22 Nisan 2017 Cumartesi

Pazar 6'lısı : Çocukluğumun Kitapları


Size çocukluğunuzu hatırlatacak kitaplar olmalı. Çünkü onların hissettirdikleri, anımsattıkları paha biçilemez. Kitaplığınızda duran kitapların arasına çocukluğunuzu sıkıştırdıysanız hatıralarınız bir kitabın kapağını çevirdiğinizde sizi karşılayacak kadar yakındır size. 

Öyle işte, benim de içine çocukluğumu sakladığım kitaplar var. Bu günün anlam ve önemi dolayısıyla temamız da çocukluğumuzla ilgili. Özgürce yaşadığım çocukluğum için Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'e son nefesime kadar şükran duyacağım. Bunu sağladığı için mekanı cennet olsun, huzur içinde yatsın. Ümit ediyorum ki bugünün çocukları onun yolundan, onun fikirleri ve devlerimleri yolundan gidip büyük insanlar olacak, onun eseri Cumhuriyet'e sahip çıkacaklar.




* Çini Kumbara / Rana Kaptanoğlu

Sanırım bu kitabın yeni baskısı dahi yok, o kadar eski yani. Bendeki de taa annemden kalma bir basım zaten. Okuduğumu hatırladığım ilk kitaplardandır kendileri. Çok güzel, sıcacık, samimi bir hikayesi olduğunu hatırlıyorum. Bir de çok garip ama sanırım kitabın türü - tabii çocuk kitabı olmasının dışında - gizemdi. Çalınan bir çini kumbaranın hırsızını bulmaya çalışıyorlardı diye hatırlıyorum. Sahi, neden yeniden okumuyorum ki?


* Primo Türk Çocuğu / Ömer Seyfettin

Aslında bu kitabı, çocukluğumda okuduğum tüm Ömer Seyfettin kitaplarını temsilen yazdım. Falaka, Kaşağı, Yalnız Efe... Primo Türk Çocuğu'nun ise benim için özel bir yeri var; bu babamın bana aldığı ilk kitap. 


* 80 Günde Devr-i Alem / Jules Verne

Okul kütüphanesinden çok merak ederek aldığım bir kitap. O zamanlar da yine ilgisiz kişilerin kütüphane görevlisi yapılmasından yakındığımı hatırlıyorum. Jules Verne'in ismini yanlış yazan kıza öfkelendiğimi... Kitabı okurken "İstanbul" ismini görünce ne kadar şaşırdığımı ve mutlu olduğumu da anımsıyorum. Sanki İstanbul bizden başka herkese görünmezmiş gibi yabancı bir yazarın kitabında şehrin bahsi geçtiğinde hayrete düşmüştüm. Çocukluğumun şaşkınlıklarını bile özlüyorum.


* Ayşegül Serisi / Gilbert Delahaye

Tabii, o zamanlar bu kızcağı Türk sanıyoruz. Gazeteler eklerinde veriyor filan. Aslında bu seri ile haşır neşir oluşum okuma bilmediğim zamanlara uzanıyor. Resimlerine bakıp kendimce bir hikaye uydururdum. Bazen çok canım çekerdi, boş bir kağıt alıp yazıları taklit etmeye çalışırdım. Bisiklete de bu kız sayesinde heves etmiştim hatta. Ama bizde nerdee, kırmızı ışıkta bisikletliler dursun filan... Hayaller çöp yine.


* Dede Korkut Hikayeleri

Bunlar, daha da eskiye dayanıyor aslında benim yaşamımda. Annem bana hep geceleri bu hikayeleri anlatırdı. Okurdu demiyorum bakın, anlatırdı. Daha etkili oluyordu tabii anlatırken, sanki yaşamış da anlatıyor gibi. Ya da yaşayan birinden duymuş gibi. Şimdi aklımda kalan sadece Deli Dumrul. O da beni çok korkuttuğu için olmalı. Yeniden okumam gerektiğini hatırladım.


* Sefiller / Victor Hugo

Bilmem kaç sayfalık klasik bir eserin çocukluğumda ne işi var? Komik aslında, hatırladıkça gülümserim. Bu kitabın biz de özetlenmiş bir basımı vardı, yaklaşık 200 sayfa kadar. Ben de ilkokuldayken babamla Sefiller'in eski yapım bir filmini izlemiş, o yaşımda çok etkilenmiştim. Üzerine o kitabı okumuş ve bendeki etkisini pekiştirmiştim. Evet, tahmin ettiğiniz üzere bu kitap da, okuduğum ilk klasik oluyor. Yeri ayrı...


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Egemenliğin kayıtsız şartsız bize ait olduğunu asla unutmayalım, zira kolay kazanmadık..

19 Nisan 2017 Çarşamba

Dizi Önerisi : Defendant


피고인

Defendant

Tür : Gerilim/Suç

Yayın Yılı : 2017

Yönetmen : Jo Young Gwang 

Senarist : Choi Soo Jin


Konusu

Bir savcı olan Park Jung Woo bir gün hapishanede gözlerini açtığında neden orada olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Karısını ve çocuğunu öldürmekten suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılmıştır. Neler olduğunu hatırlamaya çalışırken masumiyetini de kanıtlamak zorundadır. 


Müthiş bir dizi önerisiyle daha karşınızdayım. Son zamanlarda kendime hep Kore dizisi izlemiyorum diye kızıyordum, üzülüyordum ama neredeyse on günde iki dizi izleyince kendime geldim. Sanırım bu iki dizi, yani Remember ve Defendant, en hızlı izlediğim Kore dizileri.  

Remember bitince o malum boşluğa düşmeyelim diye daha dizi bitmeden güzel bir yapım arayışına girmiştim. Eslem'in tanıtımını görünce (okumak için tıklayın) işte dedim, bir sonraki izleyeceğim şey bu. 

Remember biter bitmez, daha gözyaşlarım soğumadan hemen Defendant'a başladık. Bu arada söylemesi ayıp annemle babam da Kore dizisi izlemeyi çok seviyor. İzlediğim çoğu gerilim/polisiye/suç dizilerini onlarla birlikte izlemiştim.  Benim uykum geldiğinde diziyi kapatmayı reddedip sen git yat dediler, o derece yani :D


Dizinin başrolü, Ji-Sung. Evet, o yürek yakan Ji-Sung. Ben zaten Secret Love ve Kill Me Heal Me'den sonra bu adam hangi dizide oynarsa izlerim demiştim. Beni yanıltmadı, bu dizisi de diğer ikisi kadar başarılı, izlenmeye sonuna kadar değerdi.

Remember'da yapılanın aksine, burada suçluyu tahmin etseniz bile, olayın nasıl tezgahlandığını bir türlü anlayamıyorsunuz. Ana karakterin hafızası kayıp ve o ne biliyorsa siz de onu biliyorsunuz. Aslında bu bizi delirtecekti izlerken çünkü Park Jung Woo'nun ufacık bir şey hatırlamak için çektiği eziyeti biz de çektik sanki. Cidden ama cidden yerimizde duramadık izlerken. 

Dizinin başları biraz yavaştı, doğrusunu söylemek gerekirse. Karakterin hiçbir şey hatırlamaması ve anılarının yavaş yavaş, izleyiciye de karaktere de acı çektirerek yerine gelmesi gerçekten sancılı bir süreçti. Fakat sonlara doğru böyle olması gerektiğini hissediyorsunuz. Sindire sindire işlenmiş bir kurgu söz konusu kısacası.


Ji Sung'ın oyunculuğunu asla yeterince övemem zaten. Doya doya Ji-Sung izlemenin yanı sıra sergilediği oyunculuğu da ağzınız açık, hatta yeri geldiğinde salya sümük, hayranlıkla seyrediyorsunuz. Bu diziyi izlerken şunu anladım ki, bir yapımda oyuncuyu izlerken, onu görünce oynadığı bir başka karakteri, diziyi hatırlamıyorsanız, size onu hiçbir şekilde anımsatmıyorsa o adam cidden iyi oynuyordur. Yani durup düşünüyorum, bu adam Kill Me Heal Me gibi bir dizide bilmem kaç tane ayrı karakter canlandırdı, Secret Love'da intikam hırsıyla yanan birini oynadı. Her bir dizide bambaşka bir kişiliğe büründü ve bana hiç aynı kişiymiş gibi gelmedi. Böyle bir oyunculuk için bile dizi izlenmeye değer bence. 

Birbirini izleyen olaylar zinciri çok güzeldi. Uzunca bir süre aydınlanmayan gizemler insanı uykusuz bırakacak cinstendi. Kötü karakteri, kendisini Phantom'da da kötü olarak izlediğim Uhm Ki Joon canlandırıyordu ve ne yalan söyleyeyim hakkını vermiş. Bu adam kötü adam rolü için doğmuş bence arkadaşlar. Görünce o sinir bozucu suratına bir yumruk indirmek istiyor insan. Tabii gerçek hayatta çok ponçik bir insandır filan, orasını bilemem :D


Yine kötü karakterin arka planında, dışlanmış, babası tarafından sevilmeyen, hor görülen bir geçmiş var. Bu tabii ki yaptıklarını haklı çıkarmıyor fakat böyle diziler, bunu Remember'da da görmüştüm, insanlara bir uyarı niteliğinde aslında. Sevgisiz büyüyen insanların ne denli tehlikeli olabileceğini, zarar vermekten zevk alacak hale geldiğini gözler önüne serip özellikle ebeveynleri uyarıyorlar. 

Dizide, artık bir şeyler olsun diye isyan ettiğimiz bir an olmuştu ve yorumlara bakalım dedik. Diziyi bitirip gelenlerin yorumlarını okuyunca devam etmeye kadar verdik. Diyeceğim o ki siz de öyle bir duruma gelirseniz, yani dizi yavaş gidiyor, izlemesem mi moduna girerseniz, sabredin ve izlemeye devam edin. Olması gerektiği kadar hızlı işlenen ve hiçbir şeyin aceleye getirilmediği bir yapım çünkü Defendant. 

Yalnız böyle diziler izledikçe acaba diyorum, Kore'deki adalet sistemi cidden bu kadar gevşek mi? Aslında bu işler her yerde böyle de ben yine de Kore'de bu dizilerde izlediğimiz gibi dürüst insanların çoğunlukta olduğuna inanıyorum. Adalet sistemini manipüle etmeye çalışanlar, savcıları, yargıçları parmağında oynatanlar elbette vardır belki ama onların karşısında duran yürekli insanların da az olmadığı görüşündeyim. En azından buna inanmak istiyorum. 


Sizce de cüppe çok yakışmamış mı?

Bu tür yapımları sevenlerin kaçırmaması gereken bir dizi olduğundan bir öneri yazısı yazmayı kendime borç bildim. Belki gözünüzden kaçmıştır filan, aman kaçmasın. Bunu da Remember'ı da izleyin. Beğenceğinizden acccayip eminim. Bu arada hala ikna olmadıysanız, Remember'ın öneri yazısını okumak için tıklayın. :D

Buna benzer dizi öneriniz varsa lütfen hemen aşağı yazın. Nisan geldi ya artık, modum güzel, keyfim yerinde. Hep bir şeyler izlemek, okumak istiyorum. İnşallah böyle devam eder. 

Sağlıcakla kalın. :') 


Diziden kareler








Benzer Yapımlar : City Hunter, Secret Love, Phantom, Remember, Gap Dong, Signal




Siz Defendant'ı izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


17 Nisan 2017 Pazartesi

Death Note : How To Read | Manga Yorumu


Death Note / How To Read ( Nasıl Okunmalı )

Yazar : Tsugumi Ooba

Çizer : Takeşi Obata

Çevirmen : Hasan Nas


Herkese merhaba!

Bugün sanırım blogumun ilk manga yorumuyla karşınızdayım. Okuduğum ciltleri neden yorumlamadığımı merak ediyorum aslında, bundan sonra manga yorumlarımı da yazmayı düşünüyorum, umarım sadece düşüncede kalmaz. 

Öncelikle söylemem gereken şu ki bu yorum yazısı Death Note manga serisini okumayanlar ya da animeyi izlemeyenler için çok, ÇOK ağır spoiler içerecek. Bu yüzden seriyi okumak/izlemek isteyenler daha sonra okusalar iyi olur. Zaten okumadıysanız burada daha fazla oyalanmayın, işinez ne gidin okuyun, izleyin hemen :D


Bu cilt, Death Note'un 13. cildi olarak Nasıl Okunmalı alt başlığıyla basılmış. İçinde karakter özelliklerinden yazar ve çizerle yapılan röportajlara kadar seriyle ilgili pek çok derleme mevcut. 

Benim en eğlenerek okuduğum kısımlar, bölümlerin isimlerinin nereden çıktığı, olayların kronolojik olarak sıralandığı kısımlar, Kurallar ve Hileler bölümü, çizimlerin ilk taslakları ve röportaj kısımları oldu. Aslında kısacası cildin yüzde doksanını büyük bir keyifle okudum. 

Neleri sevdiğimi ayrıntılı olarak anlatmadan önce yaşadığım olumsuzluklardan bahsetmek istiyorum ki sonradan tadım kaçmasın.. 

Bir kere cildin basımı beni çok rahatsız etti. Okuması çok zordu, sayfaları çevirmesi filan. Tek elle okunması zaten mümkün değildi, sayfa açık kalsın diye iki elinizle tutmanız ve öyle kalması için biraz güç sarf etmeniz gerekiyordu. Eee söz konusu bir manga cildi olunca insan rahat okumak istiyor. Bu şekilde bir basım olduğundan okurken ne yazık ki cildin sırt kısmı kırıldı. Benim de en nefret ettiğim şeylerden biridir, kitabın sırtının okunurken kırılması. Çok sinir bozucu bir şey..

Rahatsız olduğum diğer bir şey ise yazıların çok küçük puntolarla yazılmış olmasıydı. Zaten son dönemlerde gözlerimde bir problem olduğundan normal bir kitabı okurken bile arada zorluk yaşıyorum. Bazı sayfalardaki yazılar artık karınca duasıyla kapışırdı yani. Bu durum beni yani gözlerimi çok yordu, okumaktan aldığım keyfin içine etti :D

Şimdi hoşuma giden kısımları anlatabilirim. 


- İlk olarak ben hem yazarın hem de çizerin en sevdikleri karakterin L olmasına çok ama çok sevindim. Benimki de öyle çünkü. Fakat bununla beraber L & Kira savaşı hakkında söylediklerine de çok şaşırdım. Fanların yaptıkları Kim haklı? tartışmalarının çok yersiz olduğundan bahsetmişler. Bunu mangayı okuyan ya da animeyi izleyen herkes yapıyor aslında. Bu konuyu biriyle sorgulamasa da içinden acaba Kira yaptıklarında haklı mı, L onu durdurmak istemekle doğruyu mu yapıyor, ben olsam ne yapardım gibi soruları sorar kendine. İşte yazar ve çizer bunun onlara garip geldiğinden söz ediyor ve seriyi yalnızca okurlar, okurken eğlensin, keyif alsın diye yazdıklarını&çizdiklerini, altında bu kadar derin felsefi bir anlam aramamaları gerektiğini söylemişler. Şaşırdım doğrusu. 

- Beni en çok güldüren şeylerden biri elma konusuydu. Biliyorsunuz Ryuk elmayı çok seviyor. Elma da seride önemli yeri olan bir şeydi. Üstad Obata, yazar Ooba'nın elmayı mutlaka eklemesi gerektiği konusundaki ısrarları doğrultusunda bunun arkasında bir anlam olduğunu düşünüyor seri boyunca. Yoksa neden bu denli takınlı olsun filan diyor. 

Röportaj sırasında da soruyor bunu kendisine. Ooba ise, hem onu hem de birçok kişiyi şaşırtıp güldürerek, elmanın hiçbir anlamı olmadığını, sadece sevdiği bir meyve olduğunu söylüyor.

Ne yalan söyleyeyim ben de okurken/izlerken hiç anlamı var mı diye düşünmemiştim. Bazıları elma sever, o kadar.


- L ve Light'ın arkadaşlığı seride benim canımı en çok acıtan şeydi. Hatta L'in "Light benim ilk ve tek arkadaşım." ifadesinden sonra ben Light'tan daha çok nefret etmeye başlamıştım. L'in bu cümlesinin de üzerinde duruluyor ciltte ve yazar yine beni şaşırttı verdiği cevapla. 

L'in söylediklerinin sadece tepki ölçmek için olduğunu, gerçeklik payı olmadığını ve L'in ölene dek hiç arkadaşı olmadığını söyledi. 

Bir kez daha o kadar üzüldüm ki. Aslında L'in Light'ı arkadaş olarak görmemiş olması daha az acı verici gibi geliyor ama bunca zamandır kabullendiğim şeyin doğru olmadığının söylenmesi beni hem üzdü hem sinirlendirdi. Bu yüzden ben, hala L'in sözlerinde bir parça da olsun dürüstlük olduğuna inanıyorum.


- L'in ölüm sahnesiyle ilgili kısımları okurken içim burkuldu. Hatırlaması dahi beni duygulandıran nadir anlardan. Obata, L'i ilk kez gözleri kapalı çizerken eğlendiğini söylüyor. Bir insan böyle bir sahne çizerken nasıl eğlenebilir arkadaşlar. Aklım almıyor.

L'in tamamlayamadığı son sözlerinden de konu açılıyor fakat yazar Ooba bunu okurların hayal gücüne bıraktığı konusunda ısrar ediyor, ser veriyor, sır vermiyor. Ben orayı hep, ilk gördüğümden beri otomatik olarak, "...trusted you." yani "... sana güvenmiştim." şeklinde tamamlamıştım. Ama hikayenin genelinde L bir kendinden şüphelenmiyordu yani. Hatta en çok Light'tan şüpheleniyordu. Ama kim bilir, belki de ona bir anlık da olsun güvenmiştir?

- Çok şaşırdığım şeylerden biri Mello ve Near'ın çizimiyle ilgili Obata'nın itirafıydı. İlk olarak Mello'yu Near, Near'ı Mello olarak çizmiş fakat teslim sırasında isimlerini ters söyleyivermiş. Ooba'da onaylayınca düzeltme gereği duymamış ve karakterler bizim bildiğimiz şekilleriyle tanıtılmış. Çok ilginç değil mi sizce de. Hiç de yakıştırmıyorum açıkçası, uyuz Near'ın havalı Mello görünümünde olmasını. :D


- Cildin sonlarına doğru "Barış dolu bir dünya olsaydı..." diye bir bölüm vardı ve orayı okurken hem güldüm hem de hüzünlendim. 

En sondaki hikayeyi ise okumak için çok heveslenmeme rağmen beğenmedim. Pilot olarak geçen bölümde Kagami Taro adında bir çocuk Ryuk'un düşürdüğü Death Note'u buluyor ve başından geçen olaylar bir bölümde anlatılıp sonuca bağlanıyor. Daha yaratıcı ve hayret uyandırıcı bir hikaye bekliyordum ama olmasa da olur tarzında bir olaydı bence :D

- En, en, en çok sevdiğim kısımlarsa tabii ki bir L hayranı olarak, onunla ilgili gerçeklerin olduğu kısımlardı. Hatta L'in yedikleri ve içtiklerinin listesini yapmışlar, neşeli neşeli okurken birden gözlerim doldu. 


Eğer bir Death Note hayranıysanız kesinlikle okumanız gereken bir cilt ki bence öyleyseniz kesin okumuşsunuzdur. Öyleyse yukarıda bahsettiklerim hakkında neler düşünüyorsunuz bilmek isterim. 


Siz Death Note / How To Read cildini okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

16 Nisan 2017 Pazar

Pazar 6'lısı : Doğum Günümde Hediye Edilmesini İstediğim 6 Kitap


Doğum günü hediyesi olarak, aslında her türlü hediye olarak, küçüklüğümden beri en en en sevdiğim şey kitaplar olmuştur. Çünkü en güzel hediye kitaptır. Sevdiğiniz birine güzel bir kitap hediye ettiğinizde ona sadece fiziksel bir nesne hediye etmiş olmuyorsunuz. Bu onun bir şeyler öğreneceği, belki de içindeki mesajdan hayatını değiştirecek bir ders alacağı bir kitap olacak. Eğer edebi bir kitapsa, onu peşinden sürükleyip farklı dünyalara götürecek. Düşünsenize böylece ona, kaçıp saklanabileceği, dertlerini tasalarını bir süreliğine de olsa unutabileceği bir dünya hediye etmiş olacaksınız. Bundan güzel şey olabilir mi?

Doğum günlerinde kitap seven arkadaşlarıma kitap alacakken hep hangisini alsam, hangisini beğenir; dahası acaba bunu okumuş mudur soruları beni yiyip bitirir. Bunu durduk yere soramazsınız da, anlar, sürprizi kaçar. Bu durumlardan kaçınmak için bence herkesin bu pazarın temasıyla bir liste oluşturması gerekiyor. Ki arkadaşlarımızın, yakınlarımızın işini kolaylaştıralım, değil mi ama? 

Aslında böyle yapınca da işin sürprizi kaçıyor, kabul. Bunun hediye çeki vermekten farkı yok. Ben arkadaşıma kendi seçtiğim, kapağını açtığından beni hatırlayacağı bir kitap hediye etmek isterdim mesela. Ya da böyle bir kitap hediye almak isterdim. Karşımdakinin beni önemsediğini gösterir çünkü böyle bir hediye. Fakat illa ki kitap... 

Öyle ya da böyle... Artıları ve eksilerini tartışmak anlamsız. Temanın gereğini yapıp, listemi hazırlıyorum öyleyse :D





1- Kolera Günlerinde Aşk / Gabriel Garcia Marquez

2- Anlatmak İçin Yaşamak / Gabriel Garcia Marquez

3- İmkansızın Şarkısı / Haruki Murakami

4- Amerikan Tanrıları / Neil Gaiman

5- Kitap Hırsızı / Markus Zusak

6- Hayvan Mezarlığı / Stephen King


Sizin doğum günü hediyesi olarak almak istediğiniz kitaplar neler?

Benimle paylaşın!




14 Nisan 2017 Cuma

Ankara / Yakup Kadri Karaosmanoğlu | Kitap Yorumu



Ankara

Yakup Kadri Karaosmanoğlu


2017 Klasikler / 4




Herkese merhaba!

Dördüncü aya girmemizle beraber Klasik Kitap Okuma Maratonu'nun dördüncü kitabını da, Nisan ayının ilk kitabı olarak bitirdim. 

Yakup Kadri'den okuduğum üçüncü kitap Ankara. Her kitabında yazara olan sevgim de büyüyor gibi hissediyorum. Milli Mücadele'ye, dönemin zihniyetine olan bakış açısını kendiminkine çok yakın bulduğum insanlardan biri. Bu düşüncelerini, gözlemlerini, izlenimlerini kitaplarına işlemiş olması da yani; "Sanat toplum içindir." görüşüyle hareket etmesi de ona büyük bir saygı duymama neden oluyor. 

Yazardan okuduğum ilk kitap olan Kiralık Konak, Çanakkale Savaşı dönemlerinde geçen bir eserdi. Osmanlı'nın son dönemlerinin, insanların bu dönemdeki davranışlarının, devletin parçalanırken halkın buna verdiği tepkilerin yer verildiği bir kitaptı. Bir diğer kitabı olan Yaban'ı zaten bilmeyen yoktur. Benim kitap hakkında bazı endişelerim vardı okumadan fakat okumaya başlamamla bitirmem bir oldu sanki. Ayrıca bence bu üç kitaptan en çarpıcısı da oydu. Milli Mücadele döneminde, cephe gerisinde insanların nelerle uğraştıklarını, Mücadele'ye olan yaklaşımlarını, tavırlarını büyük bir hayretle okumuştum ve o zamanlara karşı olan bakış açım değişmişti bir bakımdan.


Ankara ise Milli Mücadele'nin son döneminden, Cumhuriyet dönemine uzanan bir hikaye. Bunu bir kadın karakter üzerinden anlatıyor. İstanbul'dan eşiyle birlikte Ankara'ya taşınan Selma Hanım'ın bu noktadan sonra yaşadıklarına tanık oluyoruz. Bu bağlamda yazar, Cumhuriyet'ten önce ve yeni Türkiye'nin ilk yıllarındaki Ankara'ya ayna tutuyor. Kurak, gelişmemiş, insanlarının çoğunun zihni karanlık dönemlerde kalmış bir Ankara'yı sergiliyor okuyucusuna. Buraları okurken aslında pek şaşırmadım çünkü, bu şehrin Cumhuriyet'ten sonra, aslında başkent olduktan sonra geliştiğini biliyordum. Bu dönemden önce Ankara'nın diğer kırık dökük Anadolu şehirlerinden hiçbir farkının olmadığını duymuş, bir yerlerden okumuştum. 

Sadece şaşırdığım şey, yazarın Yaban romanınında da çok hayret ettiğim, Anadolu insanının aydın insanlardan yaban diye söz etmesi. Hatta romanın kahramanı önce, bu tabiri Yunan askerleri için kullandıklarını sanıyor ve kendisinden bahsettiklerini anlayınca şok oluyor. Bu işte bence de komik, aynı zamanda çok acı bir taraf var. Yaban olan aynı halkın farklı kesimleri mi yoksa ülkeni işgale gelmiş düşman askeri mi?

Buna bağlı olarak yazar yine halk-aydın arasındaki farka, daha doğrusu uçuruma değinmiş roman boyunca. Kitabın yorumlarına bir göz attığımda bazı insanların bu temayı artık klişe bulduklarını okudum. Bu görüşe katılmıyorum zira o dönemin en büyük sorunu buydu ve dönem romanlarında ısrarla bu temanın işlenmesinin bir zarureti olduğuna inanıyorum. Halk-aydın arasındaki mesafenin kapanması için böyle eserlerin kaleme alınması gerekliydi; insanların böyle bir sorun olduğunu bilmesi, farkına varması gerekiyordu. Ben şahsen bu temayı okumaktan bıkmadım, çünkü her yazarda, her kitapta bu çatışmayı farklı bir bakış açısından okuyorum ve bu okuduklarımın düşüncelerimi zenginleştirdiğine inanıyorum. 

Örneğin, Yakup Kadri'nin bu kitabında verdiği örnek çok etkiledi beni; Ankara Palas'ın açılışına gelen sosyete ve onları uzaktan izleyen, ne olduğunu anlamaya çalışan sıradan insanlar sahnesi. Oradaki ifade, Ankara Palas'ın merdivenlerinden çıkarken her basamakta sanki halktan biraz daha uzaklaşıldığı hissi, çok yerinde ve etkili bulduğum bir benzetmeydi. 

Anadolu şatafatın, gösterişin, reklam ve palavraların hiç geçmediği bir diyardır. 

Halk-aydın çatışması çerçevesinde aslında yazar Türk İnkılabı'nı haklı sebepler sunarak eleştirmiş. Olması gereken ve olanı gösterip çağdaşlaşmanın ne denli çarpık anlaşıldığından yakınmış. Değindiği tüm noktalara gönülden katıldım kitap boyunca. Devrimin amacı görüntü olarak Avrupa'nın kopyası olmak demek değildi, değil çünkü. Şapka devriminin amacı sadece o şapkayı takmak demek değildi. Kadınlara verilen hak ve özgürlüklerin amacı sadece eğlencelere, davetlere katılabilmeleri, süslenmeleri için değildi. Savaştan çıkmış, taze kurulmuş bir ülkeyi kalkındırmaları, gelişmiş ülkeler seviyesinin üstüne çıkartmaktı. 

Kısacası çağdaşlaşmak görünüm değil zihniyet meselesidir. 

Şapka bize değil, biz şapkaya hakim olmalıydık.

Romanda özellikle yazarın kadınlardan, kadınların hakları ve özgürlüklerinden, tabiatlarından bahsettiği cümleleri çok beğendim.

Hele Atatürk'ten bahsedilen sahnelerde sanki ben yaşıyormuşum gibi heyecanlandım. Onuncu yıl nutkundan söz edilirken orada olup onu anında dinleyemediğim için üzüldüm, orada olanları kıskandım. Fakat en çok da, Selma Hanım'ın Atatürk'ün evini gördüğünde düşündükleri çok hoşuma gitti. Evinin sadeliği, mütevazılığı onu şaşırtmıştı; beni bir kez daha kendine hayran bıraktı, bir kez daha ona ona saygım katlandı. 

O, işte bu yüzden Atatürk ya zaten.

Kısacası Ankara, Anadolu'daki yanlış anlaşılmış aydınlaşmanın yalın bir dille, etkileyici örneklerle ve akıcı bir hikayeyle yapılmış bir hicvi. O dönemin zihniyetini anlamak açısından mutlaka okunması gerektiğini düşündüğüm eserlerden. 

Türk kadınları çarşaf ve peçelerini işe gitmek, çalışmak için daha kolaylık olur diye çıkarıp atacaklardı. Onlar için cemiyet hayatına atılmanın manası yalnız bu çeşit salon cemiyetlerine karışmak olmayacaktı. Evet, Türk kadını hürriyetini dans etmek, tırnaklarını boyamak ve Rue de la Paix'in kanınlarına esir bir süslü kukla olmak için değil, yeni Türkiye'nin kuruluşunda ve kalkınışında kendisine düşen ciddi ve ağır vazifeyi görmek için isteyecekti, kullanacaktı. Ve Türk erkekleri, garplılaşma hareketini, Tanzimat beyinin garpperestliğiyle, alafrangalığıyla bir ayarda tutmayacaktı. Milliyetçi Türk Garpçısı için Garpçılığın en karakteristik vasfı Garplılığa Türk üslubunu, Türk damgasını vurmaktır. 



Siz Ankara'yı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

9 Nisan 2017 Pazar

Pazar 6'lısı : Okumak İstediğim 6 Seri



Herkese merhaba!

Bu haftanın teması okumak istediğimiz 6 seri. Ben buna benzer bir listeyi geçen sene paylaşmıştım sizlerle. Fakat biz kitapkurtlarının "okumak istediği seriler" say say bitmeyeceği için bu listede orada yazamadıklarımdan bahsedeceğim. O listeyi okumak için tıklayın.

Bu yazımda da yine okumak için deli olduğum fakat daha sıra gelmeyen serileri sıraladım. Umarım ömrüm yeter ve ölmeden bunların hepsini okurum da gözüm açık gitmem. En büyük korkum da budur laf aramızda. 



- eskiden her şey gibi, müziğimiz de güzelmiş.


1- Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları / Ransom Riggs

Belki hala popüleritesini koruyan bir seri fakat ben ilk kitabını daha geçtiğimiz aylarda okudum. Yani ben birinci kitabı okuduğum sıralarda üçüncü kitap çoktan çıkmıştı sanırım. Aslında abartıldığı kadar iyi bir kurgusu olduğu görüşünde değilim. Üstüne bir de çeviri konusunda çok sorun yaşadım ve bu konuda yalnız da olmadığımı görünce sorunun ben de değil cidden çeviride olduğu kanısına vardım. Belki orijinal dilde okusam daha çok severdim bilemiyorum. Eee o zaman bu serinin bu listede ne işi var diyeceksiniz. Diğer kitaplar kitaplıkta okunmayı bekliyor. Bir de belki sonradan açılan serilerdendir diye bir şans vermek istiyorum. 



2- Duman ve Kemiğin Kızı / Laini Taylor

Aslında ben bu serinin de ilk kitabını okudum ve yine beklediğimi bulamadım. Çok fazla övüldü ve öyle çok abartmaya gerek yokmuş aslında. Ya da ben kendimi öyle hazırladığım için çok memnun kalmadım. Yine de okumak istiyorum devamını, merak ediyorum neler olacak. 



3- Anita Blake / Laurell K. Hamilton

Yıllardır okumak istediğim bir seri bu doğrusunu söylemek gerekirse. Ama kitapların çokluğu, hala devam etmesi ve çevrilmeyen kitapların da olması gözümü korkutuyor. Henüz ortaokuldayken seri olduğunun farkında olmayarak bir kitabını okumuştum. Yaşım itibariyle bazı unsurlar bana ağır gelmişti ama hikayenin cidden güzel olduğunu hatırlıyorum. 



4- Narnia Günlükleri /  C.S Lewis

İlk filmini çok sevmiştim fakat sonra pek sarmamıştı. Kitapların adı filan çok ilginç geliyor bana. 



5- Yerdeniz / Ursula K. Le Guin

Yazarı okumaya başlamayı çok istiyorum fakat biliyorum ki bodoslama bu seriden başlamamalıyım. Ben aslında Mülksüzler'den başlamak istiyorum. Marquez'in kitaplarında uyguladığım stratejiyi bu yazar için de kullanmak istiyorum ben. Yani son noktam, Yerdeniz serisi olacak sanırım.



6- Talihsiz Serüvenler Dizisi / Daniel Handler

İsmi bile insanı okumaya çeken bir etken değil mi zaten. Bir de dizisi çıktı ya bir an önce okuyup diziye çöreklenmek istemiyorum desem yalan olur vallahi. Kitaplarının cildi de çok minnoş bu serinin. 



Aralarında okuduklarınız varsa beni gaza getirmekten çekinmeyin :D

Sizin okumayı çok istediğiniz seriler neler?

Benimle paylaşın!

7 Nisan 2017 Cuma

Eğer Bir Muggle Olmasaydım...


Herkese merhaba!

Beni tanıyanlar kendimle barışık bir insan olduğumu, dahası muggle olduğumu kabullenmiş bir Potterhead olduğumu bilirler. Fakat yine de biz gibi Harry Potter fanatiği mugglelar için biliyorsunuz ki Pottermore isimli olağanüstü bir platform var. Orada kendi halimizde takılıp Jo'nun yazdığı yeni hikaye ve tanıtımları okurken sanal bir şekilde - biraz da kendimizi zorlayarak - büyücü gibi hissedebiliyoruz azıcık ucundan.

Bilenler bilir, bu siteye üye olduktan sonra binanıza ayrılabiliyorsunuz. Bir takım soruları cevaplayarak Seçmen Şapka'nın sizi uygun binaya yerleştirmesine yardımcı oluyorsunuz. Aynı şekilde sorular cevaplayarak bu sitede asanızı ve patronusunuzu da belirleyebiliyorsunuz. Evet, biliyorum; asa büyücüyü seçer ama bu durumda zaten muggle olduğumuz için buna şükretmeye bakmalıyız. 



Eğer muggle değil de, bir cadı olsaydım, Pottermore'a göre Hogwarts'ta Gryffindor binasına seçilirmişim. Aslında ben hep bir Ravenclaw olmayı hayal etmiştim fakat Seçmen Şapka böyle uygun gördüyse hiç şikayetim olmaz yani :D



Asam, ki kendisini çok seviyor, bakmaya doyamıyorum;

- selvi ağacından

- 12.45 cm boyunda

- ejdarha yüreği teli

- az esnek

Ayrıca Jo şunları da eklemiş;

" Selvi ağacından yapılan asalar asillik ile ilişkilendirilir. Büyük ortaçağ asa yapımcısı Geraint Ollivander, selvi ağacından yapılmış bir asayı bir cadı ya da büyücüyle eşleştirmekten hep gurur duyduğunu, çünkü bu cadı ya da büyücünün kahraman bir şekilde ölecek biriyle karşılaştığını bildiğini söylemiştir. Neyse ki, bu daha az kanlı zamanlarda, böyle asaya sahip büyücüler canlarını feda etmeye mecbur olmamışlardı, fakat gerekse kuşkusuz çoğu bunu yapardı. Selvi asalar ruh eşlerini, cesur, gözüpek ve fedakar kimseler arasından seçerler; kendi doğalarının gölgeleriyle ya da başkalarınınkiyle yüzleşmekten korkmayanlar arasından. 



Muhteşem asamdan sonra, Patronus'uma geçebiliriz. Ben aslında kuş gibi bir şey bekliyordum fakat beni şaşırtarak Pottermore Patronus'umun tazı olduğunu söyledi. Bir yerde okuduğuma göre patronusu tazı olan insanlar çok iyi arkadaş oluyorlarmış. Ahlaki değerleri eşitlik ve adalet çevresinde şekilleniyormuş. Güzel özellikler bunlar tabii...

Bir cadı olsaydım, muhtemelen benim doğduğum yılda Potter'ın başarılı bir patronus yaratıp ruh emicilerden kendisini ve kuzenini kurtarmasına haset edip dururdum. Onların döneminde Hogwarts'a gidemediğim için - ki Hogwarts'a mı giderdim orası da meçhul - her gün içim yanardı. 

Yine de hayal etmesi güzel. Sadece Jo'nun yazdıklarıyla sınırlı kalmamak, olayları birinci ağızdan dinleyebilmek, hayran olduğum cadı ve büyücülerden imza almak, ya da en azından onları, hiçbir işim olmasa da her Eylül başında King's Cross'a gidip çocuklarını uğurlarken izlemek güzel olurdu. Evet, bir cadı için bile ürpertici olurdu ama. :D

Siz de bir muggle fakat aynı zamanda fanatik bir Potterhead misiniz? Öyleyse bana binanızı, asanızın özelliklerini ve patronusunuzun şeklini yazmayı unutmayın. Üye değilseniz de hemen gidip Pottermore'a üye olun. Jo'nun kaleminden en son çıkan lezzetlerden mahrum kalmayın!