategoride yarıştırmak belki de adil olmadı. Normalde ikisi de benim favorim. Gözlerim yaşlı. ]

Ve kazanan Silmarillon. 

Birinci olan bu harika kitap hakkında düşüncelerimi okumak istiyorsanız, buraya buyurun. 

Sağlıcakla kalın!






8 Eylül 2018 Cumartesi

Oyun / Ted Dekker | Kitap Yorumu


OYUN

Özgün Adı: Skin

Yazarı: Ted Dekker

Çeviren: Kerem Çorbacıoğlu

Yayım Yılı: 2006


Herkese merhaba!

Çok mutluyum çünkü son üç günde doya doya kitap okudum, tıpkı eski günlerdeki gibi. Bu yaz en çok ve en hızlı okuduğum dönem şu son günler olabilir. Sanırım sonbahar etkisini erkenden göstermeye başladı. Yeeeey!

Bu üç günde, Ted Dekker'ın Oyun isimli kitabını okudum. Cadılar'ı okuduktan sonra yine ne okusam boşluğuna düşmüştüm, aslında sırada Kuyucaklı Yusuf vardı. Ama niyeyse onu okumak için doğru an gibi gelmiyordu, hala başka kitaplarda gözüm vardı. Alt raflara koyduğum Oyun gözüme çarptı ve konusunu merak ettim. Önce arka kapağına baktım ama konusu yerine yorumlara yer verilmişti. Böyle olunca kendimi birden kitabı okuyor buldum, çoktan yirmi beş sayfa geçmişti hatta. 

Kitap beni içine o kadar çabuk ve kolay çekince okumaya devam ettim ben de doğal olarak. 

Kitabın konusundan çok çok kısaca şöyle bahsedeyim; yolları bir şekilde Summerville kasabasında kesişen bir grup insan bir takım olaylar sonucunda kendilerini bir seri katilin karşısında bulurlar. 

Kafanızda pek bir fikir oluşturamadım belki ama bu tür kitapların konusu sorulduğunda bana kal geliyor zaten. Sanki ne söylesem spoiler olacakmış gibi hissediyorum. O yüzden benden bu kadar :D

Kitabın sonlarına doğru kurguyla ilgili sevdiğim yönler bayağı ağır basıyordu; hatta olumsuz şeyleri hiç düşünmemiştim bile. Zaten bir kitapla ilgili olumsuz eleştirilerim genelde kitabı bitirdikten birkaç gün sonra gelişiyor. Onlara da değineceğim ama önce güzelliklerinden bahsedeyim şöyle bir.

Kitap gerilim/suç türünde olduğu için zaten ister istemez çok merak uyandırıcı. Nasıl okumaya başladığımı ve nasıl bitirdiğimi bilemedim, elimden bırakmak istemedim ve başka işlerle meşgulken bile bir an önce gidip devam etmek için sabırsızlandım. Bununla doğru orantılı olarak kitabın dili çok akıcıydı, gereksiz ayrıntılar, bilgiler ve tasvirlerle dolu değildi. Bu türden beklenildiği üzere sade, anlaşılır ve basit bir anlatımı vardı. Dilin estetiği değil olayların seyri önemliydi anlatımda. Malum, bu tür kitaplarda ön planda olan vakadır. Yazar da edebi kaygı gütmek yerine kurguyu mantıklı bir şekilde, boşluklar olmadan, tutarlılığı koruyarak şekillendirmeye  odaklanır. Bu yüzden Oyun'da da süslü cümleler veya göndermelere rastlamıyoruz, ama kitabın vaat ettiği şey zaten başka olduğundan bunu yadırgamıyoruz da.

Kitabı bu dil ve anlatımı sayesinde film izler gibi okudum. Bir de ben böyle küçük kasabalarda geçen kurgulara bayılıyorum; mesela Bates Motel, mesela Hemlock Grove, mesela Pretty Little Liars...

Kitapla ilgili güzel bir diğer şey ise sonlara kadar tahmin edilemezliğini korumasıydı. Merak devamlı canlıydı, kitap düğüm bölümünde karmakarışık bir hale geldi. Neler olacak, bir sonraki sayfada beni ne bekliyor hiç emin olamadım. Olayların iyice çıkmaza girdiği bu orta kısımda çokça hayrete düştüm. Tahmin yürütmemek can sıkıcıydı belki ama okumaya itiyor ve kitabı elinizden düşürtmüyordu bu durum. 

Fakat dediğim gibi, sonlara kadar... Bu noktada olumsuz düşüncelerim geliyor. 

Çözüm bölümünde, sondan biraz önce her şey açıklığa kavuşmaya başlamışken ilkin vay be dedim. Sonra karakterlerin akıbeti ne olacak merakıyla kitabın sonunu getirdim. Sondan beklentim, serim ve düğümün çok iyi kurgulanmış olmasından dolayı yüksekti. Beni dumura uğratacak bir son bekliyordum sanırım ama kitap beni tatmin edecek şekilde noktalanmadı. Bittikten sonra elim boş kalmış gibi hissettim. Beklediğim, hatta belki de ihtiyacım olan o vuruculuğu yakalayamamıştı.

Yakalamaya çalışmış yazar, bunu hissettim. O sonu yazarken eminim okuyucunun buna çok şaşıracağını, hatta saçını başını yolacağını filan düşünmüş olmalı ama bende ne yazık ki o etkiyi yaratmadı. 

Belki karakterlerle daha yakın olabilsek, o son üzerimizde daha büyük bir etki bırakabilirdi. Fakat roman boyunca ana karakterlerin hissiyatı ve arka planlarına çok yüzeysel değinilmişti. Bundan dolayı onlarla bir bağ kurmak benim için zor oldu, mesela kendimi herhangi bir karakterin yerine koyamadım. Yukarıda bahsettiğim gibi, kitabı film izliyor gibi okudum; bu, hoş vakit geçirmek açısından iyi bir şey olsa da, karakterlere yakınlaşamama açısından kötüydü.

Bu türün sıkı bir okuyucusu sayılmam; belki de türe ait her kitapta karakterlerin iç dünyası böyle üstünkörü anlatılıyor, bilemiyorum. Zaten kitap boyunca beni rahatsız da etmedi bu durum, kendimi daha çok aksiyon ve gerilime kaptırdığım için. Fakat o sonun kastedilen, niyetlenilen etkiyi yaratması için karakter-okuyucu bağının güçlü olması gerekirdi diye düşünüyorum.

Böylece tanıdığımız o karakterlerin bundan sonra ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini bilir, hamlelerini tahmin edebilirdik. Mevcut sona karşı onların tepkisini de daha iyi anlayabilirdik bence. Ama dediğim gibi, maalesef karakterleri yeterince tanımadık, içselleştiremedik. 

Son olarak basım ve çeviri konusuna değinmek istiyorum. 

1. Kapaktaki resim çok iyi; merak uyandırıcı, aynı zamanda ürkütücü. İnsanı okumaya heveslendiriyor.

2. Kitabın orijinal ismi "Skin", çevirmen Oyun olarak adlandırmayı uygun görmüş ama bence azıcık da olsa ipucu içeren bir isim olmuş bu. Okuduktan sonra anlasam da, olay örgüsü ilerledikçe kitabın isminden çıkarım yapıp doğru tahminler yürütmüştüm. 

3. Yazım yanlışları, imla hatalarıyla doluydu kitap. Çeviri tutarsızlıklarından kaynaklı hatalar da vardı...

4. ...zaten çeviri de berbattı.

Şimdi, eğer bir kitap sizin edebi keyfinize hitap etmeyi amaçlamıyorsa, yani bilgi verme amaçlı bir kitapsa bu, ben genelde çevirinin güzelliğine çok takılmam. Verilmek istenen mesajı, bilgiyi alabildiysem, anlayabildiysem yoluma devam ederim. Fakat türü ne olursa olsun elimizdeki bir edebiyat metni ve dolayısıyla içinde deyimler, mecazlar ve farklı anlamlara gelebilecek öbeksi eylemler var. 

Kitapta öyle cümleler vardı ki birkaç kez okusam bile anlayamadım. Kimi yerlerdeki çeviri hataları kitabı elimden bırakmak istemem neden olacak kadar barizdi. Hani bazen şey olur, dersin ki içinden, "Ya bu cümlede bir gariplik var ama ne?". Bu kitapta ise çeviri hatası sizde bir sezgi oluşturmuyor, direkt yüzünüze çarpıyordu. 

Belki de kendi alanım olduğu için ama çeviri kitapları istemeden daha bir eleştirel gözle okuyorum; hataları görmezden gelemiyorum ve keyfim kaçıyor. 

Mesela Oyun'u okurken içimden şey geçti: "Bu kitaba nasıl da dolu dolu bir çeviri eleştirisi yazılırdı ama be?" Cidden heveslendim, hatta notlar almak bile geçti aklımdan :D Bu dönem bir çeviri eleştirisi istenirse hocalar tarafından Oyun seçeneklerim arasında olacak kesinlikle :D

Öyle işte.

Tüm olumsuzluklarına rağmen beni reading slumptan çıkartmış gibi hissediyorum, sırf bu yüzden bile sevmediğim yönleri beni mutsuz etmeye yetmedi. Saydığım olumsuzlukları kafaya çok takan bir okur değilseniz siz bu kitaptan kesinlikle daha çok keyif alırsınız.

Sona gelene kadar, yol boyunca koruduğu gizem ve her bölümde yaşattığı gerilim için Oyun, okunmaya değer bir kitap. Okuduğuma pişman değilim ve gönül rahatlığıyla önerebilirim. 



Siz Oyun'u okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


1 Eylül 2018 Cumartesi

Ağustos 2018 | Aylık Rapor



Yaz ayları neden bu kadar çabuk geçiyor? Bunaltıcı sıcaklara rağmen ben günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Evet, kışı özledim ama bu kadar da hızlı geçmemeli tatil. Sizce de öyle değil mi ama?

Neyse, temmuz ne kadar yoğun geçtiyse ağustos da bir o kadar boş geçti. Boştum ama ne gönlümce kitap okuyabildim ne de film/dizi izleyebildim. Yaz rehaveti gerçekten çok kötü şey. Kısacası ağustos tatille ve tatil sonrası yorgunlukla geçti.

Ne garip, tatile dinlenmek için çıkıyoruz ama eve dönünce üzerimizde yine de tuhaf bir yorgunluk oluyor. Yeniden günlük hayata adapte olmak zor olabiliyor. Öyle işte, ağustos benim açımdan hiç ama hiç verimli geçmedi. 



Okunanlar

Tatilde kitap okuyamadım. Bayramda, çok çabalasam da kitap okuyamadım. Eve döndükten sonra kendimi okumak için çok zorladım ama olmadı. Bu ay üç kitap okumuşum. Biri zaten Temmuz'da başladığım bir kitaptı. Okuma hedefimin yedi kitap gerisindeyim. Bir an önce eski tempomu yakalamam gerekiyor yoksa yıllık hedefime ulaşamayacağım. Sorun hedefi yakalamak da değil aslında. Kitap okumayı çok özledim. 

- Silahşör / Stephen King ( 119 Sayfa)

Kara Kule yıllardır okumak istediğim, çokça da merak ettiğim bir seriydi. Yine bir tavsiye üzerine artık yeter deyip başladım okumaya. İlk kitap bence çok kafa karıştırıcıydı. Bir şeyler oldu ama aralarında bağlantı kurmakta oldukça zorlandım. Buna rağmen fazlasıyla akıcı ve merak uyandırıcıydı da aynı zamanda. Seriyi okuyanların yorumlarından anladığım kadarıyla kitaplar gittikçe güzelleşiyor. Bu yüzden aklım ne kadar karışmış olsa da okumaya devam edeceğim.

- Semerkant / Amin Maalouf (318 Sayfa) 

Okuduğum süre boyunca beni çok başka diyarlara götüren bir kitaptı Semerkant. Hem edebi açıdan, hem de tarihi bilgi açısından oldukça doyurucu bir eserdi. Edebiyat ve tarih sever biri olarak kitaba bayıldım. Hakkında yorumumu okumak için tıklayın.

- Günahkar / Tess Gerritsen (409 Sayfa)

Kafamı dağıtmak ve reading slumptan kurtulmak için okuduğum bir kitaptı ama garip bir şekilde beğendim. Bu tür kitaplarda sonucu hiç tahmin edemediğimden hep şaşırıyorum ve bu keyifli geliyor bana. Bir de beklentinin olmaması çok güzel bir şey ya.

*Bu ay toplam 846 sayfa okumuşum. 1000 sayfa hedefime ulaşamamışım. Daha iyisini beklemiyordum zaten, bunu hak ettim :'(

*İzlediyseniz, siz de bunu düşünmediniz mi bu sahnede? :D

İzlenenler

- Truth or Dare (2018) 1/5
O kadar gereksiz ve saçma bir filmdi ki..

- Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) 5/5
Yeniden izledim, hala muhteşem.

- Cruel Intentions (1999)4/5
Bunu da bir daha izledim. Şimdi, daha yüzeysel geldi. Sonunu da sevmedim. İlk izlediğimde ağlamıştım filan oysa.. Film kimi yerlerde bana Gossip Girl'ü hatırlattı. Acayip özlemişim onu da. Hasretim depreşti..

- Marrowbone (2017) 4/5
Biz buna gerilim filmi diye başladık ama bildiğin dram çıktı sonunda. İyi ki de öyle çıktı gerçi, çok duygusaldı. Gözlerimi doldurdu.

- 12 Monkeys (1995) 5/5
Off, of ne filmdi. Ben bu filmden hep uzak duruyordum anlamam diye. Yorumlar çok kafa karıştırıcı olduğunu söylüyordu çünkü. Ama daha fazla uzak kalamadım çünkü zamanda yolculuk kurgularını inanılmaz seviyorum. Film müthişti. Sonrasında bir sürü analiz okudum ve bu tür filmlerin en sevdiğim yanı bu. Sonrasında analiz okutmaları :D Ve Brad Pitt nasıl oynamış öyle o.O

- Görevimiz Tatil (2018) 3/5
Komedi filmi olmasına rağmen öyle çok güldürmedi ama verdiği mesaj çok güzeldi, göndermeler de hoşuma gitti. Demet Akbağ için bile olsa izlenir.


-Hemlock Grove 1. Sezon 4/5
Dizinin havası çok güzel; karanlık, kasvetli, gizemli. Konusu ilgi çekici, karakterleri sıradışı. Oyunculuklar da bence güzel. Ama hikayede boşluklar var gibi hissettim ilk sezon bittiğinde. Olanları izlerken boş boş baktım ekrana. Umarım ikinci sezonda bu sorun halledilir yoksa kafam basmayacak bırakacağım izlemeyi. 


Siz bu ay neler yaptınız?
Neler okuyup neler izlediniz?
Benimle paylaşın!