Yıldızlardan Dönüş / Stanislaw Lem | Bence Nasıldı?

 


! Yorum yazım kitaptaki olay örgüsü ile ilgili sürpriz-bozan içermemekle birlikte kitabın konusu ve işlediği temalara değinmektedir.


Yıldızlardan Dönüş, sadece Stanislaw Lem kitabı olması ile okumaya heveslendiğim, konusunu bile bilmeden kapağını araladığım bir kitap oldu. Yazarı sevdiğim için beklentim düşük değildi ama yüksek beklentilerim de yoktu. Kitap bana, her ne bekliyorsam onu verdi, kitabı memnun bir şekilde bitirdim.

On yıllık bir uzay görevinden dönen Hall Bregg dünyayı on yıl önce bıraktığı gibi bulmaz. Uzayda geçirmiş olduğu on yıllık sürede, dünya üzerinde yüz yirmi yedi yıl geçmiştir ve artık burada Hall’ın tanıdığı hiç kimse yoktur, bildiği her şey değişmiştir. Hall uzun süre sonra yuvasına dönmüş fakat orada kendisine tamamen yabancı bir gezegen bulmuştur.

Konusunu okusaydım belki de farklı bir beklenti geliştirebilirdim o yüzden iyi ki okumamışım diyorum. Kitap boyunca bu farklı ve değişmiş dünyanın ilgi çekici, insanı heyecanlandıran, parıltılı yönlerini değil, ana karakter Hall’ın bunları algılama ve değerlendirme sürecini okuyoruz. Bu yeni ve Hall’a çok yabancı gelen teknolojiyi, toplum düzenini, daha özel bağlamda kadın-erkek ilişkisini anlamlandırma çabasına şahit oluyoruz.

Bilim kurgusal unsurlar ile temellendirilmiş bu hikayenin, geri döndüğü evi, yuvasını aynı bulmayan, bir de üstüne kendisi artık aynı olmayan bir bireyin psikolojisine odaklanarak aktarılması beni son derece etkiledi. Uzak gelecek, uzay gemisi pilotluğu, uzayda yaşananlar vs. gibi aslında bir bilim kurgu öyküsü gibi görünen metin aslında üzerine biraz düşünerek okunduğunda hem geçmiş hem de bugün yaşanan bir soruna da işaret eder nitelikte: savaş sonrası stres bozukluğu.

Kitabın yazıldığı dönemi de göz önüne aldığımda (1961) Lem’in bu kitabı yazarken soğuk savaş atmosferinden (elbette!) ve bilhassa Vietnam Savaşı ve bu savaşın bireyler üzerinde yarattığı psikolojik etkiden epey etkilenmiş olduğunu düşündüm. Kitaba bu gözle bakınca aslında yazarın toplum içine karışamama, uyum sağlayamama, ötekileşme – ötekileştirilme temalarını işlediğini görüyoruz.

Aslında kitabın ana karakteri Hall da basit ve pasif bir uzay görevinden dönmüyor. Kitabı okudukça onun, görev süresi içinde onu derinden etkilemiş travmatik bir olayın vuku bulduğunu da öğreniyoruz. Hall psikolojik olarak atlatamadığı bu olayın gölgesini sürekli içinde taşıyor. Peşini bırakmayan bir suçluluk, bir pişmanlık var. Bu da yetmezmiş gibi artık olanları belki bir nebze de olsun arkasında bırakıp rahat edeceğini düşündüğü evine döndüğünde buranın artık bildiği ev olmadığını görüyor. Kitap işte bize Hall’un bu durum içindeki bocalayışını, eskiye özlemini, yeniye adapte olma çabasını ve değişmeye, uyum sağlamaya karşı içten içe gösterdiği dirence karşı kendiyle olan mücadelesini anlatıyor.

Karakterin psikolojisini irdelemenin yanı sıra yazar bir de bu yeni dünyada Hall’ın yabancıladığı bir şey üzerinden yine çok önemli bir tartışma ortaya atıyor. 127 yıl sonrasının dünyasında adına “betrizasyon” denilen bir yöntem ile insanın içindeki şiddet yönelimi baskılanmış. Bu sayede dünyada artık suç, şiddet, vahşet yok. İnsanlar birbirlerine karşı düşmanca duygular beslemiyorlar (ya da besleseler bile bunu eyleme dökemiyorlar). Bunu böyle okuyunca insan “ee ne güzel işte” diyor ama karakterimiz Hall bu yöntemi yadırgıyor ve sorguluyor. İnsanların bu yöntemle bir “lapa” haline getirildiğini düşünüyor ve bu risklerin, tehlikenin, kazaların ortadan kaldırıldığı bu “iyimser” dünyayı sıkıcı buluyor. Burada biz de konuyu sorgularken buluyoruz kendimizi tabii.

Bu noktada aklıma hemen Ütopya (Thomas More) okurken düşündüğüm şey geldi ve zihnimde okuduğum bu iki kitap birbiriyle diyalog kurmaya başladı (ennnn sevdiğim...). Ütopya’da tasvir edilen toplum da bana kalırsa bir “lapa” halindeydi ve ben şunu düşünmüştüm: bu insanlar arasında bu ütopik hayattan memnun olmayan kimse yok mu ya da olamaz mı? İşte aslında Lem bu sorunun cevabını da veriyor Hall’ın sorgulamaları ile: var ve olabilir. Benim için ütopya olan bu dünya mesela Hall gibi biri için yaşanması güç ve katlanılmaz bir distopya. Bu memnuniyetsizlik ve sorgulamaların da bir sonucu var elbette, Hall kendindeki farklılığın farkında ve diğer halinden memnun insanlar arasında kendini bir ucube, bir mağara adamı gibi hissediyor. Kitapta bu durumun ve yarattığı duygu-düşüncelerin yeterince iyi aktarıldığını düşünüyorum. Derinlemesine, uzun uzun çözümlemeler ve tartışmalar yok kitapta ama Lem’in karakteri üzerinden sorduğu sorular nokta atışı ve okuru düşünmeye itecek sorular.

Kitaptan bir yıldız kırmamın birkaç sebebi var ama değinmeye gerek görmüyorum. Sadece kitabın başında bir kafa karışıklığı yaşadığımdan bahsetmek istiyorum. İlk elli-altmış sayfayı karanlıkta yolumu bulmaya çalışır gibi okudum ama sonra bunun nedenini de anladım. Bu belirsizlik duygusunun kasten (ve son derece başarılı bir şekilde) yaratıldığını düşünüyorum, Lem bizim Hall’ın halinden anlamamızı istemiş. Onun da kafası karışık, o da bir şeyleri anlamaya çalışıyor, aslında o da karanlıkta el yordamıyla hareket ediyor. Sayfalar ilerledikçe gözlerimiz karanlığa alışıyor, şeylere anlam vermeye başlıyoruz. Bunu da çok sevdiğimi belirtmeliyim.

Düşününce Stanislaw Lem’in kitaplarının hep böyle olduğunu hatırladım. Yine çok beğendiğim Solaris, Aden ve Yenilmez’de de mesele görünenden çok daha derindi. Yıldızlardan Dönüş’ü de iyi ki okumuşum. Çok çok beğendim, herkese değil ama bu tür bilim kurguları seven herkese öneririm.






Yorum Gönder

0 Yorumlar