29 Eylül 2018 Cumartesi

Ne Var Ne Yok | Eylül 2018 // Sabreden Muggle İstediğini Alır



Herkese serin bir İzmir gününden merhaba!

Akademik dönemin başlamasıyla havaların da serinlemesi keyfimi iyice yerine getirdi. Yazın sıcaklarından o kadar bıkmışım ki üşümek artık hoşuma gider olmuş fark etmeden. Bunun yanında hayatımdaki güzel gelişmeler de beni gittikçe mutlu bir muggle haline getirdi son günlerde. İnanılmaz olumlu, keyifli ve sevimli biri olup çıktım.

En azından bana öyle geliyor, aynaya bakınca yüzümde güller açıyor. Kısacası etrafımdakiler için de daha bir çekilir hale geldim denilebilir. 

Normalde çekilmez olduğumdan değil tabii. :D

Yazın bitmesi ve sonbaharın gelmesiyle hayatım yeniden bir düzene girdi. Derslerin başlaması ve yeniden bir plan program yapmak hayatta en sevdiğim şeylerden biridir zaten. 

Bir de bu yıl diğerlerinde olduğundan daha yoğun olacağım gibi, ama bu tatlı bir yoğunluk.


Dönem başlamadan önce gönüllü bir işe başladım!

Farklı yaş gruplarından iki sınıfa gönüllü İngilizce öğretiyorum. Bölümüm öğretmenlik olmadığı için bu işi yapamam, bana göre değildir diye çok endişe yaptım ama bir kez yapınca, daha ilk günden bunun çok keyifli bir iş olduğunu gördüm.


Tercih dönemimde, yıllar yıllar öncesi herkes en azından bir tercihime öğretmenlik yazmamda ısrarcı olmuştu. Öğretmenlik altın bilezik filan diyenler de çoktu ama ben bu mesleğin bana uygun olmadığı konusunda direttim ve tercihlerimin hepsini - ki topu topu beş tercih yapmıştım - mütercim tercümanlıktan yana kullandım. 

Bunun nedeni gerçekten de kendimde o kumaşı görmememdi. Öğretmenlik bana göre sadece bir meslek değildir; bir sanattır, bir fedakarlık, özveri işidir. Aynı zamanda çok büyük bir vicdani sorumluluğu vardır. Tüm bunların altından kalkabileceğimi, bu mesleğin gerektirdiği yetenek ve diğer manevi özelliklere sahip olmadığımı düşünüyordum. 

Hala öğretmenliğin hayallerimdeki iş olduğunu düşünmüyorum, çeviri işi benim yapmak için doğduğum şey, bu konuda hala fikrim aynı. Yine de bu iki sınıfa ders verirken tahmin ettiğimden daha çok keyif alıyorum. Bundan öğrencilerimin de etkisi büyüktür elbette. Hepsi öğrenmek için, bunun farkında olarak ve isteyerek oraya gelen gençler ve ben de onlara bir şeyler verebilmek için elimden geleni yapıyorum. 

Bunun yanı sıra geçtiğimiz günlerde harika bir haber aldım.

İki sene önce, ikinci sınıfın başında okulumuzun merkez kütüphanesine yarı zamanlı çalışmak için başvurmuştum. Hatta şöyle gelişmişti o olay;

Kütüphanede çok vakit geçirdiğimden orada çalışan öğrenciler hep gözüme takılıyor, ilgimi çekiyordu. Ben gönüllü çalışıyorlar sanıyordum ama biriyle konuşunca yarı zamanlı öğrenci olduklarını ve bir ücret karşılığında çalıştıklarını öğrendim. Araştırmamı yapıp başvuruda bulundum ama bana çok sıra olduğunu, adımı sıraya ekleyeceklerini ama ne zaman sıranın bana geleceğini bilmediklerini söylediler. Ücretsiz, gönüllü olarak çalışmak istediğimi söylesem de bunun kabul edilmediğini belirttiler. Ben de tamam diyip hayal kırıklığımla bu işi unuttum.

Aradan iki yıl geçti, aklımda hiç yokken bir telefon aldım ve hala kütüphanede çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordular. Öyle heyecanlandım ki hemen cevap bile veremedim, ne olduğunu da anlayamamıştım zaten. 

Neyse, hemen birkaç gün içinde istenilen belgeleri toparlayıp teslim ettim. Okul bitmeden, bir senede olsa kütüphanede çalışabileceğim için çok mutluyum. Kimilerine çok küçük, basit veya anlamsız gelebilir ama bunu yapmayı gerçekten çok istiyordum. Bu fırsatı bulduğum için çok mutluyum. 

Dolayısıyla bu yıl hem gönüllü dersler, hem de bu kütüphane işi ile meşgul olacağım; bir taraftan da dersler var tabii, ikinci dönem de proje çalışmam olacak. Üniversitenin son yılı zaten normalde de yoğun olur ama böyle planda olmayan işler yoğunluğumu ister istemez artırdı.

Yine de mutluyum, yoğun olmayı, meşgul olmayı seven bir insanım. Boş kalınca kendimi kötü hissediyorum. Sadece bu yoğunluğun kitap okuma konusunda beni kötü etkilememesini diliyorum. Belki biliyorsunuzdur, yoğun ve stresli dönemlerde daha çok kitap okuma gibi garip bir özelliğim var. 

Bakalım nasıl olacak. :D



Siz bugünlerde neler yapıyorsunuz?

Benimle paylaşın!

14 Eylül 2018 Cuma

Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali #kom2018


Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali

Yayım Yılı: 1937


Bir kitap hakkında söyleyecek hiçbir şeyimin olmadığı iki durum vardır;

- ya kitap hakkında konuşmaya değmeyecek kadar kötü, basit ve önemsizdir benim için,

- ya da gerçekten harikadır; üzerine ne söylesem boştur, anlatılmaz yaşanır cinsten bir eserdir.

Tahmin edebileceğiniz gibi Kuyucaklı Yusuf benim için ikinci duruma muhteşem bir örnek. 

Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu.

Kitapla ilgili yapılan yorumlara şöyle bir baktığımda herkesin Kuyucaklı Yusuf'la Kürk Mantolu Madonna'yı kıyasladığını; bu kitabın Kürk Mantolu Madonna kadar iyi olmadığını söylediğini gördüm ve açıkçası çok şaşırdım. 

Kürk Mantolu Madonna ile ilgili düşüncelerimin özeti şu şekilde: Bu kitapla ilgili özel olan şey ne anlattığı değil; nasıl anlattığı. Kısacası benim Kürk Mantolu Madonna'yı sevmemin, keyifle okumamın sebebi dil ve anlatımı, yazarın kalemi, duygu-düşünce tahlilleriydi. Yoksa kitapta işlenen kurgunun çok özel bir yanı yoktu bana göre.

Kuyucaklı Yusuf'un ise hem kurgusu hem de edebi estetiği hitap ediyordu okuyucunun duygularına. 

Bir kere girişi bile, hikayenin başladığı nokta bile öylesine çarpıcı ki ilk bölümü okuduktan sonra olan şeyi, anlatılanları, tanık olduğum sahneyi, tanıştırıldığım karakteri sindirmek için okumaya ara vermek zorunda kaldım. Daha ilk sayfasında okuru böyle etkisi altına almak, birden içine çekiverip onu allak bullak etmek her romanın, her romancının başarabileceği bir şey değildir bence. 

Onunla tanıştırıldığımız ilk andan itibaren Yusuf'un kaderinin kara bir kalemle çizildiği belliydi sanki. 

Romanın başlarında onu, istemeden, farkında olmadan Uğultulu Tepeler'in Heathcliff'ine benzettim ama aslında karakter olarak birbirlerinden çok farklılar. Yusuf Heathcliff gibi hırçın değildi bir kere. Yetimliğin verdiği o ezilmişlik, bastırılmışlık onda hırçınlığa sebebiyet vermemişti. Aslında onun hali bana daha çok dokundu; sessizdi, hep içine attı, çok doldu ama taşamadı. 


Kitaptaki köy/kasaba havası çok hoşuma gitti. Hikayenin arka planın o zamanların taşra insanını da bir kez daha görmüş, devrin zihniyetine tanıklık etmiş olduk. Olayların geçtiği zaman, 1900'lerin başı. Bu atmosferde mevki sahibi insanların bulundukları konumu kendi manfaatlerine kullanmak gafletinde olduklarını görüyoruz: karşımıza olabilğince yozlaşmış bir yönetici tipi çıkıyor. Fakat ne yazık ki bu artık bizim de yadırgadığımız bir durum değil. 

Bunun yanı sıra devrin günlük yaşayışı da harika bir gözlemcilikle aktarılmış okuyucuya. Ramazan ayının, bayram günlerinin, çocukların oynadığı oyunların tasviri yapılmış ki o günler, o yıllar gözlerimizde canlanabilsin; hala hatırlayanlar duygulansın, o devirden çok sonra yaşamışlar kıskansın. 

Olayların arasına iliştirilen kurum/düzen eleştirileri de çok yerinde ve bana kalırsa evrenseldi, bugün de geçerli olan durumlardı. Yeri geldiğinde yapılan bu değerlendirmeler dünün ve bugünün zihniyetinde pek bir şey değişmediğini gözler önüne seriyordu. Yazarın değindikleri, kız yetiştirme, evlilik, okulda verilen eğitim, devlet dairelerinde yapıl(may)an işler gibi meselelerdi. Romanın satır aralarından çekip çıkarılacak bu fikirler hakkında uzun uzun konuşulabilir, farklı açılardan konulara yaklaşılabilir. 


Okurken kitaptan İnce Memed havası aldım ki zaten Yaşar Kemal de, Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf'u yazmasaydı, ben İnce Memed'i yazamazdım demiş. Gerçekten de Kuyucaklı Yusuf bir başkaldırı hikayesi, ama tamamlanamamış, devamı getirilememiş bir hikaye. Acımasızca hayatına son verilen Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf için tasarladığı devam hikayelerini yazamamış. Yaşar Kemal de adeta onun bıraktığı yerden kalemi devralmış ve İnce Memed gibi muhteşem bir direniş hikayesi yazmış. 

İnce Memed'e beni en çok etkileyen alıntılardan biri şuydu; "Konuşan insan öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü sonu felakettir."

Öyle yer etmişti ki zihnimde, Yusuf her sustuğunda kulaklarımda bu alıntı yankılandı zaten. Artık İnce Memed'in devam ciltlerini okurken de Kuyucaklı Yusuf gelecek aklıma ve onun hikayesinin devamını da okuyor gibi hissedeceğim belki.

Kitap hakkında sonradan yaptığım araştırmalarla Kuyucaklı Yusuf'un edebiyatımızda bir dönüm noktası da teşkil ettiğini, öncü bir eser olduğunu öğrendim. O zamana kadar yazılan neredeyse her eserin odak noktasında batılılaşma, aydın/halk arasındaki çatışma ele alınırken ilk kez Kuyucaklı Yusuf'ta bu durum değişmiştir artık. O yıllara kadar yazarlar mevcut düzeni, sistemin boşluklarını ve yanlışlarını eleştirmek yerine köylü halkın aydınlara ve batıya bakışını sorgulamışlardı (Yaban, Vurun Kahpeye gibi). Sabahattin Ali ise kitabının merkezine batılılaşma sorununu değil, bürokrasideki çarpıklıkları, toplumsal hayattaki güçlü/güçsüz dengesini ve adaletsizliği koymuştur. 

Bu bakımdan Kuyucaklı Yusuf, İnce Memed gibi sonradan yazılacak ve sistem eleştirisi getirecek romanlara öncü olmuştur. 


Okumayanlar için keyif kaçıracak ayrıntılar vermekten kaçındım. Kitapla ilgili sevdiğim tonla şey var fakat bunları biraz da kişisel olabilecekleri için yazıma eklemedim. Okumayanlar için umarım teşvik edici, heveslendirici bir yazı olmuştur. 

Uzun lafın kısası, okuduğum iki Sabahattin Ali eserinden favorim Kuyucaklı Yusuf oldu. Kürk Mantolu Madonna da harika bir eser - hakkında düşüncelerimi okumak için buraya tıklayabilirsiniz - fakat Kuyucaklı Yusuf bende daha derin bir tesir bıraktı.

Bir de okurken sık sık bunu dinledim, çok sevdiğim bir şarkıdır, buraya da bırakayım.



*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.




























9 Eylül 2018 Pazar

Mim: 2018 Dünya Kupası


Eslem bu harika mimi yarattığında ben staj yapıyordum ve bloga yazı yazacak vaktim hiç yoktu. Staj biteli de çok oldu ama mimi yazmak için doğru anı bekledim. Bugün pazar, dahası bayram, içim kıpır kıpır. Sonbahar da geldi, keyfime diyecek yok.

Mime daveti için Eslem'e bolca teşekkürler. Onun muhteşem görsellerle süslenmiş mim yazısını okumak için mutlaka tıklayın.

Bu arada, 9 Eylül İzmir'in ve Türk Milleti'nin düşman işgalinden kurtuluşu hepimize kutlu olsun! Başta ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk üzere, düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin ve Kurtuluş Savaşı'mızda canını vermiş tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. İyi ki vardınız, olmasaydınız olmazdık.



Kitapları gruplamak benim için çok zordu, o yüzden sırasına göre dörde ayırdım. 

A Grubu

*Semerkant / Amin Maalouf
*On Küçük Zenci / Agatha Christie
*Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

[ On Küçük Zenci zaten beklentilerimin altında kalan bir kitap olmuştu. O doğrudan elendi benim gözümde. Semerkant ve Kürk Mantolu Madonna arasında seçim yapmak oldukça zor; ikisi de harika kitaplar. Biraz düşündükten sonra içim acıyarak Kürk Mantolu Madonna diyorum. Raif benim ruh eşimdiü, onu seçmesem olmaz. ]


B Grubu

*Acımak / Reşat Nuri Güntekin
*Oyun / Ted Dekker
*Otomatik Portakal / Anthony Burgess

[ Oyun güzel bir gerilim/gizem kitabıydı ama diğerlerinin yanında sönük kalıyor. Acımak da Otomatik Portakal da kendi türlerinde harika kitaplar. Etkileyicilik konusunda ise Otomatik Portakal daha ağır basıyor. Kitapta daha önce okumadığınız bir konu işleniyor ve sizi çok farklı şeyler düşünmeye itiyor. O yüzden seçimim, Otomatik Portakal'dan yana. ]


C Grubu

*Vurun Kahpeye / Halide Edip Adıvar
*Silmarillion / J.R.R Tolkien
*Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde

[ Yine birbirinden harika üç kitap aynı yerde. Sanırım kendime boş yere işkence çektiriyorum. Gözüm kapalı bir kura çekiyorum ve kazanan: Silmarillion. ]


D Grubu

*Kitap Hırsızı / Markus Zusak
*Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood
*Başlat / Ernest Cline

[ Fazla düşünmeme gerek yok aslında: Damızlık Kızın Öyküsü. O kadar çarpıcı bir hikaye ki etkisinden uzun süre çıkamamıştım, hala düşününce tüylerim diken diken olur. ]


YARI FİNAL

Kürk Mantolu Madonna & Otomatik Portakal

*İlk sebep burada da geçerli; Raif benim ruh eşim. Kürk Mantolu Madonna.


Silmarillion & Damızlık Kızın Öyküsü

*Damızlık Kızın Öyküsü ne kadar etkileyici olsa da Silmarillion bendeki yeri çok başka. O yüzden Silmarillion diyorum.


FİNAL

Ben de Eslem'in yolundan gidip kriterlere göre değerlendireceğim kitapları.

*Kürk Mantolu Madonna
Konu: 3
Dil: 5
Karakterler: 4
Akıcılık: 5
Final: 3
20

*Silmarillion
Konu: 5
Dil: 5
Karakterler: 5
Akıcılık: 5
Final: 5
25

[ Kitaplardan biri realist, diğeri fantastik. İkisini aynı kategoride yarıştırmak belki de adil olmadı. Normalde ikisi de benim favorim. Gözlerim yaşlı. ]

Ve kazanan Silmarillon. 

Birinci olan bu harika kitap hakkında düşüncelerimi okumak istiyorsanız, buraya buyurun. 

Sağlıcakla kalın!






8 Eylül 2018 Cumartesi

Oyun / Ted Dekker | Kitap Yorumu


OYUN

Özgün Adı: Skin

Yazarı: Ted Dekker

Çeviren: Kerem Çorbacıoğlu

Yayım Yılı: 2006


Herkese merhaba!

Çok mutluyum çünkü son üç günde doya doya kitap okudum, tıpkı eski günlerdeki gibi. Bu yaz en çok ve en hızlı okuduğum dönem şu son günler olabilir. Sanırım sonbahar etkisini erkenden göstermeye başladı. Yeeeey!

Bu üç günde, Ted Dekker'ın Oyun isimli kitabını okudum. Cadılar'ı okuduktan sonra yine ne okusam boşluğuna düşmüştüm, aslında sırada Kuyucaklı Yusuf vardı. Ama niyeyse onu okumak için doğru an gibi gelmiyordu, hala başka kitaplarda gözüm vardı. Alt raflara koyduğum Oyun gözüme çarptı ve konusunu merak ettim. Önce arka kapağına baktım ama konusu yerine yorumlara yer verilmişti. Böyle olunca kendimi birden kitabı okuyor buldum, çoktan yirmi beş sayfa geçmişti hatta. 

Kitap beni içine o kadar çabuk ve kolay çekince okumaya devam ettim ben de doğal olarak. 

Kitabın konusundan çok çok kısaca şöyle bahsedeyim; yolları bir şekilde Summerville kasabasında kesişen bir grup insan bir takım olaylar sonucunda kendilerini bir seri katilin karşısında bulurlar. 

Kafanızda pek bir fikir oluşturamadım belki ama bu tür kitapların konusu sorulduğunda bana kal geliyor zaten. Sanki ne söylesem spoiler olacakmış gibi hissediyorum. O yüzden benden bu kadar :D

Kitabın sonlarına doğru kurguyla ilgili sevdiğim yönler bayağı ağır basıyordu; hatta olumsuz şeyleri hiç düşünmemiştim bile. Zaten bir kitapla ilgili olumsuz eleştirilerim genelde kitabı bitirdikten birkaç gün sonra gelişiyor. Onlara da değineceğim ama önce güzelliklerinden bahsedeyim şöyle bir.

Kitap gerilim/suç türünde olduğu için zaten ister istemez çok merak uyandırıcı. Nasıl okumaya başladığımı ve nasıl bitirdiğimi bilemedim, elimden bırakmak istemedim ve başka işlerle meşgulken bile bir an önce gidip devam etmek için sabırsızlandım. Bununla doğru orantılı olarak kitabın dili çok akıcıydı, gereksiz ayrıntılar, bilgiler ve tasvirlerle dolu değildi. Bu türden beklenildiği üzere sade, anlaşılır ve basit bir anlatımı vardı. Dilin estetiği değil olayların seyri önemliydi anlatımda. Malum, bu tür kitaplarda ön planda olan vakadır. Yazar da edebi kaygı gütmek yerine kurguyu mantıklı bir şekilde, boşluklar olmadan, tutarlılığı koruyarak şekillendirmeye  odaklanır. Bu yüzden Oyun'da da süslü cümleler veya göndermelere rastlamıyoruz, ama kitabın vaat ettiği şey zaten başka olduğundan bunu yadırgamıyoruz da.

Kitabı bu dil ve anlatımı sayesinde film izler gibi okudum. Bir de ben böyle küçük kasabalarda geçen kurgulara bayılıyorum; mesela Bates Motel, mesela Hemlock Grove, mesela Pretty Little Liars...

Kitapla ilgili güzel bir diğer şey ise sonlara kadar tahmin edilemezliğini korumasıydı. Merak devamlı canlıydı, kitap düğüm bölümünde karmakarışık bir hale geldi. Neler olacak, bir sonraki sayfada beni ne bekliyor hiç emin olamadım. Olayların iyice çıkmaza girdiği bu orta kısımda çokça hayrete düştüm. Tahmin yürütmemek can sıkıcıydı belki ama okumaya itiyor ve kitabı elinizden düşürtmüyordu bu durum. 

Fakat dediğim gibi, sonlara kadar... Bu noktada olumsuz düşüncelerim geliyor. 

Çözüm bölümünde, sondan biraz önce her şey açıklığa kavuşmaya başlamışken ilkin vay be dedim. Sonra karakterlerin akıbeti ne olacak merakıyla kitabın sonunu getirdim. Sondan beklentim, serim ve düğümün çok iyi kurgulanmış olmasından dolayı yüksekti. Beni dumura uğratacak bir son bekliyordum sanırım ama kitap beni tatmin edecek şekilde noktalanmadı. Bittikten sonra elim boş kalmış gibi hissettim. Beklediğim, hatta belki de ihtiyacım olan o vuruculuğu yakalayamamıştı.

Yakalamaya çalışmış yazar, bunu hissettim. O sonu yazarken eminim okuyucunun buna çok şaşıracağını, hatta saçını başını yolacağını filan düşünmüş olmalı ama bende ne yazık ki o etkiyi yaratmadı. 

Belki karakterlerle daha yakın olabilsek, o son üzerimizde daha büyük bir etki bırakabilirdi. Fakat roman boyunca ana karakterlerin hissiyatı ve arka planlarına çok yüzeysel değinilmişti. Bundan dolayı onlarla bir bağ kurmak benim için zor oldu, mesela kendimi herhangi bir karakterin yerine koyamadım. Yukarıda bahsettiğim gibi, kitabı film izliyor gibi okudum; bu, hoş vakit geçirmek açısından iyi bir şey olsa da, karakterlere yakınlaşamama açısından kötüydü.

Bu türün sıkı bir okuyucusu sayılmam; belki de türe ait her kitapta karakterlerin iç dünyası böyle üstünkörü anlatılıyor, bilemiyorum. Zaten kitap boyunca beni rahatsız da etmedi bu durum, kendimi daha çok aksiyon ve gerilime kaptırdığım için. Fakat o sonun kastedilen, niyetlenilen etkiyi yaratması için karakter-okuyucu bağının güçlü olması gerekirdi diye düşünüyorum.

Böylece tanıdığımız o karakterlerin bundan sonra ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini bilir, hamlelerini tahmin edebilirdik. Mevcut sona karşı onların tepkisini de daha iyi anlayabilirdik bence. Ama dediğim gibi, maalesef karakterleri yeterince tanımadık, içselleştiremedik. 

Son olarak basım ve çeviri konusuna değinmek istiyorum. 

1. Kapaktaki resim çok iyi; merak uyandırıcı, aynı zamanda ürkütücü. İnsanı okumaya heveslendiriyor.

2. Kitabın orijinal ismi "Skin", çevirmen Oyun olarak adlandırmayı uygun görmüş ama bence azıcık da olsa ipucu içeren bir isim olmuş bu. Okuduktan sonra anlasam da, olay örgüsü ilerledikçe kitabın isminden çıkarım yapıp doğru tahminler yürütmüştüm. 

3. Yazım yanlışları, imla hatalarıyla doluydu kitap. Çeviri tutarsızlıklarından kaynaklı hatalar da vardı...

4. ...zaten çeviri de berbattı.

Şimdi, eğer bir kitap sizin edebi keyfinize hitap etmeyi amaçlamıyorsa, yani bilgi verme amaçlı bir kitapsa bu, ben genelde çevirinin güzelliğine çok takılmam. Verilmek istenen mesajı, bilgiyi alabildiysem, anlayabildiysem yoluma devam ederim. Fakat türü ne olursa olsun elimizdeki bir edebiyat metni ve dolayısıyla içinde deyimler, mecazlar ve farklı anlamlara gelebilecek öbeksi eylemler var. 

Kitapta öyle cümleler vardı ki birkaç kez okusam bile anlayamadım. Kimi yerlerdeki çeviri hataları kitabı elimden bırakmak istemem neden olacak kadar barizdi. Hani bazen şey olur, dersin ki içinden, "Ya bu cümlede bir gariplik var ama ne?". Bu kitapta ise çeviri hatası sizde bir sezgi oluşturmuyor, direkt yüzünüze çarpıyordu. 

Belki de kendi alanım olduğu için ama çeviri kitapları istemeden daha bir eleştirel gözle okuyorum; hataları görmezden gelemiyorum ve keyfim kaçıyor. 

Mesela Oyun'u okurken içimden şey geçti: "Bu kitaba nasıl da dolu dolu bir çeviri eleştirisi yazılırdı ama be?" Cidden heveslendim, hatta notlar almak bile geçti aklımdan :D Bu dönem bir çeviri eleştirisi istenirse hocalar tarafından Oyun seçeneklerim arasında olacak kesinlikle :D

Öyle işte.

Tüm olumsuzluklarına rağmen beni reading slumptan çıkartmış gibi hissediyorum, sırf bu yüzden bile sevmediğim yönleri beni mutsuz etmeye yetmedi. Saydığım olumsuzlukları kafaya çok takan bir okur değilseniz siz bu kitaptan kesinlikle daha çok keyif alırsınız.

Sona gelene kadar, yol boyunca koruduğu gizem ve her bölümde yaşattığı gerilim için Oyun, okunmaya değer bir kitap. Okuduğuma pişman değilim ve gönül rahatlığıyla önerebilirim. 



Siz Oyun'u okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!