23 Kasım 2018 Cuma

Ölmeye Yatmak / Adalet Ağaoğlu | Kitap Yorumu


Ölmeye Yatmak

Adalet Ağaoğlu

Yayım Tarihi: 1973


Sonunda bir kitap yorumuyla, hem de güzel bir kitabın yorumuyla merhaba! 

Kütüphaneye gittiğimde gözüme hep takılan ama tereddütlerim yüzünden okuyamadığım bir kitaptı Ölmeye Yatmak. Özellikle adıyla ilgimi çekiyordu; daha önceden de yerli kadın yazarlarımızı araştırırken Adalet Ağaoğlu ismiyle çok karşılaşmıştım. Kitaplarını okumaya çekinmemin nedeni bana çok soyut gelmesinden korkmamdı açıkçası. 

Okuma grubumuzun ilk kitabı Ölmeye Yatmak olunca sonunda aslında içten içe istediğim, aradığım o teşviki, motivasyonu bulmuş oldum. Okulda bir dersimizde romanın özetini ele aldığımız için de konusunu biliyordum artık, çekinecek bir şey de kalmamıştı. Aksine konusunu öğrendikten sonra kitabı çok merak etmiştim. 

Söz konusu özet aslında çok sığ, çok yüzeyseldi bana göre. Kitabın yalnızca Aysel'i merkeze alan bir kurgusu var izlenimi uyandırıyordu ama okumaya başladığımda kitabın bundan daha derin ve yoğun olduğunu gördüm. 

Kitap kısaca, Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak belirli karakterler üzerinden bir dönemin sıkıntılarını, bunalımlarını anlatıyor. Özgürlük ve çağdaşlık düşüncelerinin ne kadar doğru anlaşılıp uygulanabildiğini sorguluyor. Türk İnkılabı'nın amacına ulaşıp ulamaşadığını, insanlara kendisini benimsetip benimsetemediğini inceliyor bir bakıma. Aynı temada okuduğum Ankara (Yakup Kadri) da zaten bu konu üzerine oldukça düşünmüştüm. Ölmeye Yatmak bu açıdan ufkumu genişleten bir kitap oldu.  Ayrıca ikisini karşılaştıracak olursam Ölmeye Yatmak daha karamsar, daha soğuk ve gerçekçiliğin biraz daha acımasız olduğu bir kitap. Fakat ikisi de ele aldıkları konuyu işlemek ve okuyucuda bir etki bırakmak konusunda başarılı eserler; okumadıysanız önce Ankara'yı, sonra Ölmeye Yatmak'ı tavsiye edebilirim.

Önce Ankara'yı dedim, çünkü bana göre Ölmeye Yatmak herkesin okuyabileceği,  herkese hitap eden bir kitap değil.

Bence öncelikle eleştirilen yerlere tarafsız bir yorum getirebilmek adına kişinin açık görüşlü olması gerekiyor biraz; belirli kalıplar içinde olmamak gerekiyor yani. Dünyaya - gerçi bu durumda Türkiye'ye - tek bir yönden bakan biriyseniz, ideolojik olarak bir görüşü benimsemiş ve ondan başkası hakkında bir şey duymaya tahammül dahi edemiyorsanız mesela, kitaptan uzak durun. 

Burada bir olaya da değinmek istiyorum; daha dün arkadaşlarla bir kitapçıya rastladık; aramızdan biri kitabı almak istiyordu ve kibarca satıcıya sordu. Satıcının tavrı çok garipti, yüzümüze bile bakmadan, "Biz o kitabı satmıyoruz. " dedi tersçe. Bu olay zihnimi meşgul etti, o an satıcının tavrından çekinip yürüyüp gittik, nedenini soramadık ama sonra ben satıcının bir kitaba karşı neden bu kadar sert bir tavır takındığını sordum kendime. 

İşte büyük olasılıkla yukarıda bahsettiğim nedenden dolayı. Bilemiyorum, kitabı okuduğumda beni öyle çok rahatsız eden bir durumla karşılaşmadım. Anlatılan olayların eleştirilme amacıyla kurgulandığını, yazıldığını düşündüğümden yazar doğru noktalara parmak basmış gibi de geldi bana hatta. Fakat toplumumuzda önyargıları, tabuları olan öyle çok insan var ki ne yazık ki Ölmeye Yatmak herkesin okuyabileceği bir kitap değil işte.

Öte yandan kitabın dili öyle akıcı ki başlamadan önce okumam uzun sürecek diye korksam da üç-dört gün gibi bir sürede bitirdim, hem de hasta olmama rağmen. Ayrıca, yukarıda da değindiğim gibi hikaye yalnızca Aysel odaklı değil. Olay örgüsünü oluşturan birçok karakter var; Aysel, Aydın, Ali, Namık, Dündar Öğretmen...

Bir de romanda farklı yazı türlerinin bir araya getirildiğini göreceksiniz; mektup var, günce var, haber metni var... Böyle olunca da benim kitaba ilgim ve merakım devamlı canlı kaldı. Farklı yazı şekillerini, farklı kişiler ağzından okumaktan çok keyif aldım. Yazarın bu seçimi, bana kalırsa kitabın dinamiğini olumlu yönde etkileyen bir unsur olmuş.  Ayrıca belki de kendi içinde bu sayede, olay ya da durum bakımından olmasa da anlatımsal açıdan tekrara düşmemiş.

Yazarın anlatımında canımı sıkan tek şey sık sık zaman kipi değişimleriydi. Kitabın başlarında bu durum beni kurgudan koparan bir etken oldu ve okurken beni çok rahatsız etti. Sonra kitap devam ettikçe ve bu durumla hala karşılaştıkça yazarın bunu da kasten yaptığını düşünmeye başladım. Kitap zaten hikayesi, karakterlerinin iç dünyası ve atmosferiyle sizde, bir sorun olduğu hissini uyandırıyordu ve bu kasten yapılan kip değişimleri, bakış açılarının aniden değişmesi de bu hissi güçlendirmek için yapılmış bir şey, uygulanmış bilinçli bir yöntemdi. 

Bir de ilk önce şu gazete yazılarını beğenmediğimi düşünüyordum. Bölümler arasında o dönemde yaşanmış gelişmelerin yer aldığı rapor gibi yazılar vardı. Bunların da kitapta yer alması çok yerindeydi bana göre; böylece karakterlerin yaşadıklarının arka planında ülkede olan biteni de öğrenip yaşananları, karakterlerin değişimini bu olaylar çerçevesinde değerlendirme fırsatımız oldu. Dediğim gibi önce bu yazıların kurguya yedirilmiş olmasının daha iyi olacağını düşündüm kendi kendime. Hani dönem olaylarını düz yazı şeklinde değil de hikaye içinde verseydi yazar diye... Ama sonradan fikrim değişti çünkü bu gazete yazılarında yer alan bilgiler gerçekten olan, o dönem Türkiye'sinde ve dünyada yaşanan sosyal ekonomik gelişmeleri yansıtan şeylerdi ve kurguya kısa bir ara verip bunları okumak, sonra karakterlerimizi dinlemeye devam etmek onların hikayelerini güçlendiren bir etkendi bence. Bu gazete yazılarıyla kitaptaki olayların gerçekçiliği de artırılmış geldi bana. Okuduğumuzun tümüyle bir hayal ürünü olmadığını Ağaoğlu hikayenin kimi yerlerine serpiştirdiği bu raporlarla hatırlatmış okuyucusuna. Bunun yanı sıra romanda bir karakter olarak karşımıza çıkmayan ama bahsi geçen gerçek kişiler de (Erdal İnönü, Nihal Atsız) gerçeklik hissini güçlendirmişti.

Son olarak yazarın oluşturduğu karakterler üzerinden güzel eleştiriler yaptığına bir kez daha değinmek istiyorum. Yazar, yeni değerleri olan yeni bir cumhuriyetin halkı olarak insanların bu değişime ne kadar ayak uydurabildiğini, zihniyetin nasıl şekillendiğini, yanlış değerlendirilen, yalnızca şekilcilikle sınırlı kalan özgürlük ve çağdaşlık kavramlarının insanların psikolojisini, tutum ve davranışını ne yönde etkilediğini açıkça görme imkanı sunmuş okuyucuya. Kafalarda doğru şekilde oturmamış çağdaşlık düşüncesi toplumdaki ilişkilerde ne gibi hasarlar doğurmuş onu da anlıyoruz bir bakıma. 

Kitaptaki karakterlerin hepsi  kimlik bunalımı yaşamaktadır aslında. Kendilerine biçilen rolün sınırları arasına sıkımış, bir türlü bireyselleşememişlerdir. Yaptıkları her şeyi "çağdaş olma", "Atatürk kızı" olma amacıyla yapmışlar ve bu amaca yönelik benimsedikleri düşünce tarzı ve tutumu aslında tam anlamıyla benimseyemediklerini anlayamamışlardır: "Acaba hiç kendim olmuş muydum? Hiç kendimiz olduk mu? Görevlerin birlikte götürülmediği bir yerim oldu mu hiç?" Buna sebep olan şeyse, içinde bulundukları toplumun psikolojisi, dönem zihniyeti, çevrenin beklentileri ve baskısı olabilir. İşte bu bakımdan aslında romandaki her kişi kurgulanmış bir karakter olmaktan çok birer tip özelliği gösteriyor. Hepsi o kuşağın farklı düşünce tarzlarını temsil eden birer tip olarak karşımıza çıkıyor.

Kısacası Ölmeye Yatmak, bir kadını ölmeye yatmaya götüren süreci, farklı karakterler üzerinden anlatan, bir dönemin tanığı olmamızı sağlayan bir roman. Okuyunca insan, ülkemizde değişen pek bir şey olmadığını da görüyor ne yazık ki.

Ben hala insanlarımızın, özellikle gençlerin özgür ve çağdaş olmayı doğru anladığını düşünmüyorum. Bu kavramların kişilere doğru şekilde öğretilmesi ve benimsetilmesi gerekiyor ki burada da iş eğitime geliyor; eğitim sisteminin kalitesine geliyor. Toplumu şekillendiren kişiler olan öğretmenlerin işlerini ne kadar iyi yaptıklarına geliyor. 

"Bir gün öğretmen de ölür. Ama ardından binlerce ve binlerce kişide yaşar o. Bir alev, sönmez bir ateş gibi, ilim meşalesini nesilden nesile devreder."

İşte böyle olabilmeli öğretmen..

Bu arada öğretmenler günü de kutlu olsun!


9 Kasım 2018 Cuma

Okuyan Bir Muggle Olmanın Zorlukları #3 | Okuyan Mugglelar için En Korkunç 7 Durum


Artık kütüphanede çok zaman geçirdiğimden kitaplar ve okumak üzerine daha çok düşünür oldum. Bloga uzun süredir yazı yazmadığım için, yazacak güzel bir şeylere kafa yordum bir süre ve sonunda şu Cadılar Bayramı furyasından etkilendim ki böyle bir şey geldi aklıma. 

Kitapseverler olarak günlük hayatta hoşlanmadığımız pek çok durumla karşılaşabiliyoruz. Kimi olaylar ise bizi çıldırtacak kadar korkunç hale gelebiliyor. Bu yazımda benim için bu korkunç durumlardan bahsedeceğim biraz.

1- Ödünç verdiğin kitabın zarar görmesi / hiç geri gelmemesi.

Bu durum, ben daha böyle bir şey yaşamadan benim korkulu rüyam olmuştu. Çünkü küçükken de annemin böyle şeyleri yaşadığını görmüştüm. Bu yüzden kendisi kitap ödünç  vermeye zamanla karşı hale geldi. Ben de yeni yeni bu ön yargımı aşmaya çalışıyorum ama birkaç sene önce yaşadığım bir olaydan sonra sadece çok ama çok güvendiğim kişilere kitap ödünç veriyorum.  Kıramadığım biriyse ödünç vermek yerine kitabı ona doğrudan hediye etmekte buluyorum. En azından geri dönecek mi, nasıl dönecek endişesi olmuyor :D




2- Çok merak ettiğin ama okumaya kıyamadığın bir kitap hakkında spoiler yemek. Hem de yüzüne, yüzüne...

Bunu genelde yine okuyan bir muggle yapar size. Çünkü okuyan bir muggle günlük hayatta başka bir okuyan mugglela konuşurken kitaplardan benzetmeler yapmaya, çok sevdiği kurgulara atıflarda bulunmaya bayılır. Bunu ben de yapıyorum ve istemeden birkaç kere karşımdakine spoiler verdim. Böyle durumlarda genelde anlayışlı davranılır ama eve gidildiğinde hüngür hüngür ağlanır. 




3- Çok sevdiğiniz bir kitabın/serinin adaptasyonunun iğrenç olması.

Çoğu adaptasyon kitabın yarattığı etkiyi yaratamıyor benim üzerimde, beklentilerimi karşılayamıyor. Buna alıştım sansam da her yeni adaptasyon haberinde yerimde duramıyor, vizyon tarihini iple çekiyorum. Büyük bir heyecanla o sinema koltuğuna oturuyorum ve sonra güm! Bütün heves kursağımızda... Bugüne kadar en sevmediğim adaptasyon sanırım Jane Eyre'e ait adaptasyonlar. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar o kitabın yarattığı hissi yansıtamazlar. Bunu ancak Charlotte, kelimeleriyle yapabilir.




4- Yanlışlıkla son sayfaya bakıp kendi kendine spoiler yemek.

Bu benim çok sık başıma gelen bir şey, sanırım lanetli falanım. Son sayfa olmasa bile arada, hani kitabı koklayasım geldiğinde bile, sayfaları hızlı hızlı çevirirken gözüm bir kelimeye takılır ve farkında olmadan o kelimenin içinde bulunduğu cümleyi okuyuveririm. Kimi zaman ne olduğunu anlamasam da bazen çok önemli şeylerin olduğu kısımlara denk gelip kendi kendime spoiler yiyorum. Gerçekten çok kötü bir durum ve suçlayacak kimse de yok!




5- Kötü çeviri.

Bazen elinizdeki çeviri o kadar kötüdür ki sinirileriniz bozulur ve kitabı bırakıp gülmeye filan başlarsınız. O kadar bariz çeviri yanlışlarına rastlarsınız ki ifadenin orijinali, orijinalini hiç görmemiş olsanız dahi gözününüzün önüne gelir. Eğer söz konusu bir klasikse şanslısınız; piyasada klasiklerin onlarca çevirisi var. Biri kötüyse, bir başkasının çevirisini tercih edebiliyorsunuz. Ama elinizdeki bir çağdaş romansa ve sadece bir kişi tarafından çevrildiyse, her ne kadar size hitap etmese de kitabı merak ediyorsanız okumak zorundasınız. Ana dilini biliyorsanız, kitabın orijinalini de okumak da bir seçenek ama yabancı dilde basılı kitapları edinmek ne kadar masraflı bilirsiniz. 

Bu konuda bahsetmeden geçmek istemiyorum; Marquez'in bazı kitaplarının çevirmeni İnci Kut olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. Özellikle Kırmızı Pazartesi'yi iyi ki o çevirmiş. 

Öte yandan yine bir Marquez kitabı olan Kolera Günlerinde Aşk'ı okumayı devamlı ertelememin nedeni de çevirisi. Kitabın çevirisni Şadan Karadeniz yapmış ve çevirmen hakkında düşüncelerine çok güvendiğim bir arkadaşım pek iyi yorumlarda bulunmadı. Yanlış anlaşılmasın, çevirmen kötü diye, çevirisinde hata var diye değil de; seçtiği çeviri yöntemi, tercih ettiği kelimeler konusunda sıkıntı olduğunu duydum. Ön yargımı kırdığım anda kitabı bitirivereceğim ama... İşte...




6- Geciken/asla gelmeyecek olan devam kitabı / çeviri.

En az yukarıdaki durum kadar hüsrana uğratıcı. Bu başımıza çoğunlukla serilerde geliyor sanırım. Sırf o kahredici bekleyişi yaşamamak için artık ben serileri son bulduktan sonra okuyorum. Hatta bazen sonlandıklarından emin olmak için birkaç yıl bekliyorum, çünkü yazarlar bitirmiş gibi yapıp bir devam kitabı daha yazmaya karar verebiliyorlar. Ah... G.R.R Martin son kitabı yazmayı hala bitiremediği için Buz ve Ateşin Şarkısı'nı okumaya ara verdim mesela. Ölürse filan diye...

Çeviri için beklemekse daha korkunç bence. Biliyorsun ki dünyanın başka yerlerinde o kitabı insanlar çoktan okudu, ama sen çevrilmesini beklemek zorundasın! Kitabın yazıldığı dili bilmiyorsak yandık! Mesela ben, yıllar önce bir kitap okumuştum ve bunun bir serinin ilk kitabı olduğundan habersizdim. Sonra, hikayenin devamı olduğunu hissettiğimde araştırmıştım ve seri olduğunu öğrenmiştim. Fakat çevirinin basıldığı yayınevinde devam kitaplarının çevrilmeyeceği duyurusunu görmüştüm. Acımasızlar! Kitabın adını dahi hatırlamıyorum. Ne yazık...




7- Kitap önerisi istenmesi / En sevdiğin kitabın sorulması.

Her ikisi de insana ter döktürür, mide krampları geçirtir, geçiçi kekemeliğe bile sebep olur. Şahsen ben benden öneri istendiğinde ya da en sevdiğim kitap sorulduğunda tutulup kalıyorum. Böyle gözlerim kocaman oluyor, dudaklarım aralanıp ağzım hafif açık kalıyor. Nedeni, o an zihnimden bir dolu kitap ismi, karakter ve alıntının geçiyor olması. 

Birkaç dakika sonra çözülüyorum, düşüncelerimi dizginleyip bir sıraya koymayı başarıyorum ve sonra... Sonra saatlerce susmadan öneri veriyorum ya da en sevdiğim kitaplardan bahsediyorum. Nefes almadan... Sonsuza kadar...

Bunu yaparken çoğunlukla karşımda kimse olmuyor, çoktan pes edip gitmiş oluyorlar.



Sizin için kitaplarla ilgili en korkunç durumlar 

3 Kasım 2018 Cumartesi

Ekim 2018 | Aylık Rapor


Sosyal medyada herkes geçtiğimiz ayın ne kadar uzun sürdüğünden yakındı. Benim içinse yine çok çabuk geçti Ekim ayı. Belki de çok dolu ve yoğun geçirdiğimdendir, bilemiyorum.

Bu ay bloguma hiç yazı yazamamışım, onu üzülerek fark ettim. En son paylaştığım şey yine bir aylık rapor. İki aylık rapor arasında hiçbir yazı olmaması canımı sıkıyor ama oturup da kitap okuyacak zamanı bile zar zor buldum bu ay. 

Okunanlar

Bu ay çok yakalanmadım ama reading slumpın şöyle bir ucundan döndüm. Çok korkunçtu ama bir şekilde atlatmayı başardım. Yine de bu durum bana birkaç güne mal olduğu için okuma konusunda performansımı olumsuz etkiledi tabii.

Bu ay toplam 4 kitap, 602 Sayfa okumuşum. Az, çok az hem de...

- Lyon'da Düğün / Stefan Zweig (50 Sayfa)

- Maymunlar Gezegeni / Pierre Boulle (176 Sayfa)

Filmlerini izledikten sonra çok merak etmiştim kitabı. Filmleri de çok seviyorum ama kitabı, özellikle sonunu, daha şaşırtıcı ve ilginç bulduğumu  söylemem gerek. 

- Translation Criticism / Katherina Reiss (127 Sayfa)

Yarısını bir dersim için, geri kalanını da merakımdan okudum. Yeni şeyler öğrenmesem de farklı örnekler üzerinden farklı yaklaşımlar tanıdım ve yeni bakış açıları edindim diyebilirim.

- Kehanetin Oyuncağı / David Eddings (249 Sayfa)

Kehanetin Oyuncağı, Belgariad serisinin birinci kitabı. Başlangıç kitabı olarak yeterliydi bence, yine de Goodread'te puanlarken iki yıldız kırdım. İlk kitap olsa da azıcık şaşırtsın isterdim. Olaylar tahmin edilir şekilde seyretti, fakat karakterleri çok sevdim. Seriye devam etmeyi düşünüyorum.

İzlenenler

- Croc-Blanc (2018) 3/5

- Conspiracy Theory (1997) 4/5

- The Breadwinner (2017) 4/5

- Hotel Transylvania - Summer Vacation (2018) 4/5

Yazılanlar

Söylenecek hiçbir şey yok. Utanarak ayrılıyorum..


Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!

1 Ekim 2018 Pazartesi

Eylül 2018 | Aylık Rapor




2018'in bitmesine daha üç ay var ama ben şimdiden Eylül'ü bu yılın en güzel ayı ilan ediyorum.

Her şey yoluna girdi. Belki abartıyorum ama bu ay gerçekten de hayatımda her şey güzel gitti, öyle hissediyorum.

Sonbaharın gelmesi ve özellikle son haftalarda havaların da serinlemesiyle yaz boyunca muzdarip olduğum okuyamama durumundan kurtuldum. Eskisi kadar, ki eskiden kastım birkaç yıl önce, okuyamasam da hala, ortalama performansımı yeniden yakaladığımı düşünüyorum. 

Akademik dönemin başlamasıyla hissettiğim o boşluk hissinden de kurtuldum. Bir şeyler yapıyor olmak gerçekten harika hissettiriyor. 

Önceki yazımda bahsettiğim gönüllü işe bu ay başladım ve bu olay, bu Eylül'ü unutmamak için harika bir sebep!

Çok sevdiğim bir dostumla ilk defa buluştum, o güzel ruhunun yansımasını güzel gözlerinden görme şansını yakaladım. Unutulmazdı!

İki yıl önce hevesle başvurduğum yerden bu ay haber geldi ve ben havalara uçtum. 

Kardeşimi çok mutlu eden bir şey oldu ve dolayısıyla ben de çok mutlu oldum çünkü o mutluysa ben de mutluyum.

Veee, bu ay 'hayır' demeyi öğrendim. Yaşarken, yani o farklı durumlara 'hayır' dediğim anlarda çok zorlansam da ayın sonuna geldiğimizde bunu yapabildiğimi aniden fark ettim. Bu, hayır diyememek, kendimde en nefret ettiğim özelliğimdir. Sanırım biraz ilerleme kaydediyorum.

Eylül 2018'i unutulmaz kılan şeyler işte bunlar.

Gelelim neler okuyup izlediğime, neler yazdığıma!


Okunanlar

Okunan Kitap: 6
Okunan Sayfa: 1753


- The Witches / Roald Dahl (208 Sayfa)

Okuyup yorum yapan çoğu kişi kitabın çok korkunç ve dehşet verici olduğundan bahsetmiş; bunun çocuklara uygun olmadığından yakınmış. Haklı oldukları noktalar var, belki ben de küçükken okusaydım olumsuz etkilenirdim. Ama şu yaşımda bu kitabı eğlenerek, keyifle okuduğum da bir gerçek. Yetişkinseniz özellikle öneriyorum. Kimi yerlerinde sesli güldüğüm bile oldu; çoğu yerini ise yüzümde bir tebessümle okudum. Dahası gerildiğim kısımlar da oldu. Çok güzel bir hikayeydi!

- Oyun / Ted Dekker (442 Sayfa)

Hakkındaki düşüncelerimi okumak için; tıklayın :')

- Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali (222 Sayfa)

Çok, çok güzeldi. Henüz ondan iki kitap okudum ama her bir kitapla yazarlığını daha çok seviyorum Sabahattin Ali'nin. Kitap hakkındaki görüşlerimi şuradan okuyabilirsiniz.


- Alice Harikalar Diyarında - Aynadan İçeri / Lewis Carroll (275 Sayfa)

İthaki'nin basımı her gördüğümde gözlerimi alıyordu, sonunda dayanamayıp satın aldım ben de. Alice'den ne beklemem gerektiğini bilmiyordum ama okuduktan sonra istediğimi almış gibi de hissetmedim; eksik bir his vardı içimde. Sorun çeviride de değildi. Çeviri güzeldi aslında ama ben hikayeyi anadilde okuyan okuyucuların almış olduğu keyfi alamadığımı düşünüyorum, okurken hep öyle hissettim. Özellikle şiirlerin, şarkıların aslını çok merak ediyorum. Orijinalini okuduğumda kitabı daha çok seveceğime ve yazarın kalemini daha iyi takdir edeceğime eminim. Bir de elimdeki basımın başındaki Çeviri Süreci Üzerine yazısını büyük bir ilgi ve keyifle okudum. Keşke her çevirmen bunu yapsa. 

- Buzkentin En Soğuk Kızı / Holly Black (446 Sayfa)

Çıktığı zamanlardan beri adı ve kapağıyla ilgimi çekiyordu aslında kitap. Neden şimdi bilmiyorum ama en doğru zamanda okumuş gibi hissediyorum. Holly Black'ten okuduğum ilk kitaptı; yazarın kalemini beğendim aslında. Yormayan, keyifli vakit geçirten bir anlatımı vardı. Yoğun dönemlerde kafa dağıtmak için, ağır ve klasik romanlardan sonra dinlenmek ya da okuyamama sorununu aşmak için okunabilecek kitaplardan. Seri değil de tek kitap olması da ayrı sevimli, yazarın sırf hırsları yüzünden seri yazmamış olması takdirimi kazandı. Kısacası güzel çerezliklerden..

- Çevirinin ABC'si / Şehnaz Tahir Gürçağlar (160 Sayfa)

Birinci sınıfta Çeviriye Giriş dersi için okumuştum ama o zamanlar ne, nedir pek farkında olmadığımdan sadece ders için yaptığım bir okuma olmuştu. Şimdi işin, en azından uygulama kısmını pratik ettiğim için başka bir gözle yeniden okumak istedim. Ayrıca kitabın ikinci yarısı kuram üzerine. Bu bölümü de geçen seneki Çeviri Kuramları dersimizin üstüne okumak güzel oldu. 



İzlenenler

-To All the Boys I've Loved Before (2018) 3/5

- Braven (2018) 3/5

- Lucky Number Slevin (2006) 4/5

- The Birds (1963) 3/5

- Ocean's 8 (2018) 4/5

- Ocean's 12 (2004) 4/5

- The Rise of the Apes (2011) 5/5

- The Dawn of the Apes (2014) 4/5

- War for the Planet of Apes (2017) 4/5

- Ailecek Şaşkınız (2018) 1/5

Bu yılın en büyük hayalkırıklıklarından biri oldu. Cemcir&Kural ikilisini severim ama bu olmamış. İçimden gelerek güldüğüm sahne sayısı bir elin beş parmağı bile etmez. Filmi izleyeceğime birkaç bölüm İşler Güçler ya da Kardeş Payı izleseydim, önceden izlemiş olmama rağmen daha çok keyif alırdım. 

- Sierra Burgess Is A Loser (2018) 2/5

Ay hiç sevmedim. Spoi olmasın ama yaptıkları şey hiç etik değildi; dramatik ya da romantik hiç değildi.

- The Lion King (1994)

Yukarıdaki filmin bende bıraktığı rahatsız edici tadı yok etsin diye buı klasiği yeniden izledim, ohh.

- The Nun (2018) 2/5

Oysa ne büyük beklentilerle gitmiştim filme. Doya doya korkup ürkeceğim, tüylerim diken diken olacak sanmıştım. Yanılmışım. Uzak durun. Odada tek başımayken telefonu sessize almayı unutup birden mesaj bildirim sesi duyunca bile daha çok korkuyorum.

Diziler

- Hemlock Grove | 2. Sezon

Ba-yıl-dım. Ama öyle hayran kalmak manasında değil. İçim bayıldı. Göz devirmekten başım ağrıdı. En sevdiğim karakter artık Johann. Bu dizide mantıklı düşünen tek karakter o :D

- American Horror Story | 6. Sezon

Gaga'lı sezon ilk bölümünden sarmayınca izlemeye ara vermiştik. Ondan sonra da babamla tekrar başladık, ilk sezonları izledik ve dördüncü sezon bitince yine devam etmedik. Neden cidden bilmiyorum :D Annemle de 6'yı izlemeye birkaç kez girişmiştik ama devamı gelmemişti. Sonunda çok özlediğimizi fark ettik, korkmak istedik ve iki günde izleyiverdik 6. sezonu. Ay çok iyiydi, bayağı rahatsız edici ve ürkütücüydü. Sonunu iyi bağlayamasalar da amacına ulaştı bence.

- Fight For My Way (2017)

Üç bölüm kala izlemeyi bıraktık. Neden mi? Çünkü bir sonraki bölümde ne olacağını merak etmiyorduk. Başından beri de böyleydi aslında ama sadece karakterlerin sevimliliği izlemeye devam etmemizi sağladı. Ama bir yere kadar dimi? Sonunu getiremeden doyduk işte :D 

- Once Upon a Time in Wonderland (2014)

Alice'i okuduktan sonra, yıllar önce bir bölüm izleyip bıraktığım bu dizi aklıma geldi ve Wonderland havasından çıkmadan onu da izleyeyim dedim. Kendisi benim çok sevdiğim Once Upon a Time'ın yan dizisi. OUAT'ı da 4.sezondan sonra izlemedim - 4. sezonlarla ilgili bir problemim var bence. Neyse, bu dizideki o OUAT havası beni yine içine öyle bir çekti ki bu dünyayı ne kadar özlediğimi fark ettim. OUAT'ı bir daha baştan başlayıp izleyeceğim sanırım.

Haa, in Wonderland de en az ana dizi kadar güzel bence. Dijital efektler bazen güldürse ve çoğu zaman sinir bozsa da kurgu açısından hayran olunası bir yapım olmuş. Bence bir şans verin, özellikle OUAT seyredenler kesinlikle izlesin.

Yazdıklarım

Ağustos 2018 | Aylık Rapor

Oyun / Ted Dekker | Kitap Yorumu

Mim: 2018 Dünya Kupası

Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali | Kitap Yorumu

Çeviri Günlükleri #1 | Yerelleştirme Çerçevesinde V.C Andrews'in Çatı Romanı

Ne Var Ne Yok | Eylül 2018 // Sabreden Muggle İstediğini Alır




Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!


29 Eylül 2018 Cumartesi

Ne Var Ne Yok | Eylül 2018 // Sabreden Muggle İstediğini Alır



Herkese serin bir İzmir gününden merhaba!

Akademik dönemin başlamasıyla havaların da serinlemesi keyfimi iyice yerine getirdi. Yazın sıcaklarından o kadar bıkmışım ki üşümek artık hoşuma gider olmuş fark etmeden. Bunun yanında hayatımdaki güzel gelişmeler de beni gittikçe mutlu bir muggle haline getirdi son günlerde. İnanılmaz olumlu, keyifli ve sevimli biri olup çıktım.

En azından bana öyle geliyor, aynaya bakınca yüzümde güller açıyor. Kısacası etrafımdakiler için de daha bir çekilir hale geldim denilebilir. 

Normalde çekilmez olduğumdan değil tabii. :D

Yazın bitmesi ve sonbaharın gelmesiyle hayatım yeniden bir düzene girdi. Derslerin başlaması ve yeniden bir plan program yapmak hayatta en sevdiğim şeylerden biridir zaten. 

Bir de bu yıl diğerlerinde olduğundan daha yoğun olacağım gibi, ama bu tatlı bir yoğunluk.


Dönem başlamadan önce gönüllü bir işe başladım!

Farklı yaş gruplarından iki sınıfa gönüllü İngilizce öğretiyorum. Bölümüm öğretmenlik olmadığı için bu işi yapamam, bana göre değildir diye çok endişe yaptım ama bir kez yapınca, daha ilk günden bunun çok keyifli bir iş olduğunu gördüm.


Tercih dönemimde, yıllar yıllar öncesi herkes en azından bir tercihime öğretmenlik yazmamda ısrarcı olmuştu. Öğretmenlik altın bilezik filan diyenler de çoktu ama ben bu mesleğin bana uygun olmadığı konusunda direttim ve tercihlerimin hepsini - ki topu topu beş tercih yapmıştım - mütercim tercümanlıktan yana kullandım. 

Bunun nedeni gerçekten de kendimde o kumaşı görmememdi. Öğretmenlik bana göre sadece bir meslek değildir; bir sanattır, bir fedakarlık, özveri işidir. Aynı zamanda çok büyük bir vicdani sorumluluğu vardır. Tüm bunların altından kalkabileceğimi, bu mesleğin gerektirdiği yetenek ve diğer manevi özelliklere sahip olmadığımı düşünüyordum. 

Hala öğretmenliğin hayallerimdeki iş olduğunu düşünmüyorum, çeviri işi benim yapmak için doğduğum şey, bu konuda hala fikrim aynı. Yine de bu iki sınıfa ders verirken tahmin ettiğimden daha çok keyif alıyorum. Bundan öğrencilerimin de etkisi büyüktür elbette. Hepsi öğrenmek için, bunun farkında olarak ve isteyerek oraya gelen gençler ve ben de onlara bir şeyler verebilmek için elimden geleni yapıyorum. 

Bunun yanı sıra geçtiğimiz günlerde harika bir haber aldım.

İki sene önce, ikinci sınıfın başında okulumuzun merkez kütüphanesine yarı zamanlı çalışmak için başvurmuştum. Hatta şöyle gelişmişti o olay;

Kütüphanede çok vakit geçirdiğimden orada çalışan öğrenciler hep gözüme takılıyor, ilgimi çekiyordu. Ben gönüllü çalışıyorlar sanıyordum ama biriyle konuşunca yarı zamanlı öğrenci olduklarını ve bir ücret karşılığında çalıştıklarını öğrendim. Araştırmamı yapıp başvuruda bulundum ama bana çok sıra olduğunu, adımı sıraya ekleyeceklerini ama ne zaman sıranın bana geleceğini bilmediklerini söylediler. Ücretsiz, gönüllü olarak çalışmak istediğimi söylesem de bunun kabul edilmediğini belirttiler. Ben de tamam diyip hayal kırıklığımla bu işi unuttum.

Aradan iki yıl geçti, aklımda hiç yokken bir telefon aldım ve hala kütüphanede çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordular. Öyle heyecanlandım ki hemen cevap bile veremedim, ne olduğunu da anlayamamıştım zaten. 

Neyse, hemen birkaç gün içinde istenilen belgeleri toparlayıp teslim ettim. Okul bitmeden, bir senede olsa kütüphanede çalışabileceğim için çok mutluyum. Kimilerine çok küçük, basit veya anlamsız gelebilir ama bunu yapmayı gerçekten çok istiyordum. Bu fırsatı bulduğum için çok mutluyum. 

Dolayısıyla bu yıl hem gönüllü dersler, hem de bu kütüphane işi ile meşgul olacağım; bir taraftan da dersler var tabii, ikinci dönem de proje çalışmam olacak. Üniversitenin son yılı zaten normalde de yoğun olur ama böyle planda olmayan işler yoğunluğumu ister istemez artırdı.

Yine de mutluyum, yoğun olmayı, meşgul olmayı seven bir insanım. Boş kalınca kendimi kötü hissediyorum. Sadece bu yoğunluğun kitap okuma konusunda beni kötü etkilememesini diliyorum. Belki biliyorsunuzdur, yoğun ve stresli dönemlerde daha çok kitap okuma gibi garip bir özelliğim var. 

Bakalım nasıl olacak. :D



Siz bugünlerde neler yapıyorsunuz?

Benimle paylaşın!

27 Eylül 2018 Perşembe

Çeviri Günlükleri #1 | Yerelleştirme Çerçevesinde V.C Andrews'in Çatı Romanı


Herkese yeni bir yazı dizisiyle merhaba!

Bu konuda yazılar yazmaya beni Eslem heveslendirdi. Bu yüzden öncelikle ona teşekkür etmek istiyorum.

Bu yazı dizisinde çeviri edebiyatla ilgili yazılar olacak; çeviri eleştirilerimi, belki raporlarımı paylaşacağım buradan. Bu tür yazılar okul için ödev olarak da hazırladığım yazılar; ayrıca yazmaktan inanılmaz keyif aldığım şeyler. Eslem söylemeden önce blogda bu konularda yazmak aklıma hiç gelmemişti. Ama sonra neden olmasın dedim.  Hem kitap yorumlarına ağırlık veren bir blogum var hem de çevirmenlik okuyorum - hatta bu son senem ühü- o halde neden ikisini birleştirip bir şeyler ortaya çıkarmıyorum. 

Neyse efendim, ilk yazımız, bir çeviri stratejisi olan yerelleştirme ve bu yöntemin çok radikal bir şekilde kullanıldığı Çatı romanı hakkında.

Not: Yazıda ele alınacak roman/lar hakkında keyif kaçırıcı bilgiler yer almamaktadır. 





27.09.2018

Yerelleştirme Çerçevesinde V.C Andrews'in Çatı Romanı

Edebiyat çevirisi, diğer çevirilerden çok daha farklı ve özel bir çeviri türüdür. Çünkü edebi metin çevirisinde mesele yalnızca içerik, anlam ve mesajı değil, aynı zamanda o metnin estetiği ve eşdeğer etkisini de aktarmaktır. Edebi metinler belirli bir kültürden bağımsız yaratılmadıkları için, bu metinlerin çevirisinde söz konusu kültür elementlerini ve o kültüre ait edebiyatın dil özelliklerini yansıtmak da edebi çeviride önemli rol oynar. Tüm bu unsurları çeviriye açık, doğru ve doğal bir şekilde yansıtmak çevirmen için zor olabilir; çevirmeni kültür farklılıklarından doğan problemlere farklı çözümler bulmaya itebilir. Bu nedenledir ki edebiyat çevirileri bir "yeniden yaratı"dır. Çevirmen tüm bu öğeleri göz önünde bulundurup çeviri yaparken aslında o metni kendi dilinde, adeta yeniden yazar. Bu açıdan bir edebiyat çevirmeninin, hedef kitlede aynı etkiyi yaratabilmek amacıyla, neredeyse yazar kadar çaba harcaması gerekir.

İşte tüm bu sebepler yüzünden çevirmene yardımcı olacak pek çok çeviri yöntemi vardır. Bunlar çevirmenin çeviri anlayışı doğrultusunda kullanmayı seçtikleri, yani çevirmen kararına bağlı stratejilerdir. Bunlardan biri bu yazıya konu olan yerelleştirme yöntemidir. Bu yöntem çevirmenlere, orijinal metindeki kimi öğeleri çeviri metne yerleştirmede yardımcı olur. 

Yerelleştirme, genel olarak orijinal metnin konusuna, olay örgüsüne dokunmadan kurgudaki karakter, mekan, yemek, ya da diğer başka isimlerin, ya da kimi durumların hedef kültüre göre değiştirilmesidir. Bu da demek oluyor ki bu yöntemi uygularken çevirmen arka plandaki öğelerde değişiklikler yapabilirken asıl olay örgüsüne müdahale etmemelidir. Buradaki amaç okuyucunun metni, kendisine yabancı gelen unsurlardan rahatsız olmadan, dikkati dağılmadan okuması ve bu okumadan daha fazla keyif almasıdır. 

Yerelleştirmenin nasıl ve nerelerde uygulanması gerektiğine ilişkin değişik görüşler vardır. Hangi unsurların yerelleştirilip hangilerinin aynı kalacağı hususu tamamen çevirmene ya da çeviriyi basacak yayınevine bağlıdır; çoğu okuyucu da, söz konusu çeviri kaliteliyse, değiştirilen öğelerin farkına bile varmaz. Yerelleştirmeyi uygularken çevirmen bir nevi yazar ile okuyucunun arasına girer ve bir edebi çevirmenin en önemli özelliği olan görünmezliğini yitirir. Bu müdahale kimi zaman hedef kitleyi rahatsız edecek boyutlara gelebilir; çünkü bir okuyucu, bir kitabın, çeviri olduğunu ne kadar az hissederse, onu okumaktan o kadar çok keyif alır. 

Bu olumsuz etki bir tarafa bırakıldığında, yerelleştirmenin kaçınılmaz olduğu durumlar da yok değildir. Söylediğim gibi, nerede, nasıl, ne derece yerelleştirme yapılacağının kararı çevirmene aittir ve çevirmen, bu yöntemi uygulamak için gereken koşulların farkında olmalıdır. 

Şimdi size çok keskin, oldukça tartışmalı bir yerelleştirme örneğinden bahsedeceğim.

Yöntemin uygulandığı söz konusu kitap, V.C Andrews'un Çatı serisinin birinci kitabı.

Bilmeyenler için öncelikle yazara biraz değinmek isterim.

V.C Andrews 1923'de Virginia'da doğmuş; Dollanganger Serisi ile dünyaca tanınmış gotik edebiyat yazarıdır. Yalnızca on beş yaşındayken bir kaza geçirmiş ve tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış, bu yüzden erken yaşta yazmaya başlamıştır. Yayınlanamayan birkaç kitabının ardından Çatı, 1979'da basılmış ve kitap hemen çok satanlar listesinin başını çekmiştir. Andrews yüzün üzerinde roman yazmıştır ve kitapları genellikle aile sırları üzerinedir. 

Onun kitaplarıyla ilgili ilginç başka bir gerçek var; ondan okuduğum kitaplardan ve başka kitaplarını okumuş olanların yorumlarından anladığım kadarıyla Andrews kardeşler arasındaki yasak aşkı işlemekten çekinmeyen bir yazar. Evet, ne yazık ki ensest ilişkiden bahsediyorum.

Çatı Serisi, orijinal adıyla Dollanganger Serisi,  de böyle yasak bir aşkın yaşandığı bir roman.

Romanda dört kardeş çok uzun bir süre boyunca bir çatı katında yaşamak zorunda bırakılıyor ve yaşları birbirine yakın ve ergenlik dönemlerinde olan iki kardeş, Cathy ve Chris bir süre sonra birbirlerine karşı bazı hisler beslemeye başlıyorlar. Bunda psikolojilerinin bozuk olmasının, baskıcı ve aşırı derecede muhafazakar büyükannelerinin ve yaşadıkları trajik olayların da çok büyük etkisi var. Bir balerin olmak isteyen Cathy bu kısıtlı alanda dans çalışmaları yaparken ağabeyi Chris de günlerini doktor olmak istediği için tıp kitaplarını incelemekle geçiriyor. Genel olarak insan bedenine, anatomisine ilgi duyduğu için Chris, Cathy'i dans ederken seyretmekten keyif aldığını fark ediyor. Cathy içinse çok sevdiği babasının ölümünün ardından hayatında yer edinen tek erkek figür ağabeyi Chris. Birbirlerinden başka güvenebilecekleri kimse yok. Bu da onları birbirlerine itiyor, birbirlerine karşı çarpık hisler beslemelerine sebep oluyor.

Seri boyunca bu aşkları gittikçe büyüyor ve bunun yasak olduğunun farkında oldukları için yetişkin dönemlerinde kardeş olduklarını çevrelerindeki insanlardan saklıyorlar.

Orijinal adı, Flowers in the Attic olan ilk kitabın çevirisi ilk kez 1983 yılında Füsun Doruker tarafından "Çatı" ismiyle yapıldı. Kitabın isminin "Çatıdaki Çiçekler" diye değil de "Çatı" olarak çevrilmesi belki de kasten yapılmış bir şey. Böylece kitaba daha fazla gizem ve kasvet yüklenmiş oluyor; oysa Çatıdaki Çiçekler başlığında bunların yerine daha fazla dram ve hüzün hissediliyor. Çevirmenin tercihi burada okuyucunun ilgisini merak duygusuyla çekmek yönünde olmuş; bunu kolayca söylemek mümkün.



Kitabın başında Cathy ve Chris, annelerinin ikiz bebeklere hamile olduğunu öğrenir. Chris bunu ağırbaşlılıkla karşılarken, babasına çok düşkün olan ve onu paylaşmak istemeyen Cathy bu haber üzerine gözyaşlarına boğulur. 

Babası onu sakinleştirmek için onun yanına gelir ve kardeşlerinin doğacak olmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyler ona. Onu eskisi kadar çok seveceğini söyleyip kızını rahatlatmak ister. Cathy ise ona inanmaz ve sinirle şunları düşünür:

"He had his son, and now heaps of wailing babies on the way."

Bu cümlenin doğrudan çevirisi şu şekildedir:

"Zaten bir oğlu vardı ve şimdi de bir sürü ağlayıp sızlayan bebeği olacaktı."

Kitabın Altın Kitaplar Yayınevinden çıkan basımında ise Füsun Doruker'in çevirisi şu şekildedir:

"Öz oğlu gibi kabul ettiği üvey ağabeyim Chris vardı ve bir sürü ağlayıp sızlayan bebeği olacaktı."

Burada, çevirmenin cümleye, hatta kurgunun tümüne çok büyük bir müdahalede bulunduğunu görüyoruz. Cümlede yaptığı değişiklikle Chris'in aslında Cathy'nin öz ağabeyi olmadığı bilgisini kitaba ekliyor ve bu da hikayenin çok önemli bir yanı tamamen başka bir şeye dönüştürüyor. 

Yalnızca bu cümleye baktığımızda çok büyük bir değişiklik görmüyor olabiliriz ama aşk yaşayan bu iki kişinin, Cathy ve Chris'in aslında gerçekten kardeş olmaları kurguda çok önemli bir yer teşkil ediyor. Kurguyu şekillendiren diğer olayların yanı sıra, iki kardeşin birbirine aşık olması ve ilişkilerinin gelişimini de okuyoruz. Serinin sonuna kadar, arka planda her zaman Cathy ve Chris'in aşkını izliyoruz aslında.

Kitaplar boyunca bu iki karakterin kendi iç çekişmelerine de tanık oluyoruz. Yaşadıkları ilişkinin, hissettikleri duyguların doğru olmadığının onlar da farkında ve bununla başa çıkmaya çalıştıklarını açıkça görüyoruz. Diğer yandan yaşadıkları aşkın başka insanlar tarafından eleştirilmesi, yargılanması ve ayıplanması gibi durumlarla da karşılaşıyorlar. Devamlı kendilerini sorguluyorlar ama ellerinde olmayan bu duyguyu da görmezden gelemiyorlar.

İçinde bulundukları bu durumda ikisi de acı çekerken aynı rahatsızlığı okur da hissediyor. Karakterleri tanıdıkları, onların duygu ve düşüncelerine en yakından şahit oldukları için onların yaşadığı bu ikilem ve çaresizliği anlayabiliyor. O da bunun ayıplanacak ya da cezalandırılacak bir şey olup olmadığına karar vermeye çalışırken kendi vicdanı ve mantığıyla baş başa bırakılıyor. 

Chris ve Cathy'nin başına gelenleri okurken okur, onlarla empati yapıp onlar için üzülüyor ve bir anlamda kendini, karakterlere ve onların ilişkisine anlayışla yaklaşmak, onlara sempati duymak için geçerli nedenler ararken buluyor. 

Öte yandan, kitabın Türkçe çevirisini okuyan okurlar, hikayedeki bu ensest ilişkiden tamamen habersiz; dolayısıyla Cathy ve Chris aşkını hiç sorgulamadan, yargılamadan, gönül rahatlığıyla destekliyorlar. Orijinal hikayeyi bilen okurun yaşadığı o ikilemleri, vicdani hesaplaşmaları yaşamıyor; ikilinin aşkını okurken en ufak bir rahatsızlık duymuyorlar. Bu açıdan, bence, Türk okurun çevirmen tarafından kandırıldığını söylemek çok da yanlış olmaz.

Öyle ki, kurguda önemli yeri olan bir durumu büyük bir müdahaleyle değiştirmek okurun gözünde de çok büyük bir farka neden olacaktır. Okuyucu ile yazar arasına girilip yapılan bu değişiklikle yazarın okurda yaratmak istediği hisler, yazarın hedef kitlede oluşmasını istediği etki tamamen yok olacaktır. Orijinal metni okuyan okurla, Türkçe çevirisi okuyan okur aynı hissiyatta olamayacak; kısacası eşdeğer etkiyi yakalamak mümkün olmayacaktır. 



Yine de Doruker'in burada neden böyle bir müdahalede bulunduğunu anlamak zor değil. Bu belki kendi seçimiydi, belki de yayınevinin tercihiydi, bilemeyiz tabii ki, fakat belki nedenlerini anlayabiliriz. 

Çeviri ülkemizde ilk kez 1983 yılında yapılmış; siz de takdir edersiniz ki şimdi bile halkımız bu tür rahatsız edici konuları okumak konusunda ön yargılı; böyle şeyler okumaya alışık da değiliz belki. Kitap olduğu gibi, yukarıdaki değişiklik yapılmadan çevrilip basılsaydı belki de sansüre uğrayacak ve ülkemizde yasaklanacaktı. Bu açıdan Doruker aslında, rahatsız edici bu durumu Türk insanının ahlaki değerlerine göre uyarlamış ve kitap yasaklanmasın diye rahatsızlık veren bu ensest öğesini çeviride kullanmamayı uygun görmüştür. 

Ne var ki ilk kitapta yapılan bu değişiklik serinin devam kitaplarında hatırlatılmadığı için okurlarda şüpheye neden olduğu durumlarda olmuştur mutlaka. Ben okurken çoğu yerde "acaba" dedim çünkü kardeş olmadıklarına rağmen, ilk kitapta gerçekten kardeş olmadıkları söylenmişti ya, aşklarını saklamaları, ondan utanmaları absürt geliyordu bana. Kısacası yapılan değişiklik ilk kitapta sırıtmasa da serinin devamında kafa karışıklığına sebep olabiliyor. 

Bu durumda  sebepleri haklı olsa da, doğurduğu sonuçlar açısından bu kitapta, bu durum için yerelleştirmenin uygulanması çok da sağlıklı değil bana göre. Çünkü yapılan o değişiklik dört kitabı birden etkiliyor ve her şeyi o değişikliğe göre yeniden düzenlemek, bunu çeviri eyleminin içinde gerçekleştirmek imkansız. 

Ayrıca bildiğim kadarıyla serinin üç kitabını Füsun Doruker çevirmiş; dördüncü kitabın çevirmeni başka birisi. Bana kalırsa seri baştan sona, olduğu gibi yeniden çevrilmeli. Türk okuyucular da Cathy ve Chris'in gerçek hikayesini okuyup kendi iç hesaplaşmalarıyla o duygu karmaşasını yaşamalılar.

Ben gerçeği öğrendiğimde, kitabı okuyalı yıllar olmuştu. Yine de arada, annemle kitaplar hakkında sohbet ederken emin olamadığımız bu durum hakkında tartışırdık. Çevirmenlik okumaya başladığımda, çevirmenin bu durumu bizden saklamış olabileceğinden şüphelenmiş ve kitabın orijinalini bulup okumuştum. Gerçek kendini ilk birkaç sayfada belli etmişti zaten. 

Hayallerim yıkılmıştı tabii, çok şaşırmıştım ama kitapları bir kez daha başka bir gözle okuyabileceğim için inanılmaz heyecanlanmıştım. 

Belki bu olayı bilmeyenler vardır hala, belki bu yazıyla öğrenmişlerdir. Gerçeği öğrenmek sizi üzdüyse gerçekten özür dilerim ama yazarın yazdığı hikaye bu. Anlatmak istediği bir şey var, okurlar olarak bizden sorgulamamızı istediği şeyler var. Her ne kadar bunlar içinde bulunduğumuz kültüre, kendi düşünce yapımıza, inançlarımıza, ahlak anlayışımıza aykırı olsa da. 

Ayrıca umarım, çeviride yerelleştirme yönteminin, yalnızca bir örnek üzerinde de olsa, ne denli önemli olduğunu ve çevirideki yansımalarının  nasıl olabileceğini açık bir şekilde anlatabilmişimdir. Umarım bu değerlendirmemsi yazıyı okurken keyif almışsınızdır, zira ben yazarken inanılmaz hoş vakit geçirdim. 

Lütfen kitap, yazar veya çeviri hakkında düşüncelerinizi, ayrıca bu yeni yazı dizisi hakkındaki fikirlerinizi benimle paylaşın!

Sağlıcakla kalın! :')