28 Mayıs 2019 Salı

Ne Var Ne Yok? | Mayıs 2019 // Artık O Kadar Da Kısmetsiz Olmayan Muggle


Teşekkürler, teşekkürler! Sağ olun, sağ olun...

Öncelikle ben de kendimi azmim, çalışkanlığım, sabrım ve metanetim için alkışlıyor, gönülden kutluyorum. Alkış, alkış, alkış!

Hogwarts ahalisinin neden beni bu denli coşkuyla tebrik ettiğini açıklayayım: artık o kadar da kısmetsiz değilim!

Her şey bir gün otobüs beklerken üstüme bir kuşun pislemesiyle başladı, en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü geri dönüp bakınca son zamanlarda başıma gelen güzel şeylerin başlangıcı o an gibi görünüyor. Tabii o zaman bunun farkında değildim, o kadar insan içinde o kuşun benim üstüme pislemesi kendimi şanssız ve değersiz hissettirmişti. Şimdi o kuşa, her neredeyse, şansını bulaştırıcak kişi olarak beni seçtiği için çok teşekkür ediyorum. Umarım uzun yıllar özgürce uçar.

Güzel şeylerden bahsedelim, ne de olsa üzüntü, keder paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır.

Son aylarda, her fırsatını bulduğumda yakındığım, beni derinden üzen okuyamama durumumu artık atlattım. Bu sorunu yaşayan insanların okuyamamanın üstesinden birkaç ay, hatta belki yıl gelemediğini okuyunca, dinleyince inanmazdım. Yılın başından beri bana musallat olan bu uğursuzluk sonunda benden sıkılıp başka birinin başına dert olmaya karar verdi (canım talih kuşum sayesinde). 

Bu ay tam 10 kitap okudum. 1500 sayfada fazla ve bu kitapların çoğu da kurgu dışı, keyif almak amaçlı değil ilim-irfan sahibi olmak amaçlı :D Yılın geri kalanında bu rakama ulaşacağımı sanmıyorum, tabii bu gazla kendimi şaşırtabilirdim de, bu yüzden Mayıs'ı bu yılın altın ayı ilan ediyorum. On bir ayın sultanı: Mayıs. Muhteşem Mayıs. 2019'un Prensesi Mayıs. CanıMayıs. 

Eskiden olmayan pantolonlarımın içine artık girebiliyor olmam gibi ufak tefek başarılardan bahsetmeyeceğim. 

Taaa önceki yazılarımda odamı değiştirdiğimden bahsetmişimdir mutlaka. Şubat ayında filandı galiba. O zamandan beri de yeni odama alışamadım. Hatta zaman geçtikçe alışacağıma soğudum odadan. Kendiminmiş gibi hissedemiyordum, orada zaman geçirmekten hoşlanmıyordum filan. İyice çaresiz hissetmeye başlayınca ev değiştirme konusu gündeme geldi. Hah! Başka bir şey dileseydim keşke diyeceğim ama o dileklerim de yerine çok geçmeden geldi.

Şimdi devam etmeden sizden bir şey istiyorum, Allah aşkına maşallah deyin, olmadık yere nazar değsin istemem. :D

Üçüncü sınıftan beri yayınevlerine deneme çevirileri gönderiyorum ama tahmin edersiniz, üçüncü sınıf öğrencisiyken pek ciddiye alınmıyordum. Mezuniyetim yaklaştıkça yayınevlerinden geri dönüşler almaya başladım, hem de sanki sözleşmişler gibi aynı dönemde birden fazlasından birden. (Ne?) Bu konuda öğrencilik zamanında (kendimi çoktan mezun ettim) kurduğum hayallerin suya düştüğünü, piyasanın beni hayal kırıklığına uğrattığını itiraf etmeliyim. Bu da başka bir yazının konusu aslında: hayallerimi yıkan piyasa şartları.

Çok sevip büyük saygı duyduğum bir hocamın vesilesiyle başvurduğum bir yayınevinden olumlu dönüş aldım. Önce bir deneme metni çevirdim, beğenildi. Geri kalanını da çevirmem için bir sözleşme imzaladık. Okuyan Muggle, Çeviren Muggle olma yoluna girdi bile dostlar! Belki de seneye bu zamanlar, iyimser oluyorum, Okuyan Mugglenız tarafından çevrilmiş bir kitabı okuyup o minnoş bloglarınızda yorumluyor olacaksınız. İnşallah diyelim mi? Bence diyelim. 

Çevireceğim kitap da Nietzsche'den Antichrist (Deccal). Çevirin çıksın okurum diyenler el kaldırsın da biraz gaza geleyim :D

Bu bu yılın şimdiye kadar ki en iyi haberiydi. Bütün yılı kurtarabilir de belki. Aynı yıl içinde çevirim basılırsa başka tabii.

Bu arada geri çevirdiğim bir teklif de oldu ama her ne kadar şartlarda anlaşamasak da bu teklif özgüvenimin artmasını sağladı. Bardağın dolu tarafı filan işte, anlarsınız.

Bir de geçen yazılarımda şikayet edip durduğum sınavı da atlattım bu ayın başında, hatta sonucu bile geldi. Kendimi bu sınav için çok büyük strese sokmuştum ki üniversite sınavı için bile kendimi psikolojik olarak  bu denli hırpalamadım ben. Sonucu da istediğim gibi geldi, daha iyisi olabilirdi evet ama almayı dua ettiğim puandan bir puan fazla aldım. Daha ne olsun, nankörlük yapacak halim yok, şükürler olsun.

Kısacası bu ay o kadar güzel şey oldu ki artık kısmetsiz bir muggle olarak görmüyorum. Umarım bu durum geçici bir şey değildir, umarım o kuş hala keyifle uçuyordur, uzun bir süre de uçmaya devam eder. 

Mayıs gerçekten güzeldi, öyle ki Game of Thrones'un son sezonu bile keyfimi o kadar kaçıramadı (ki zaten böyle olacağını biliyordum ha ha ha). 

Hala demediyseniz nolur maşallah deyin, aman nazar değmesin deyin. 


Siz bu sıralar neler yapıyorsunuz?

Ne var ne yok?

Benimle paylaşın!

26 Mayıs 2019 Pazar

Muggle'dan Öneriler #5 | Kaçırmamanız Gereken Netflix Belgeselleri


Herkese merhaba!

Son yazılarımın hepsinde bugünlerde ne kadar yoğun olduğumdan, istediğim kadar okuyamadığımdan yakınıyorum ama garip bir şekilde bu yoğunluk izlemek istediklerimi izlememe engel olmuyor. Bunun sebebi bence toplu taşımada bir şeyler izlemenin okumaktan daha kolay olması, en azından bana öyle gelmesi.

Geçtiğimiz ay bulduğum her boş zamanda bu yazıya konu olan bu güzel belgeselleri izledim. Hepsi de Netflix yapımı, mini dizi şeklinde belgeseller. Hepsinin türü farklı fakat belgesel izlemeyi sevenlerdenseniz kesinlikle kaçırmamanız gereken yapımlar olduğunu düşünüyorum. Hadi birazcık bu kadar sevdiğim belgesellerden bahsedelim, sonra siz de vakit kaybetmeden gidip izleyin.


Çevremdeki herkese önerdiğim ve bazılarına bizzat zorla izlettiğim bu belgesel bir doğa belgeseli, adı da GEZEGENİMİZ. Netflix yapımı olan belgesel sekiz bölümden oluşuyor ve her bölümde farklı ekosistemlerdeki canlıları ele alıyor. Bölümlerin hem Tr Altyazı hem de Tr Dublaj seçenekleri mevcut. Belgeseli Türkçe olarak Mazlum Kiper seslendiriyor ve kendisinin seslendirme sanatçılığını çok beğendiğim için ben belgeseli dublajlı izlemeyi tercih ettim. 

Ben normalde hayvan belgeselleri izlemekten hoşlanmam pek çünkü o "büyük balığın küçük balığı" yemesi olayı beni ziyadesiyle üzüyor. Hayvan belgeseli izlerken dram filmi izliyor gibi hüngür hüngür ağladığımı  bilirim. İşte o yüzden Gezegenimiz'e biraz temkinle yaklaştım.  Hatta gözüm hep takılsa da es geçtim, izlemeye cesaret edemedim. Fakat Netflix her seferinde bana o kadar güzel posterlerle geldi ki sonunda dayanamadım. Zaten belgeselin giriş sekansında uzaydan verilen dünya görüntüsü beni benden aldı, sonra da kapatamadım.

Çekimler, görüntüler harika, insanı hayran bırakıyor. Bazı bölümlerde bana tasvir edilse hayalimde dahi canlandıramayacağım canlılar anlatılıyor. Her bölümün sonunda ele alınan ekosistemde yaşanan olumsuzluklar için izleyiciye kendi eylemlerini sorgulatıyor ki belgeselin beni bu kadar etkilemesinin en büyük sebebi bu. Varlığından haberdar bile olmadığımız, bizden binlerce kilometre uzakta yaşayan, yaşamaya çalışan canlıları nasıl etkilediğimizi görmek bir şeylerin farkına varmamızı sağlıyor, bunun etkisi derin oluyor. 


Küba bir süredir ilgimi çeken bir ülke. Amerika'ya rağmen, onun hemen dibinde olmasına rağmen varlığını sürdürmesi, politikasını sağlam bir iradeyle koruması filan beni şaşırtıyor, imreniyorum. Ayrıca kansere çare bulmuş olmaları, kanser tedavisini ücretsiz uygulamaları da ayrıca harika. Neyse, Küba zaten çok merak ettiğim bir ülke olduğu için bu belgeli uzun süre izlenecekler listemde bekletmedim. Yine sekiz bölümlük bir belgesel olan KÜBA'NIN ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ ülkenin siyasi geçmişini, Kübalıların önce İspanya, sonra da Amerika'nın boyunduruğu altından çıkıp bağımsız olma mücadelesini  anlatıyor. Tarihi ve siyasi bir belgesel dizi olsa da olayları takip etmek hiç güç değildi, bölümler akıcı bir şekilde ilerliyordu. Farklı milletlerden tarihçilerle yapılan röportajların yanında yapılan devrimleri bizzat yaşamış kişilerin de anlattıklarına yer verildiği için çok da subjektif olmadığı söylenebilir; yine de izleyen kişinin dünya görüşü, belgeselde anlatılan olaylara bakış açısına bağlı olarak belgeselden alınan keyif ve bilgiler farklı şekilleniyor, yorumlanabiliyor olabilir izleyicide. Bu tür belgeseller hoşunuza gidiyorsa kaçırmayın derim.


Sıra geldi izlerken tüylerimi diken diken eden, ağzımı açık bırakan bu gerçek suç belgeseline : KÖTÜLÜK DEHASI (Evil Genius). Daha önce hiç bu türde, gerçek suç türünde belgeseller izlememiştim ama Ted Bundy'le ilgili bir film izledikten sonra Netflix bana devamlı bu tür belgeseller önermeye başladı, ben de birini açıp izledim, sonra da benzerlerini izleyeyim derken bu türün bağımlısı olup çıktım. İçlerinden beni en çok etkileyenlerin başında gelen bu belgesel yalnızca dört bölümden oluşuyor ama her bölümü büyük bir merakla ve hayret ede ede izliyorsunuz. 2003 yılında Pennsylvannia'da gerçekleşen tuhaf bir banka soygunuyla başlıyor hikaye, fakat olay yalnızca bir banka soygunu değil. Arkasında kan donduran, son derece şeytani bir plan var bu olayın. Türe ilgiliyseniz mutlaka izleyin, daha fazla bilgi verip belgeselin üzerinizdeki etkisi azalsın istemem. 


LONG SHOT yalnızca bir bölümlük, 40 dakikalık bir belgesel ama izlenmesi gereken yapımlardan biri bence. Juan Catalan isminde bir adam işlemediği bir suçtan tutuklanınca suçun işlendiği sırada başka bir yerde olduğunu kanıtlamaya çalışır. O sırada, tıklım tıklım dolu bir stadyumda kızıyla birlikte beyzbol maçı izlediğini iddia eder. Bunu nasıl kanıtladığıysa gerçekten inanılmaz. 


Gerçek suçla devam ediyoruz. Müzikleriyle, karamsar ve kasvetli havası ve ürpertici canlandırmalarıyla beni fazlasıyla etkileyen bir belgesel daha: MASUM ADAM (The Innocent Man). Altı bölümden oluşan bu belgesel sahte itirafları sebebiyle suçlu bulunup mahkum edilmiş iki genci konu alıyor. Baskı altında - en azından psikolojik olarak baskı altında- yönlendirme sonucu verilen sahte itirafların insanların hayatını nasıl mahvettiğini ve ayrıca yargı sisteminin adaleti sağlamak konusunda ne kadar eksik ve yetersiz kaldığını görüyoruz bu belgeselde. İzlerken keşke izlediklerim kurgu olsaydı, bir dizi izliyor olsaydım diye düşündüm hep. 


İşte sıra geldi beni neredeyse depresyona sokan, uykularımı kaçıran, aklımdan çıkaramadığım o belgesele: MAKING A MURDERER. Aslında bu, öylesine, izlerken uykuya dalarım diye açtığım bir belgeseldi ama sonunda ruh halimi ziyadesiyle etkileyen bir yapım oldu. Bu belgesel de suçsuz yere (en azından belgesel bu bakış açısıyla çekilmiş) hapse atılan iki kişiyle ilgili. Tecavüz  suçuyla yargılanan Steven Avery'nin, teknolojinin gelişmesiyle mümkün olan DNA testi sayesinde masum olduğu anlaşılır. Avery ne yazık ki suçsuz yere 18 yıl hapis yatmıştır. Hapisten çıkınca haklı olarak onu suçlu bulan mahkemeye ve savcılara dava açar. 36 milyon dolar gibi bir tazminat söz konusudur. Hapisten çıkmasının ikinci yılında, fotoğrafçı bir kadın kaybolur ve bu sefer Steven onu öldürmekle suçlanır. 

Burada süreçten ya da delillerden bahsetmeyeceğim. Avery'nin suçlu ya da suçsuzluğuyla ilgili de görüşümü belirtmeyeceğim. Sadece belgeselin çok ilginç, çok tuhaf bir davaya odaklandığını ve izleyiciye hem yoğun duygular yaşattığını hem de insanı derin bir sorgulamaya ittiğini söylemek istiyorum. 2 sezondan oluşan 20 bölümlük bu belgeselden sonra davayla ilgili daha çok şey öğrenmek isteyeceğinize eminim.


Bu belgesellerden birini izlediniz mi?

Bana tavsiye edeceğiniz belgeseller var mı?

Benimle paylaşın!

18 Mayıs 2019 Cumartesi

The Phantom Prince / Elizabeth Kendall | Kitap Yorumu


The Phantom Prince - My Life With Ted Bundy

Elizabeth Kendall

Yayın Tarihi: 1988



Herkese merhaba!

Uzun bir süredir okuduğum kitaplar hakkında ayrı bir yorum yazısı yazamıyordum. Son zamanlarda eski okuma performansımı yakaladım ve son haftalarda istediğim kadar, içimden geldiğince kitap okuyabiliyorum. Sanırım olay keyif aldığımız kitaplara rast gelebilmekte. 

Her neyse, geçen hafta izleyip epey etkisinde kaldığım, etkisini bir nebze üzerimden atmak için bana düşündürdükleri ve hissettirdiklerini şu yazıda aktarmaya çalıştığım bir film izledim: Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile. Başrollerini Zac Efron ve Lily Collins'in oynadığı bu film izlediğim günden beri aklımdan çıkmıyor ve üzerimdeki etkisi de devam ediyor. Etrafımdaki insanları beni etkilediği kadar etkilemeyen bir film bu, hatta bazıları sıkıcı bile buldu.

Bense düşünmeyi kasten reddetsem bile bazı anlarda kendimi filmin anlattığı olaylara geri dönmüş buldum. Sanırım içinde bulunduğum ruh haliyle alakalı bir durum bu.

Bahsettiğim film hakkında hiçbir bilginiz yoksa, Ted Bundy ismini daha önce hiç duymadıysanız filmi izlemenizi öneririm. Bu kişiyi tanıyanlardansanız, filmi rahatlıkla tavsiye edemem, çünkü Bundy'i tanıyıp bilenler filmden pek keyif almamış, hatta filmi sert bir şekilde eleştirmişler. 

Beni duygusal olarak böylesine esir esen film, bu sabah bitirdiğim kitaptan uyarlanmış. Uyarlanmış demek doğru olur mu bilmiyorum gerçi, sonuçta anlatılan hikaye kurgu değil, gerçekten yaşanılmış. Fakat filmin çıkış noktası bu kitap; Ted Bundy olayını ona çok yakın olmuş kişilerden birinin gözünden izlemek. 

Kitabın konusu, anlattığı şey kısaca bu. Elizabeth Kendall (gerçek adı bu değilmiş) Ted Bundy'nin uzun süreli kız arkadaşı, ilişkileri altı yıl sürmüş. Bu yılların çoğunu birlikte yaşayarak geçirmişler, öyle ki Bundy, Kendall'ın kızına babalık yapmış. Birkaç kez evlenmenin eşiğinden dönmüşler. Kitap işte bu süreci anlatıyor, aslında onu seven ve ona güvenen bir kadının gözünden Ted Bundy'nin nasıl bir adam olduğunu okuyoruz. Aynı zamanda onun insanları kullanma konusunda ne denli usta olduğunu da anlıyoruz. 

Film duygusal açıdan o kadar yoğundu ki kitaba da bu yüzden büyük beklentiyle başladım. Aynı yoğunluğu kitapta da bulacağımı umuyordum fakat ne yazık ki beklediğimi alamadım kitaptan. Tabii ki bu bir kurgu değil, fakat elimizdeki ne de olsa anlatıma dayalı bir metin. Kendall'ın duyguları ve ruhsal durumları anlatmada oldukça başarısız olduğunu düşünüyorum ki bu kitabın bütün esprisi  bu olmalıydı. Benim bu kitaptan beklediğim şey onun Ted Bundy ile ilişki sürecinde içinde bulunduğu manevi durumu anlamak, kendimi onun yerine koyabilmekti. Bu süreçte yaşadığı şeyleri kelimelere dökememiş, güçlü ifadeler kullanma konusunda oldukça zayıf. 

Tekrar ediyorum, kitabın, anlatıcının belki de böyle bir iddiası yok belki; yani anlattıklarıyla bizden empati veya sempati beklemiyor, sadece olanları anlatmak istiyor ama işte dediğim gibi sıradan bir ilişki değil okuduğumuz. İnsan ister istemez o gergin ve huzursuz anları Liz'le beraber yaşamayı umuyor, hala Ted için dua ettiğini söylerken kendini onun yerine koyabilmek istiyor fakat bu kadar yüzeysel bir anlatımla bunu yapabilmek gerçekten çok zor. Dolayısıyla verdiği kararları neden verdiğini, vermediği tepkileri neden vermediğini anlayamadım, anlamlandıramadım açıkçası.

Film/kitap karşılaştırması yapacak olursam, filmin etkileyicilik açısından daha başarılı olduğunu rahatça söylebilirim. Sadece Liz'in Ted'den şüphelenme sürecini kitaptaki gibi yavaş yavaş, ayrıntılı bir şekilde görebilseydik filmde de. Filmde bu durum çok hızlı gelişti. Aynı zamanda birlikte geçirdikleri yıllar da üstünkörü geçiştirilmişti. Birden "3 yıl sonra" denmiş gibiydi ve ilişkilerinin yıllar içindeki gelişimini görmek açısından bu hoş değildi bence. Tabii bir kitabı senaryoya dökerken farklı yöntemler kullanılıyor, yakındığım bu durumun mutlaka bir açıklaması da vardır. Yine de film bana göre çok çok daha vurucuydu. Ayrıca söylemeden geçmek istemiyorum, kitabı okurken Liz gözümde çok zayıf bir karakter olarak canlandı; oysa filmi izlerken onun ne kadar güçlü bir kadın olduğunu düşünmüştüm, verdiği kararlara 'helal olsun' demiştim. Bu açıdan da film daha tatmin ediciydi benim için. 

Kitabı okuduğuma pişman değilim, her ne kadar anlatımı yetersiz bulsam da okurken kimi yerlerde tüylerim diken diken oldu. Yine düşünmekten rahatsız olduğum ama dünyanın gerçeği olan şeyleri sorguladım. Hiçkimseyi tam anlamıyla tanıyamayacağımıza neredeyse ikna oldum. Birinin sevgisine ve güvenine körü körüne inanmanınsa çok büyük ahmaklık olduğunu gördüm. 

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Muggle Postası #6 | Çift Dilli Harry Potter Kitapları Çin'de Yayında!


Harry Potter serisinin ilk üç kitabı geçtiğimiz günlerde Çin'de yayınlandı. Kitapların çevirmeni, bu çift dilli basımların hikayenin arkasındaki kültürü daha iyi anlamak adına okuyuculara yardımcı olacağını söylüyor. Kitapların Çince versiyonları 2000 yılında basılmıştı ve yıllar içinde devam eden basımlarda çeviriler düzeltilmiş ve iyileştirilmişti. Yayımlanan son çift dilli basımlarda da okurlara daha iyi bir deneyim yaşatmak amacıyla çeviri bir dizi revizyondan daha geçti.

Kalan dört kitabın çift dilli versiyonu 2019 yılı içinde yayınlanacak. 

Kaynak: china.org.cn

*Haber ilgimi çektiği için sizlerle de paylaşmak istedim. Keşke kitapların Türkiye'de de çift dilli basımları yapılsa. Seriyi seven ve İngilizce öğrenmek isteyen insanlar için büyük bir nimet olur bu bence. Hem sevdikleri seriyi bir kez daha okur hem de İngilizcelerini geliştirme fırsatı bulurlar. 

İngilizce bilenler de çeviri-kaynak metin karşılaştırması yapabilirler. Tabii bu çevirinin ve çevirmenin korunmasızlığı açısından ne kadar iyi olur bilmiyorum ama bence artıları daha çok olan bir durum olur bu. 

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İster miydiniz çift dilli Harry Potter kitapları basılmasını?

Düşüncelerinizi benimle paylaşın!


10 Mayıs 2019 Cuma

Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile (2019) | Film Yorumu


Herkese merhabalar!

Öncelikle bu bir öneri yazısı değil fakat daha önce bu filmin adını bile duymadıysanız, ne hakkında olduğunu filan hiç bilmiyorsanız ve hakkında hiçbir şey bilmediğiniz filmler izlemeyi seviyorsanız beklemeden gidip bu filmi izleyebilirsiniz. Ama sakın izlemeden önce merak edip de ne ile ilgili olduğuna bakmayın. Gerçekten de hakkında en ufak bir fikriniz yoksa bırakın öyle kalsın, sadece filmi açın ve izlemeye başlayın.

Yazının devamı filmi izlemeyenler için spoiler içeriyor olacak.

Ah, kendimi ve kararlarımı bazen çok seviyorum. Fragman izlemeyip film içeriğini okumadan başladığım filmler hep güzel çıkıyor! İçime mi doğuyordur nedir artık bilemiyorum. Belki de fragmandan ya da film bilgisinden öğrendiğim ufak tefek şeyler bir şekilde kafamda olumlu ya da olumsuz yargı oluşturmama neden oluyor  ve ben zihnimde bu yargıların oluşturduğu sınırların dışına çıkamıyorum filmi izlerken. Peşimi bırakmıyorlar ve film izlerken geçirdiğim vaktin kalitesini de düşürüyorlar. Hal böyle olunca fragman izlemekten, yorum okumaktan ve hatta filmin künyesini bile görmekten resmen kaçıyorum. 

Neyse ki kaçıyorum çünkü aynı yaklaşımla izlediğim Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile (filmin adı destan gibi olduğu için yazının devamında EWSEAV olarak anılacaktır) son zamanlarda bana gerçek duygular yaşatabilen, izlediğim en güzel filmlerden biri oldu. Film hakkında HİÇBİR ŞEY bilmiyordum desem de yalan olur; Zac Efron'u Lily Collins'i filan tanıyorum nihayetinde. Heh, işte tam da bu yüzden, yani oyuncular yüzünden ben bu filmi romantik bir film sanıp izlemeye karar verdim. Yoğunluğum arasında kafa dağıtırım güzel olur dedim ama beklediğimden de etkileyici bir filmle karşılaştım. 

Ben filmi, Ted Bundy'nin kim olduğunu zerre bilmeden izleyenlerdenim ve bence bu kadar etkilenmemin sebebi de bu. EWSEAV, filmin gerçekten yaşamış biriyle alakalı olduğunu bilmeyen çoğu kişide de aynı etkiyi bırakır bana göre. 

Bundy'nin kim olduğunu bilenlerin çoğu filmi beğenmemiş. Yetersiz ve vasat bulanlar çok fazla. Hak veriyorum, ben de Bundy'nin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu ve yaptıklarını biliyor olsaydım izlerken, film benim de beklentilerimi karşılamazdı büyük ihtimalle. 

Biliyorum biraz saçma aslında ama filmin, Bundy'i tanımayan kitleye yönelik çekildiğini, hikayenin de buna göre ilerlediğini düşünüyorum biraz. Yani, bu adamın olayını bilen bir kitleye bu şekilde bir senaryo sunmak epey mantıksız görünüyor bana, beğenilmeme hatta acımasızca taşlanma riski çok yüksek bir girişim. Ki dediğim gibi, filmin konusunu, ele aldığı olayı bilenler filmi hiç beğenmemiş, yeterince karanlık bulmamışlar, cinayetlerin ayrıntısı da bu izleyicileri tatmin etmemiş.

Bana kalırsa filmde asıl anlatılmak istenen bu adamın işlediği cinayetlerin perde arkası, ayrıntıları vs. değildi. Filmde işlenen, vurgulanan bu adamın o kadar insanı masum olduğuna nasıl inandırdığıydı bence. Çekici  dış görünüşü, kendinden emin ifadeleri ve masumiyeti konusunda hiçbir şekilde geri adım atmaması film boyunca bir izleyici olarak beni onun suçsuzluğuna ikna etmişti. İşlediği vahşi suçların ayrıntılarını filmde görsem bile bunun farklı olacağını sanmıyorum çünkü dediğim gibi film bu katilin ikna ediciliğine odaklanıyordu. Bu açıdan amacına ulaşmış bir yapım olduğunu rahatlıkla söylebilirim kendi açımdan. 

Gerçekten de son ana kadar, cama o kelimeyi yazana kadar ve yüzündeki o ifadeyi görene kadar onun tarafındaydım ve masum olduğuna inanıyordum. Avukatının diretmesine rağmen suçları kabul etmediğinde doğru şeyi yaptığını  söyledim içimden. Sonunda yaşadığım şok, hayal kırıklığı ve dehşet de kelimelerle anlatılmaz türden oldu. Ki bence filmin en çarpıcı kısmı son sahneleriydi.

Bunun gerçek olması tüylerimi ürpertti. Aynı benim gibi her şeye rağmen onun suçluzluğuna inanan, ona hayran olan hatta onunla evlenmek bile isteyen kadınların var olmuş olması ciddi anlamda boğazımı düğümlüyor. Üzülerek ve hala biraz korkarak söylüyorum ki belki de ben de onun masum olduğuna inanan insanlardan biri olurdum.

Arada sadece aklımdan geçen bir düşünceyi yüzüme bir tokat gibi vurdu aslında bu film. Bazen düşünüyorum, kim bilir nasıl insanlarla aynı yollardan yürüyor, marketlerde aynı sırada bekliyoruz, nasıl insanlarla otobüslerde yan yana oturuyoruz, nasıl insanlarla bir anlığına göz göze geliyoruz. Böyle şeyler düşünmek rahatsız edici evet, hatta belki de paranoyakça ama ülkemizde yaşananları bildikten sonra insan bunları ister istemez aklından geçiriyor, ister istemez paranoyaklaşıyor. Benim başıma gelmez diyemiyor. 

Filmi izledikten ve sonundaki görüntülerle gerçek bir hikaye olduğunu öğrendikten sonra Zac Efron'un rol için gerçekten iyi bir seçim olduğunu düşündüm. Oyunculuğunu beğendim ki ikna edicilik konusunda canlandırdığı kişiyi ekrana iyi yansıttığı görüşündeyim. Olumsuz eleştirilerin aksine, filmin Bundy'i sempatik göstermeye çalıştığını, amacının bu olduğunu da düşünmüyorum kesinlikle. 

Etkisini bir süre üzerimden atamayacak gibiyim, özellikle son sahneler bir hayli yoğundu. 

Çok sevdiğim Queen of the Night'ın şu yorumu da hala kulaklarımda. Bundan sonra bu parçayı o vurucu sahneler gözümün önüne gelmeden dinleyemeyeceğim, ona yanıyorum.



Siz EWSEAV'ı izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


5 Mayıs 2019 Pazar

Klasik Kitap Okuma Maratonuna Ne Oldu? #KOM2019


Bu güncellemelerin ardından umuyorum ki kendimi yeniden bloguma adapte edebileceğim ve düzenli bir şekilde yazmaya geri döneceğim. 

İlk olarak her sene yaptığımız maratona ne oldu, bu maraton çerçevesinde neler okuyorum, okuyamıyorum ve okumayı planlıyorum onlardan bahsedeceğim. Öncelikle korkmayın, maratonla benimle beraber ölmüş filan değil. Yoğunluklarımdan dolayı güncelleme yapamasam da maraton hala aklımda, unutmuş değilim. Eminim katılan başka arkadaşlar da benim burada olamadığım süre zarfında klasik kitap okumaya devam etmiştir. Bir ara hepinizin blogunu tek tek ziyaret edip neler okudunuz bir bakmak, listeleyip güncel bir rapor hazırlamak istiyorum.

Ben bu beş ay içinde yalnızca 9 kitap okuyabildim, biliyorum çok az, biliyorum utanç  verici. Kendime göre haklı nedenlerim olduğu ve başımı kaşıyacak zamanım olmadığı için bu duruma üzülecek vakit bile bulamıyorum. 

Bu 9 kitaptan 5  tanesi klasik kitap, bu oldukça sevindirici. 20 kitaplık hedefimin  dörtte birini tamamlamışım demek  oluyor bu. Önümüzde yılın bitmesine daha 7 ay olduğuna göre ve bir ay sonra okul telaşından kurtulacağıma göre bence hedefime ulaşacak gibi görünüyorum.

Şimdiye dek okuduğum klasikler şunlar;

>> Monte Cristo Kontu / Aleksandre Dumas (2 Cilt)

>> Denemeler / Montaigne

>> Kendine Ait Bir Oda / Virginia Woolf

>> Yüzbaşının Kızı / Puşkin

>> Bir Noel Şarkısı / Charles Dickens

Hepsi güzel kitaplardı, hepsini keyifle okudum fakat en en en çok beğendiğim klasik Monte Cristo Kontu oldu, hatta bu yıl okuduğum en güzel kitaplar listesinde başı çekebilir. Tabii yılın sonuna kadar bir Gabo kitabı okumazsam nihahahahah :D

Yeni keşfettiğim bu yazarlardan en az birer kitap daha okumak istiyorum, özellikle Charles Dickens ve Puşkin'i daha çok keşfetmek istiyorum.

Üzücü olan şeyse içlerinden hiçbirinin yerli klasik olmaması. Bundan sonraki okumalarım için planımı buna göre yapacağım çünkü yerli klasik okumayı da çok özledim. Okumayı planladığım yerli klasikler arasında ise, Sözde Kızlar, Sodom ve Gomore, Nur Baba gibi kitaplar var.

Siz bu iki üç ay içinde hangi klasikleri okudunuz?

Aralarında en çok hangisini beğendiniz?

Bana hangilerini önerebilirsiniz?

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Nisan 2019 | Aylık Rapor


Yorgun mu yorgun bir muggledan herkese selamlar.

Aydan aya bloga, sadece raporumu yazmak için uğrar oldum. Ne takip ettiğim blogları okuyabiliyorum ne de kendi bloguma kafa dağıtmak için de olsa bir şeyler karalayabiliyorum. Öyle saçma sapan bir haldeyim de keyifle yaptığım şeylerden uzaklaştıkça kendimi unutuyorum. 

Uzun süredir ağız tadıyla, doya doya kitap okuyamıyorum ve bu hayatımı epey kötü etkiliyor. Yaşam kalitemi, yaşamdan aldığım zevki azaltıyor ve günlerimi tekdüze, sıkıcı hale getiriyor bu durum. 

Birkaç ay sonra üniversiteden mezun oluyorum hayırlısıyla. Okuldan, ödevlerden, sorumluluklardan zaman zaman yakınsam da öğrenci olmayı seviyordum. Öğrenci olmayı özleyeceğim. Bir dahaki sene nerede olacağını, ne yapacağını bilmemek insanı endişelendirip korkutuyor. Tek derdimin bir dersi AA ile geçmek olduğu günleri mumla arayacağım, bundan eminim. 

Yine de hayalini kurduğum, onun için çalışıp çabaladığım hayatı kurma yolunda büyük bir adım olacak bu benim için. Belki de o yüzden şu dönemde kendimi büyük stres altında hissediyorum. Gelecek senenin belirsizliğini en aza indirmek için giriştiğim şeyler beni bunaltıyor. İstediğimiz şeyler için yapmak zorunda olduğumuz can sıkıcı şeyler sinirlerimi harap ediyor. 

Bu dönemimi büyük iç sıkıntısı ve gergin bir ruh haliyle geçirmeme neden olan sınav sonunda geldi, kendimi hiç mi hiç hazır hissetmiyorum ve bunun stresi beni gerçekten yıpratıyor. Kendime devamlı bunun dünyanın sonu olmadığını, bir daha deneyebileceğimi hatırlatıyorum ama kendimi buna ikna etmek konusunda hiç iyi değilim. Büyük bir arzuyla istediğim ve iyi olduğum bir şeyi yapmak için formalitelere takılacak olma ihtimali beni ziyadesiyle mutsuz ediyor. 

Her şey bir yana, sınav iyi geçsin ya da geçmesin, bu pazar gününden sonra daha mutlu ve huzurlu bir muggle olacağım bir gerçek. Artık değiştirilemeyecek o noktayı geçtikten sonra insanın hissettiği rahatlama duygusu gibisi yok bence. Elinizden bir şey gelmediği ve gelemeyeceği için artık üzülmenin de bir manası kalmıyor. İşte ben de bir an önce o "Ne olacaksa olsun," moduna girmek istiyorum.

O moda girmek ve yeniden kitap okurken zaman mefhumunu unutmak istiyorum. Aceleyle, ders çalışmaya verdiğim aralarda birkaç sayfa okumak değil kafam boş, içim rahat bir şekilde saatlerce, dilediğimce kitap okumak istiyorum.

Ohh, içimi döktüğüme göre bu ay neler okuyup neler izlediğime geçebilirim.

Okunanlar

* Tenimdeki Mühür / Andrea Kane

Okuyamama durumuma son veren kitap olduğu için kötü yorumlarımı kendime saklayacağım. 

* Yüzbaşının Kızı / Puşkin

Beklediğimden daha güzeldi. Bir solukta, keyifle olduğum bir roman oldu, tavsiye ediyorum, okuyun.

İzlenenler

* The Lady in the Van (2015) 3/5

* Dangal (2016) 4/5

* Full House | 7. ve 8. Sezon 5/5

* Love, Death and Robots | 3 Bölüm 

>> Tanık 5/5
>> Buzul Çağı 4/5
>> Üç Robot 3/5

* Küba'nın Özgürlük Hikayesi (Belgesel) | 5 Bölüm

* Game of Thrones | 8. Sezon ilk 3 Bölüm

>> Winterfell 3/5
>> The Knight of the Seven Kingdoms 3/5
>> The Long Night 2/5

Yedinci sezonla beraber Game of Thrones'un eski GoT olmadığını düşünmeye başlamıştım ve bu sezona başlamadan da beklentilerim düşüktü açıkçası. İlk bölümü beğenmemeye kendimi inandırmıştım hatta ama beklediğim kadar tiksinmedim. Üçüncü bölüme kadar tabii. Tek bir şey söyleyeceğim, konu uzamasın: Bir savaş sahnesinin uzun olması onun kaliteli ve epik olacağı anlamına gelmiyor, görmüş olduk. 


Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Benimle paylaşın!