3 Haziran 2019 Pazartesi

Cadı / Hüseyin Rahmi Gürpınar | Kitap Yorumu #kom2019


CADI

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yayım Tarihi: 1912


En büyük sandığımız uluslarda bile eşitlik, adalet, kardeşlik üçlüsü üzerine kurulmuş görünen İnsan Hakları zırhının pek yufka; sanki açık kalmış yerleri, sağaltma yolları bulunamamış acıklı yaraları vardır.

04.06.2019

Çok üzülüyorum, kendime çok kızıyorum. Ne güzel yazarlarımız, ne müthiş klasiklerimiz  var ama bu yaşıma kadar ne kadar azını okudum! Bir kez daha eğitim sistemimizden yakınmak istiyorum. Neden edebiyat derslerimizde yazarların sadece adını öğrenmekle kaldık? Neden eserlerinin genel özelliklerini ezberledik de o eserleri okumaya teşvik edilmedik, heveslendirilmedik? Neden bu güzel edebiyatımızı şekillendiren bu güzel insanları eserlerinden tanıyıp bilmedik?

Bana tüm bunları ilk düşündüren yazarlar Halide Edip, Reşat Nuri ve Yakup Kadri olmuştu. Bu isimlere şimdi bir de Hüseyin Rahmi eklendi. Bu kadar geç olsa da edebiyatımızın usta kalemlerinden biriyle daha tanışmış olmaktan çok memnunum. 

Mayıs ayı biterken, ayın son birkaç gününde bitirebileceğim, öyle çok kafa yormayan bir kitap aradı gözlerim. Aslında çerez diye tabir ettiğimiz romantik kitaplardan okuyacaktım ama bu kitap adıyla ve sonra konusuyla ilgimi çekti. Paranormal bir olayı mizahi bir üslupla anlatıyor beklentisiyle hiç tereddüt etmeden kitabı okumaya başladım. 

Kitabın konusu kısaca şöyle;

Naşit Nefi Efendi ile evlenmeye mecbur bırakılan Fikriye Hanım, bu beyin ölen eski eşinin mezarından dirilip cadı olduğu dedikodusuyla korkuya kapılır. Olayın iç yüzünü anlatması için bu "cadı"dan canını zor kurtardığını iddia eden, Naşit Nefi Efendi'nin eski eşlerinden birine, Şükriye Hanım'a başvurur. Şükriye Hanım yaşadıklarını, bütün cadı macerasını olduğu gibi anlatır. 

Ceza korkusuyla çekinilen kötülükler, ödül umarak yapılan iyilikler, insanlığın mayasındaki çirkin hayvanlığı gidermiş sayılmaz.

Kitabı, yazarı nerden övmeye başlasam bilemiyorum.

Öncelikle söyleyeyim, kitap beklentimi fazlasıyla, kat kat fazlasıyla karşıladı. Ben kafa yormayan bir şeyler okumak istiyordum ama iyi ki bu kitap karşıma çıkmış, Hüseyin Rahmi'nin kalemini tanımama vesile olmuş diyorum.

Yukarıda bahsettiğim konuyu kendine has, mizahi bir anlatımla sunuyor yazar; fakat aynı zamanda, olayın bilinmezliğinin yarattığı merak ve gizem duygusuyla okuyucu yer yer korkup geriliyor da. Eğlenmeyi, en azından gülümsemeyi  bekliyordum evet ama, yüksek sesle gülmeyi, korkudan okumayı bırakmayı, tartışılan konular üzerinde derin derin düşünüp bunları başkalarıyla tartışmayı beklemiyordum. 

Karakterlerin gerçekliği, doğallığı ve zekice oluşturulmuş diyaloglar yazara hayran kalmama neden oldu. Kitabın 1912'de yazıldığını kitabı yarıladığımda fark ettim, o zaman da inanamadım. Tabii okuduğum basım yeniden Türkçeleştirilmiş bir basımdı ama yine de kitabın kurgusu, olay örgüsü, karakterleri ve aslında başlı başına ele aldığı konu bence yazıldığı dönemin çok çok ötesindeydi. O dönemin bütün eserlerine hakim olduğumdan değil tabii ama hepimiz bu türün, roman türünün edebiyatımıza ancak Tanzimat döneminde, çeviri eserlerle girdiğini biliyoruz. Daha yeni yeni oturmaya başlamış bir türde bu kadar başarılı bir eser vermek de yazarın ustalığını açık ve net gösteriyor bence.

Hayat uyutuyor, ölüm uyandırıyor imiş. Varlıkla yokluk birbirini gerektiren şeylerdir. Varlık olmasa yokluk nasıl belli olabilir.

Anlattığı konunun sıradışılığı bir yana, karakterler arasında geçen tartışmalar da enfesti. Bazı paragraflarda iki kez okuyacağım kadar derin mevzulardan bahsetmişti Gürpınar. Bahsetmişti diyorum çünkü dönemin eserlerinde görülen, yazarın adeta araya girip kendi kendine bir konuyu tartışması durumu bu kitapta da görülüyordu. Yazar felsefe yaparken karakterin ağzından yazdığını bir anlığına unutuyor gibiydi, ama inanın, değindiği konular öylesine ilgi çekiciydi ki ben bu durumdan hiç rahatsız olmadım. Daha da uzayıp gitsin istedim hatta. 

Benim çok hoşuma giden, okumaktan keyif aldığım bu sohbetlerin konusu ölüm, varlık, yokluk, eğitim, ahlak, doğaüstülük gibi felsefi konulardı. Özellikle metafizik konulu tartışma beni adeta içine çekti, kendimi o sohbete dahil bir dinleyici gibi hissettim, arada durup kendi kendime kendi fikrimi dışımdan söyleme gereği duydum, hatta kendimle tartıştım. 

Gerçek zeka böbürlenmeyi engelleyendir.

Kitap ele aldığı bu felsefi konularla düşünsel açıdan fazlasıyla doyurucuydu. Öylesine okumak istediğim bu kitapta karşıma böylesine dolu satırlar çıkınca gerçekten çok şaşırdım. Öyle ki kimi yerlerde kendimi bilgisiz hissettiğim de oldu çünkü yazarın atıfta bulunduğu şahsiyetler ya da kitaplarla ilgili yeterli bilgim yoktu. 

Tüm bunların yanında, hikaye de çok başarılı aktarılmıştı bence. Hele olayın gizemi kademeli olarak arttı, merak duygusu daha da yoğunlaştı. Hikaye içinde hikaye dinliyor olmak da ayrıca hoş bir ayrıntıydı, o zamanlarda bu şekilde bir kitap yazılması yine beni çok şaşırttı. 

Sonunu az çok tahmin etmiştim ama. Hikaye daha şaşırtıcı bir şekilde bitse daha iyi olabilirdi tabii ama olayların gidişatı, gerçekçi kurgulanmış karakterler ve o derin diyaloglar için bile bu kitap okunur, tavsiye edilir. 

Hüseyin Rahmi Gürpınar okuduğum ilk kitabıyla beğenimi, hayranlığımı kazanmış bir yazar oldu. Bütün eserlerini okumak istiyor fakat hepsini bir solukta tüketmek istemiyorum. Yine de her kitabının "Cadı" gibi dönüp dönüp okuyacağım satırlar barındırdığını hissediyorum. 

Siz de henüz bu değerli yazarımızın hiçbir kitabını okumadıysanız nolur daha fazla geç kalmayın. 

Gördüğünüz her yüz, göstermek istediği nurlu bir vicdanın gerçek aynası değildir. 



*Bu kitap #kom2019 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.







NOT: Maratona katılan arkadaşlar, klasik kitap yorumlarının başlığına #kom2019 etiketini eklerlerse bu yorum yazılarını görüp paylaşmam daha kolay olur. Görmediğim yorum yazıları varsa bana ulaşabilirsiniz. 

2 Haziran 2019 Pazar

Mayıs 2019 | Aylık Rapor


Bu yılın en sevdiğim ayının raporuyla herkese merhaba!

Bir önceki yazımı okuyanlar bilir, bu ay benim için harika geçti. Birkaç ufak olumsuzluk yaşadım tabii ama güzel şeyler bunları unutturacak kadar güzeldi. 

Bu ay, uzun zamandır yaşadığım okuyamama durumunu atlattım ve okuyamadığım onca zamanın acısını çıkarırcasına okudum. Hep hayalim olan rakama ulaştım hatta, bu ay tam 10 tane kitap okudum. Umarım yılın geri kalanında bir daha okuyamama durumuna yakalanmam, yıllık hedefime ulaşır, hatta 5-10 kitap fazlasını okurum. 

Mayıs ayı içinde çok fazla belgesel izledim, bunların çoğunluğu da gerçek suç belgeselleriydi.  Netflix'in bu konuda iyi olduğunu düşünüyorum, bu türde izlemediğim belgeselleri de vakit buldukça izlemeyi düşünüyorum. Bu ay izleyip çok beğendiğim, sizlere de mutlaka izlemenizi önerdiğim belgeselleri şu yazıdan öğrenebilirsiniz.

Gelelim bu ay neler okuduğuma, neler izlediğime...


Okunanlar

Bu ay toplamda 10 kitap, 1643 sayfa okumuşum. Dediğim gibi bu, bu yılın rekoru. Umarım yılın geri kalanında en azından aylık 1000 sayfa hedefimin altına inmemeyi başarırım. Bu ay okuduğum 10 kitaptan 4'ü klasik, 5'i kurgu dışı alan kitabı, 1'i de kurgu dışı,  günlük gibi gerçekten yaşanmış şeyleri anlatan bir kitap. 

*Bir Noel Şarkısı / Charles Dickens 
Uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. Dickens'tan okuduğum ilk kitap bu oldu sanırım. Dili, üslubu filan beklediğimden daha çok hoşuma gitti. Kitabın vermek istediği mesaj da çok güzeldi ama yer yer sıkıldığımı hissetmedim değil. Genel olaraksa okuduğuma mutlu olduğum bir klasik oldu Bir Noel Şarkısı. Gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap.

*Çeviri: Dillerin Dili / Akşit Göktürk

*Çeviri Kuramlarını Düşünürken... / Işın Bengi-Öner

*Sözde Kızlar / Peyami Safa

İşgal yıllarının İstanbulunda geçen, o dönemde yaşanan yozlaşmayı, yanlış anlaşılan batılılaşmayı konu alan bir romandı. Peyami Safa'nın eserlerinde başarıyla kaleme aldığı ruh çözümlemelerinin, karakter tahlillerinin eksikliği eserde ziyadesiyle hissediliyordu. Yine de kitabın dili akıcılık konusunda beni şaşırttı, 1923 yılında yazılmış bir eser olmasına rağmen anlamakta sıkıntı çekmeden okudum kitabı. Bilmediğim kelimeler benim açımdan okuma güçlüğü oluşturmadı. Hikaye de durgun değildi, olay örgüsü içinde tıkanıklıklar barındırmıyordu. Sadece sonunda şaşırmayı beklediğim bir olay vardı, daha doğrusu kafamda öyle kurmuştum ama yazar beklendik bir sonla hikayeyi noktalamış. Zaten kitabın yazılış amacı da ders vermek, bunu neredeyse her sayfada açık bir şekilde görmek mümkün. Benim kitabın didaktikliği ile hiçbir sorunum yok, aksine o dönemin sosyo-kültürel yapısına ışık tutacak realist eserler okumak hoşuma gidiyor. Bunu kurgu bir hikayenin içinde görmek de ayrıca güzel. 

*Çeviri Bir Süreçtir... Ya Çeviribilim? / Işın Bengi-Öner

*The Phantom Prince / Elizabeth Kendall 

Ne yazık ki beklediğimi alamadım kitaptan. Tabii ki bu bir kurgu değil, fakat elimizdeki ne de olsa anlatıma dayalı bir metin. Kendall'ın duyguları ve ruhsal durumları anlatmada oldukça başarısız olduğunu düşünüyorum ki bu kitabın bütün esprisi  bu olmalıydı. Benim bu kitaptan beklediğim şey onun Ted Bundy ile ilişki sürecinde içinde bulunduğu manevi durumu anlamak, kendimi onun yerine koyabilmekti. Bu süreçte yaşadığı şeyleri kelimelere dökememiş, güçlü ifadeler kullanma konusunda oldukça zayıf. Kitap hakkındaki yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

*Çeviride Skopos Kuramı /  Hans J. Vermeer


*Bir İdam Mahkumunun Son Günü / Victor Hugo 

Daha çok etkilenmeyi ve kitabı daha yoğun duygularla okumayı bekliyordum fakat beklediğim gibi olmadı. Zaten bu konuyla ilgili aynı görüşü, daha doğrusu benzer görüşü paylaştığım için ufkumu açan bir eser de olmadı pek. Sadece aynı doğrultudaki fikirlerimi bir kez daha canlandırmış, üzerine biraz daha düşünmüş oldum. Bununla birlikte yazıldığı dönem içinde değerlendirildiğinde çok büyük bir eser olduğu da tartışılmaz. Okurun sorgulamasını istediği konu itibariyle de herkesin okuması gereken bir klasik.

*Kapılar / Şehnaz Tahir Gürçağlar

*Cadı / Hüseyin Rahmi Gürpınar

Bu kitap beni büyük şaşkınlığa uğrattı, çok çok beğendim. Ayrı bir yorum yazısı gelecek.


İzlenenler


Filmler


*Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile (2019) 5/5

Uzun süre etkisinden çıkamadığım bir film oldu. İki kere izledim hatta. Film hakkında yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

*Jo Pil-Ho : The Dawning Rage (2019) 3/5

*13 Going on 30 (2004) 5/5
Zilyonuncu izleyişim filandır herhalde. Bu filmi cidden çok seviyorum. 

*Gölgesizler (2009) 2/5
Geçen yıllarda kitabı okumuştum ama uyarlamayı izlememiştim ve isteyerek yapılmış bir tercihti. Bu sefer bir ders için izlemek zorunda kaldım. Kitapuyarlamasındandahagüzeldi.

Diziler


*Santa Clarita Diet | 2 Sezon 5/5
Bu ay beni mutlu eden şeylerden biri de bu diziydi. O kadar hoşuma gitti ki yine etrafımdaki herkese önerdim, size de öneriyorum. 3. sezonun gelmeyeceğini öğrendiğimde çok yıkıldım ama, o konuda önceden uyarayım sizi.

*Fuller House | 1 Sezon 2/5
Full House bitince içine düştüğüm boşluk dolsun diye Fuller House'a başladım ama beklediğimi zerre bulamadım. Full House'un o sıcaklığı, samimiyeti, doğallığı hiç yok bu dizide. Devam etmeyeceğim.

*Prison Break | 1. Sezon 3/5
Bu üçüncü izleyişimiz olacak. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

Belgeseller

*Gezegenimiz 5/5 *

*Küba'nın Özgürlük Hikayesi 4/5 *

*Kötülük Dehası 5/5 *

*Masum Adam 4/5 *

*İtiraf Kasetleri 3/5

*Making A Murderer | 2 Sezon 5/5 *

*The Jinx: The Life  and Deaths of Robert Durst 4/5

*Amanda Knox 3/5

*Long Shot 5/5 *

Yanında yıldız olanları özellikle izlemenizi öneririm, neden önerdiğimi de şu yazıda söylüyorum.


Yazdıklarım

Bu ay bloguma da biraz vakit ayırmaya çalıştım. Çoktandır ne kitap yorumu ne de başka bir şey yazabiliyordum ama son zamanlarda burayı çok özlediğimi fark edip vakit bulduğum her anda yazmaya başladım. İşte bu ay yazdıklarım;









En Çok Dinlediklerim

Muggle Top5 Mayıs









Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Benimle paylaşın!

28 Mayıs 2019 Salı

Ne Var Ne Yok? | Mayıs 2019 // Artık O Kadar Da Kısmetsiz Olmayan Muggle


Teşekkürler, teşekkürler! Sağ olun, sağ olun...

Öncelikle ben de kendimi azmim, çalışkanlığım, sabrım ve metanetim için alkışlıyor, gönülden kutluyorum. Alkış, alkış, alkış!

Hogwarts ahalisinin neden beni bu denli coşkuyla tebrik ettiğini açıklayayım: artık o kadar da kısmetsiz değilim!

Her şey bir gün otobüs beklerken üstüme bir kuşun pislemesiyle başladı, en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü geri dönüp bakınca son zamanlarda başıma gelen güzel şeylerin başlangıcı o an gibi görünüyor. Tabii o zaman bunun farkında değildim, o kadar insan içinde o kuşun benim üstüme pislemesi kendimi şanssız ve değersiz hissettirmişti. Şimdi o kuşa, her neredeyse, şansını bulaştırıcak kişi olarak beni seçtiği için çok teşekkür ediyorum. Umarım uzun yıllar özgürce uçar.

Güzel şeylerden bahsedelim, ne de olsa üzüntü, keder paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır.

Son aylarda, her fırsatını bulduğumda yakındığım, beni derinden üzen okuyamama durumumu artık atlattım. Bu sorunu yaşayan insanların okuyamamanın üstesinden birkaç ay, hatta belki yıl gelemediğini okuyunca, dinleyince inanmazdım. Yılın başından beri bana musallat olan bu uğursuzluk sonunda benden sıkılıp başka birinin başına dert olmaya karar verdi (canım talih kuşum sayesinde). 

Bu ay tam 10 kitap okudum. 1500 sayfada fazla ve bu kitapların çoğu da kurgu dışı, keyif almak amaçlı değil ilim-irfan sahibi olmak amaçlı :D Yılın geri kalanında bu rakama ulaşacağımı sanmıyorum, tabii bu gazla kendimi şaşırtabilirdim de, bu yüzden Mayıs'ı bu yılın altın ayı ilan ediyorum. On bir ayın sultanı: Mayıs. Muhteşem Mayıs. 2019'un Prensesi Mayıs. CanıMayıs. 

Eskiden olmayan pantolonlarımın içine artık girebiliyor olmam gibi ufak tefek başarılardan bahsetmeyeceğim. 

Taaa önceki yazılarımda odamı değiştirdiğimden bahsetmişimdir mutlaka. Şubat ayında filandı galiba. O zamandan beri de yeni odama alışamadım. Hatta zaman geçtikçe alışacağıma soğudum odadan. Kendiminmiş gibi hissedemiyordum, orada zaman geçirmekten hoşlanmıyordum filan. İyice çaresiz hissetmeye başlayınca ev değiştirme konusu gündeme geldi. Hah! Başka bir şey dileseydim keşke diyeceğim ama o dileklerim de yerine çok geçmeden geldi.

Şimdi devam etmeden sizden bir şey istiyorum, Allah aşkına maşallah deyin, olmadık yere nazar değsin istemem. :D

Üçüncü sınıftan beri yayınevlerine deneme çevirileri gönderiyorum ama tahmin edersiniz, üçüncü sınıf öğrencisiyken pek ciddiye alınmıyordum. Mezuniyetim yaklaştıkça yayınevlerinden geri dönüşler almaya başladım, hem de sanki sözleşmişler gibi aynı dönemde birden fazlasından birden. (Ne?) Bu konuda öğrencilik zamanında (kendimi çoktan mezun ettim) kurduğum hayallerin suya düştüğünü, piyasanın beni hayal kırıklığına uğrattığını itiraf etmeliyim. Bu da başka bir yazının konusu aslında: hayallerimi yıkan piyasa şartları.

Çok sevip büyük saygı duyduğum bir hocamın vesilesiyle başvurduğum bir yayınevinden olumlu dönüş aldım. Önce bir deneme metni çevirdim, beğenildi. Geri kalanını da çevirmem için bir sözleşme imzaladık. Okuyan Muggle, Çeviren Muggle olma yoluna girdi bile dostlar! Belki de seneye bu zamanlar, iyimser oluyorum, Okuyan Mugglenız tarafından çevrilmiş bir kitabı okuyup o minnoş bloglarınızda yorumluyor olacaksınız. İnşallah diyelim mi? Bence diyelim. 

Çevireceğim kitap da Nietzsche'den Antichrist (Deccal). Çevirin çıksın okurum diyenler el kaldırsın da biraz gaza geleyim :D

Bu bu yılın şimdiye kadar ki en iyi haberiydi. Bütün yılı kurtarabilir de belki. Aynı yıl içinde çevirim basılırsa başka tabii.

Bu arada geri çevirdiğim bir teklif de oldu ama her ne kadar şartlarda anlaşamasak da bu teklif özgüvenimin artmasını sağladı. Bardağın dolu tarafı filan işte, anlarsınız.

Bir de geçen yazılarımda şikayet edip durduğum sınavı da atlattım bu ayın başında, hatta sonucu bile geldi. Kendimi bu sınav için çok büyük strese sokmuştum ki üniversite sınavı için bile kendimi psikolojik olarak  bu denli hırpalamadım ben. Sonucu da istediğim gibi geldi, daha iyisi olabilirdi evet ama almayı dua ettiğim puandan bir puan fazla aldım. Daha ne olsun, nankörlük yapacak halim yok, şükürler olsun.

Kısacası bu ay o kadar güzel şey oldu ki artık kısmetsiz bir muggle olarak görmüyorum. Umarım bu durum geçici bir şey değildir, umarım o kuş hala keyifle uçuyordur, uzun bir süre de uçmaya devam eder. 

Mayıs gerçekten güzeldi, öyle ki Game of Thrones'un son sezonu bile keyfimi o kadar kaçıramadı (ki zaten böyle olacağını biliyordum ha ha ha). 

Hala demediyseniz nolur maşallah deyin, aman nazar değmesin deyin. 


Siz bu sıralar neler yapıyorsunuz?

Ne var ne yok?

Benimle paylaşın!

26 Mayıs 2019 Pazar

Muggle'dan Öneriler #5 | Kaçırmamanız Gereken Netflix Belgeselleri


Herkese merhaba!

Son yazılarımın hepsinde bugünlerde ne kadar yoğun olduğumdan, istediğim kadar okuyamadığımdan yakınıyorum ama garip bir şekilde bu yoğunluk izlemek istediklerimi izlememe engel olmuyor. Bunun sebebi bence toplu taşımada bir şeyler izlemenin okumaktan daha kolay olması, en azından bana öyle gelmesi.

Geçtiğimiz ay bulduğum her boş zamanda bu yazıya konu olan bu güzel belgeselleri izledim. Hepsi de Netflix yapımı, mini dizi şeklinde belgeseller. Hepsinin türü farklı fakat belgesel izlemeyi sevenlerdenseniz kesinlikle kaçırmamanız gereken yapımlar olduğunu düşünüyorum. Hadi birazcık bu kadar sevdiğim belgesellerden bahsedelim, sonra siz de vakit kaybetmeden gidip izleyin.


Çevremdeki herkese önerdiğim ve bazılarına bizzat zorla izlettiğim bu belgesel bir doğa belgeseli, adı da GEZEGENİMİZ. Netflix yapımı olan belgesel sekiz bölümden oluşuyor ve her bölümde farklı ekosistemlerdeki canlıları ele alıyor. Bölümlerin hem Tr Altyazı hem de Tr Dublaj seçenekleri mevcut. Belgeseli Türkçe olarak Mazlum Kiper seslendiriyor ve kendisinin seslendirme sanatçılığını çok beğendiğim için ben belgeseli dublajlı izlemeyi tercih ettim. 

Ben normalde hayvan belgeselleri izlemekten hoşlanmam pek çünkü o "büyük balığın küçük balığı" yemesi olayı beni ziyadesiyle üzüyor. Hayvan belgeseli izlerken dram filmi izliyor gibi hüngür hüngür ağladığımı  bilirim. İşte o yüzden Gezegenimiz'e biraz temkinle yaklaştım.  Hatta gözüm hep takılsa da es geçtim, izlemeye cesaret edemedim. Fakat Netflix her seferinde bana o kadar güzel posterlerle geldi ki sonunda dayanamadım. Zaten belgeselin giriş sekansında uzaydan verilen dünya görüntüsü beni benden aldı, sonra da kapatamadım.

Çekimler, görüntüler harika, insanı hayran bırakıyor. Bazı bölümlerde bana tasvir edilse hayalimde dahi canlandıramayacağım canlılar anlatılıyor. Her bölümün sonunda ele alınan ekosistemde yaşanan olumsuzluklar için izleyiciye kendi eylemlerini sorgulatıyor ki belgeselin beni bu kadar etkilemesinin en büyük sebebi bu. Varlığından haberdar bile olmadığımız, bizden binlerce kilometre uzakta yaşayan, yaşamaya çalışan canlıları nasıl etkilediğimizi görmek bir şeylerin farkına varmamızı sağlıyor, bunun etkisi derin oluyor. 


Küba bir süredir ilgimi çeken bir ülke. Amerika'ya rağmen, onun hemen dibinde olmasına rağmen varlığını sürdürmesi, politikasını sağlam bir iradeyle koruması filan beni şaşırtıyor, imreniyorum. Ayrıca kansere çare bulmuş olmaları, kanser tedavisini ücretsiz uygulamaları da ayrıca harika. Neyse, Küba zaten çok merak ettiğim bir ülke olduğu için bu belgeli uzun süre izlenecekler listemde bekletmedim. Yine sekiz bölümlük bir belgesel olan KÜBA'NIN ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ ülkenin siyasi geçmişini, Kübalıların önce İspanya, sonra da Amerika'nın boyunduruğu altından çıkıp bağımsız olma mücadelesini  anlatıyor. Tarihi ve siyasi bir belgesel dizi olsa da olayları takip etmek hiç güç değildi, bölümler akıcı bir şekilde ilerliyordu. Farklı milletlerden tarihçilerle yapılan röportajların yanında yapılan devrimleri bizzat yaşamış kişilerin de anlattıklarına yer verildiği için çok da subjektif olmadığı söylenebilir; yine de izleyen kişinin dünya görüşü, belgeselde anlatılan olaylara bakış açısına bağlı olarak belgeselden alınan keyif ve bilgiler farklı şekilleniyor, yorumlanabiliyor olabilir izleyicide. Bu tür belgeseller hoşunuza gidiyorsa kaçırmayın derim.


Sıra geldi izlerken tüylerimi diken diken eden, ağzımı açık bırakan bu gerçek suç belgeseline : KÖTÜLÜK DEHASI (Evil Genius). Daha önce hiç bu türde, gerçek suç türünde belgeseller izlememiştim ama Ted Bundy'le ilgili bir film izledikten sonra Netflix bana devamlı bu tür belgeseller önermeye başladı, ben de birini açıp izledim, sonra da benzerlerini izleyeyim derken bu türün bağımlısı olup çıktım. İçlerinden beni en çok etkileyenlerin başında gelen bu belgesel yalnızca dört bölümden oluşuyor ama her bölümü büyük bir merakla ve hayret ede ede izliyorsunuz. 2003 yılında Pennsylvannia'da gerçekleşen tuhaf bir banka soygunuyla başlıyor hikaye, fakat olay yalnızca bir banka soygunu değil. Arkasında kan donduran, son derece şeytani bir plan var bu olayın. Türe ilgiliyseniz mutlaka izleyin, daha fazla bilgi verip belgeselin üzerinizdeki etkisi azalsın istemem. 


LONG SHOT yalnızca bir bölümlük, 40 dakikalık bir belgesel ama izlenmesi gereken yapımlardan biri bence. Juan Catalan isminde bir adam işlemediği bir suçtan tutuklanınca suçun işlendiği sırada başka bir yerde olduğunu kanıtlamaya çalışır. O sırada, tıklım tıklım dolu bir stadyumda kızıyla birlikte beyzbol maçı izlediğini iddia eder. Bunu nasıl kanıtladığıysa gerçekten inanılmaz. 


Gerçek suçla devam ediyoruz. Müzikleriyle, karamsar ve kasvetli havası ve ürpertici canlandırmalarıyla beni fazlasıyla etkileyen bir belgesel daha: MASUM ADAM (The Innocent Man). Altı bölümden oluşan bu belgesel sahte itirafları sebebiyle suçlu bulunup mahkum edilmiş iki genci konu alıyor. Baskı altında - en azından psikolojik olarak baskı altında- yönlendirme sonucu verilen sahte itirafların insanların hayatını nasıl mahvettiğini ve ayrıca yargı sisteminin adaleti sağlamak konusunda ne kadar eksik ve yetersiz kaldığını görüyoruz bu belgeselde. İzlerken keşke izlediklerim kurgu olsaydı, bir dizi izliyor olsaydım diye düşündüm hep. 


İşte sıra geldi beni neredeyse depresyona sokan, uykularımı kaçıran, aklımdan çıkaramadığım o belgesele: MAKING A MURDERER. Aslında bu, öylesine, izlerken uykuya dalarım diye açtığım bir belgeseldi ama sonunda ruh halimi ziyadesiyle etkileyen bir yapım oldu. Bu belgesel de suçsuz yere (en azından belgesel bu bakış açısıyla çekilmiş) hapse atılan iki kişiyle ilgili. Tecavüz  suçuyla yargılanan Steven Avery'nin, teknolojinin gelişmesiyle mümkün olan DNA testi sayesinde masum olduğu anlaşılır. Avery ne yazık ki suçsuz yere 18 yıl hapis yatmıştır. Hapisten çıkınca haklı olarak onu suçlu bulan mahkemeye ve savcılara dava açar. 36 milyon dolar gibi bir tazminat söz konusudur. Hapisten çıkmasının ikinci yılında, fotoğrafçı bir kadın kaybolur ve bu sefer Steven onu öldürmekle suçlanır. 

Burada süreçten ya da delillerden bahsetmeyeceğim. Avery'nin suçlu ya da suçsuzluğuyla ilgili de görüşümü belirtmeyeceğim. Sadece belgeselin çok ilginç, çok tuhaf bir davaya odaklandığını ve izleyiciye hem yoğun duygular yaşattığını hem de insanı derin bir sorgulamaya ittiğini söylemek istiyorum. 2 sezondan oluşan 20 bölümlük bu belgeselden sonra davayla ilgili daha çok şey öğrenmek isteyeceğinize eminim.


Bu belgesellerden birini izlediniz mi?

Bana tavsiye edeceğiniz belgeseller var mı?

Benimle paylaşın!

18 Mayıs 2019 Cumartesi

The Phantom Prince / Elizabeth Kendall | Kitap Yorumu


The Phantom Prince - My Life With Ted Bundy

Elizabeth Kendall

Yayın Tarihi: 1988



Herkese merhaba!

Uzun bir süredir okuduğum kitaplar hakkında ayrı bir yorum yazısı yazamıyordum. Son zamanlarda eski okuma performansımı yakaladım ve son haftalarda istediğim kadar, içimden geldiğince kitap okuyabiliyorum. Sanırım olay keyif aldığımız kitaplara rast gelebilmekte. 

Her neyse, geçen hafta izleyip epey etkisinde kaldığım, etkisini bir nebze üzerimden atmak için bana düşündürdükleri ve hissettirdiklerini şu yazıda aktarmaya çalıştığım bir film izledim: Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile. Başrollerini Zac Efron ve Lily Collins'in oynadığı bu film izlediğim günden beri aklımdan çıkmıyor ve üzerimdeki etkisi de devam ediyor. Etrafımdaki insanları beni etkilediği kadar etkilemeyen bir film bu, hatta bazıları sıkıcı bile buldu.

Bense düşünmeyi kasten reddetsem bile bazı anlarda kendimi filmin anlattığı olaylara geri dönmüş buldum. Sanırım içinde bulunduğum ruh haliyle alakalı bir durum bu.

Bahsettiğim film hakkında hiçbir bilginiz yoksa, Ted Bundy ismini daha önce hiç duymadıysanız filmi izlemenizi öneririm. Bu kişiyi tanıyanlardansanız, filmi rahatlıkla tavsiye edemem, çünkü Bundy'i tanıyıp bilenler filmden pek keyif almamış, hatta filmi sert bir şekilde eleştirmişler. 

Beni duygusal olarak böylesine esir esen film, bu sabah bitirdiğim kitaptan uyarlanmış. Uyarlanmış demek doğru olur mu bilmiyorum gerçi, sonuçta anlatılan hikaye kurgu değil, gerçekten yaşanılmış. Fakat filmin çıkış noktası bu kitap; Ted Bundy olayını ona çok yakın olmuş kişilerden birinin gözünden izlemek. 

Kitabın konusu, anlattığı şey kısaca bu. Elizabeth Kendall (gerçek adı bu değilmiş) Ted Bundy'nin uzun süreli kız arkadaşı, ilişkileri altı yıl sürmüş. Bu yılların çoğunu birlikte yaşayarak geçirmişler, öyle ki Bundy, Kendall'ın kızına babalık yapmış. Birkaç kez evlenmenin eşiğinden dönmüşler. Kitap işte bu süreci anlatıyor, aslında onu seven ve ona güvenen bir kadının gözünden Ted Bundy'nin nasıl bir adam olduğunu okuyoruz. Aynı zamanda onun insanları kullanma konusunda ne denli usta olduğunu da anlıyoruz. 

Film duygusal açıdan o kadar yoğundu ki kitaba da bu yüzden büyük beklentiyle başladım. Aynı yoğunluğu kitapta da bulacağımı umuyordum fakat ne yazık ki beklediğimi alamadım kitaptan. Tabii ki bu bir kurgu değil, fakat elimizdeki ne de olsa anlatıma dayalı bir metin. Kendall'ın duyguları ve ruhsal durumları anlatmada oldukça başarısız olduğunu düşünüyorum ki bu kitabın bütün esprisi  bu olmalıydı. Benim bu kitaptan beklediğim şey onun Ted Bundy ile ilişki sürecinde içinde bulunduğu manevi durumu anlamak, kendimi onun yerine koyabilmekti. Bu süreçte yaşadığı şeyleri kelimelere dökememiş, güçlü ifadeler kullanma konusunda oldukça zayıf. 

Tekrar ediyorum, kitabın, anlatıcının belki de böyle bir iddiası yok belki; yani anlattıklarıyla bizden empati veya sempati beklemiyor, sadece olanları anlatmak istiyor ama işte dediğim gibi sıradan bir ilişki değil okuduğumuz. İnsan ister istemez o gergin ve huzursuz anları Liz'le beraber yaşamayı umuyor, hala Ted için dua ettiğini söylerken kendini onun yerine koyabilmek istiyor fakat bu kadar yüzeysel bir anlatımla bunu yapabilmek gerçekten çok zor. Dolayısıyla verdiği kararları neden verdiğini, vermediği tepkileri neden vermediğini anlayamadım, anlamlandıramadım açıkçası.

Film/kitap karşılaştırması yapacak olursam, filmin etkileyicilik açısından daha başarılı olduğunu rahatça söylebilirim. Sadece Liz'in Ted'den şüphelenme sürecini kitaptaki gibi yavaş yavaş, ayrıntılı bir şekilde görebilseydik filmde de. Filmde bu durum çok hızlı gelişti. Aynı zamanda birlikte geçirdikleri yıllar da üstünkörü geçiştirilmişti. Birden "3 yıl sonra" denmiş gibiydi ve ilişkilerinin yıllar içindeki gelişimini görmek açısından bu hoş değildi bence. Tabii bir kitabı senaryoya dökerken farklı yöntemler kullanılıyor, yakındığım bu durumun mutlaka bir açıklaması da vardır. Yine de film bana göre çok çok daha vurucuydu. Ayrıca söylemeden geçmek istemiyorum, kitabı okurken Liz gözümde çok zayıf bir karakter olarak canlandı; oysa filmi izlerken onun ne kadar güçlü bir kadın olduğunu düşünmüştüm, verdiği kararlara 'helal olsun' demiştim. Bu açıdan da film daha tatmin ediciydi benim için. 

Kitabı okuduğuma pişman değilim, her ne kadar anlatımı yetersiz bulsam da okurken kimi yerlerde tüylerim diken diken oldu. Yine düşünmekten rahatsız olduğum ama dünyanın gerçeği olan şeyleri sorguladım. Hiçkimseyi tam anlamıyla tanıyamayacağımıza neredeyse ikna oldum. Birinin sevgisine ve güvenine körü körüne inanmanınsa çok büyük ahmaklık olduğunu gördüm. 

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Muggle Postası #6 | Çift Dilli Harry Potter Kitapları Çin'de Yayında!


Harry Potter serisinin ilk üç kitabı geçtiğimiz günlerde Çin'de yayınlandı. Kitapların çevirmeni, bu çift dilli basımların hikayenin arkasındaki kültürü daha iyi anlamak adına okuyuculara yardımcı olacağını söylüyor. Kitapların Çince versiyonları 2000 yılında basılmıştı ve yıllar içinde devam eden basımlarda çeviriler düzeltilmiş ve iyileştirilmişti. Yayımlanan son çift dilli basımlarda da okurlara daha iyi bir deneyim yaşatmak amacıyla çeviri bir dizi revizyondan daha geçti.

Kalan dört kitabın çift dilli versiyonu 2019 yılı içinde yayınlanacak. 

Kaynak: china.org.cn

*Haber ilgimi çektiği için sizlerle de paylaşmak istedim. Keşke kitapların Türkiye'de de çift dilli basımları yapılsa. Seriyi seven ve İngilizce öğrenmek isteyen insanlar için büyük bir nimet olur bu bence. Hem sevdikleri seriyi bir kez daha okur hem de İngilizcelerini geliştirme fırsatı bulurlar. 

İngilizce bilenler de çeviri-kaynak metin karşılaştırması yapabilirler. Tabii bu çevirinin ve çevirmenin korunmasızlığı açısından ne kadar iyi olur bilmiyorum ama bence artıları daha çok olan bir durum olur bu. 

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İster miydiniz çift dilli Harry Potter kitapları basılmasını?

Düşüncelerinizi benimle paylaşın!


10 Mayıs 2019 Cuma

Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile (2019) | Film Yorumu


Herkese merhabalar!

Öncelikle bu bir öneri yazısı değil fakat daha önce bu filmin adını bile duymadıysanız, ne hakkında olduğunu filan hiç bilmiyorsanız ve hakkında hiçbir şey bilmediğiniz filmler izlemeyi seviyorsanız beklemeden gidip bu filmi izleyebilirsiniz. Ama sakın izlemeden önce merak edip de ne ile ilgili olduğuna bakmayın. Gerçekten de hakkında en ufak bir fikriniz yoksa bırakın öyle kalsın, sadece filmi açın ve izlemeye başlayın.

Yazının devamı filmi izlemeyenler için spoiler içeriyor olacak.

Ah, kendimi ve kararlarımı bazen çok seviyorum. Fragman izlemeyip film içeriğini okumadan başladığım filmler hep güzel çıkıyor! İçime mi doğuyordur nedir artık bilemiyorum. Belki de fragmandan ya da film bilgisinden öğrendiğim ufak tefek şeyler bir şekilde kafamda olumlu ya da olumsuz yargı oluşturmama neden oluyor  ve ben zihnimde bu yargıların oluşturduğu sınırların dışına çıkamıyorum filmi izlerken. Peşimi bırakmıyorlar ve film izlerken geçirdiğim vaktin kalitesini de düşürüyorlar. Hal böyle olunca fragman izlemekten, yorum okumaktan ve hatta filmin künyesini bile görmekten resmen kaçıyorum. 

Neyse ki kaçıyorum çünkü aynı yaklaşımla izlediğim Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile (filmin adı destan gibi olduğu için yazının devamında EWSEAV olarak anılacaktır) son zamanlarda bana gerçek duygular yaşatabilen, izlediğim en güzel filmlerden biri oldu. Film hakkında HİÇBİR ŞEY bilmiyordum desem de yalan olur; Zac Efron'u Lily Collins'i filan tanıyorum nihayetinde. Heh, işte tam da bu yüzden, yani oyuncular yüzünden ben bu filmi romantik bir film sanıp izlemeye karar verdim. Yoğunluğum arasında kafa dağıtırım güzel olur dedim ama beklediğimden de etkileyici bir filmle karşılaştım. 

Ben filmi, Ted Bundy'nin kim olduğunu zerre bilmeden izleyenlerdenim ve bence bu kadar etkilenmemin sebebi de bu. EWSEAV, filmin gerçekten yaşamış biriyle alakalı olduğunu bilmeyen çoğu kişide de aynı etkiyi bırakır bana göre. 

Bundy'nin kim olduğunu bilenlerin çoğu filmi beğenmemiş. Yetersiz ve vasat bulanlar çok fazla. Hak veriyorum, ben de Bundy'nin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu ve yaptıklarını biliyor olsaydım izlerken, film benim de beklentilerimi karşılamazdı büyük ihtimalle. 

Biliyorum biraz saçma aslında ama filmin, Bundy'i tanımayan kitleye yönelik çekildiğini, hikayenin de buna göre ilerlediğini düşünüyorum biraz. Yani, bu adamın olayını bilen bir kitleye bu şekilde bir senaryo sunmak epey mantıksız görünüyor bana, beğenilmeme hatta acımasızca taşlanma riski çok yüksek bir girişim. Ki dediğim gibi, filmin konusunu, ele aldığı olayı bilenler filmi hiç beğenmemiş, yeterince karanlık bulmamışlar, cinayetlerin ayrıntısı da bu izleyicileri tatmin etmemiş.

Bana kalırsa filmde asıl anlatılmak istenen bu adamın işlediği cinayetlerin perde arkası, ayrıntıları vs. değildi. Filmde işlenen, vurgulanan bu adamın o kadar insanı masum olduğuna nasıl inandırdığıydı bence. Çekici  dış görünüşü, kendinden emin ifadeleri ve masumiyeti konusunda hiçbir şekilde geri adım atmaması film boyunca bir izleyici olarak beni onun suçsuzluğuna ikna etmişti. İşlediği vahşi suçların ayrıntılarını filmde görsem bile bunun farklı olacağını sanmıyorum çünkü dediğim gibi film bu katilin ikna ediciliğine odaklanıyordu. Bu açıdan amacına ulaşmış bir yapım olduğunu rahatlıkla söylebilirim kendi açımdan. 

Gerçekten de son ana kadar, cama o kelimeyi yazana kadar ve yüzündeki o ifadeyi görene kadar onun tarafındaydım ve masum olduğuna inanıyordum. Avukatının diretmesine rağmen suçları kabul etmediğinde doğru şeyi yaptığını  söyledim içimden. Sonunda yaşadığım şok, hayal kırıklığı ve dehşet de kelimelerle anlatılmaz türden oldu. Ki bence filmin en çarpıcı kısmı son sahneleriydi.

Bunun gerçek olması tüylerimi ürpertti. Aynı benim gibi her şeye rağmen onun suçluzluğuna inanan, ona hayran olan hatta onunla evlenmek bile isteyen kadınların var olmuş olması ciddi anlamda boğazımı düğümlüyor. Üzülerek ve hala biraz korkarak söylüyorum ki belki de ben de onun masum olduğuna inanan insanlardan biri olurdum.

Arada sadece aklımdan geçen bir düşünceyi yüzüme bir tokat gibi vurdu aslında bu film. Bazen düşünüyorum, kim bilir nasıl insanlarla aynı yollardan yürüyor, marketlerde aynı sırada bekliyoruz, nasıl insanlarla otobüslerde yan yana oturuyoruz, nasıl insanlarla bir anlığına göz göze geliyoruz. Böyle şeyler düşünmek rahatsız edici evet, hatta belki de paranoyakça ama ülkemizde yaşananları bildikten sonra insan bunları ister istemez aklından geçiriyor, ister istemez paranoyaklaşıyor. Benim başıma gelmez diyemiyor. 

Filmi izledikten ve sonundaki görüntülerle gerçek bir hikaye olduğunu öğrendikten sonra Zac Efron'un rol için gerçekten iyi bir seçim olduğunu düşündüm. Oyunculuğunu beğendim ki ikna edicilik konusunda canlandırdığı kişiyi ekrana iyi yansıttığı görüşündeyim. Olumsuz eleştirilerin aksine, filmin Bundy'i sempatik göstermeye çalıştığını, amacının bu olduğunu da düşünmüyorum kesinlikle. 

Etkisini bir süre üzerimden atamayacak gibiyim, özellikle son sahneler bir hayli yoğundu. 

Çok sevdiğim Queen of the Night'ın şu yorumu da hala kulaklarımda. Bundan sonra bu parçayı o vurucu sahneler gözümün önüne gelmeden dinleyemeyeceğim, ona yanıyorum.



Siz EWSEAV'ı izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!