26 Ekim 2019 Cumartesi

Ne Var Ne Yok | Ekim 2019 // Yeni Alışkanlıklarım ve Diğer Yeni Şeyler



Yine blogundan uzun süre uzak kalmış muggledan herkese selamlar!

Yoğunluktan dolayı yazamıyorum ama aklım da hep burada. Ne yazsam, şunu yazsam bunu yazsam diye düşünüyorum, özellikle de toplu taşımada düşüncelerimle baş başa kalınca. Aslında yazmak istediğim çok şey var, özellikler blogger etkinliklerine içim gidiyor ama fırsatını bulup oturamıyorum blog yazmaya. Fırsat bulunca da yazmak istediklerimi önem sırasına dizmem gerekiyor işte. 

Şimdi fırsat bulmuşken biraz içimi dökmek, son zamanlardan bahsetmek istiyorum. Bu dönem sıcağı sıcağına yüksek lisans programına başladım. Yapmak istediğim de tam olarak buydu aslında, okulla arama mesafe girmeden, hiç beklemeden akademik eğitimime devam etmek. Haftada üç gün okuldayım, toplam dört dersim var ama lisansta hiç bu kadar yoğun bir dönem geçirmemiştim sanırım. Yani yoğun ve zorlayıcı olduğunu düşündüğüm dönemler olmuştu ama yüksek lisansı görünce asıl yoğunluk neymiş anladım. İlk hafta biraz bocalasam da sonra ayak uydurmayı başardım, yani öyle sanıyor ve umuyorum. Galiba bütün mesele planlı ve düzenli çalışmakta. Galiba ne, elbette öyle!

Bu dönem aldığım dersler yine bölümün bilgi paketinde gördüklerim değildi. Bu konuda hayal kırıklığına uğramayı bırakmam gerekiyor. Hayal kırıklığı da değil aslında, bilgi paketine bakıp kendimi ordaki derslere göre motive ediyorum saçma bir şekilde, sonra ders seçerken onları göremeyince modum düşüyor. Aldığım derslerin hepsi çok kaliteli tabii, sadece Rusça alamıyor olmak çok üzdü beni. Onun da bir çaresini buldum gibi ama bakalım. 

İyi ki Deccal'in çevirisini dönem başlamadan teslim etmişim, yoksa halim haraptı. Ha, burada çeviriyi teslim ettim yayınevine. Editi, son okuması filan olacak, sonra basımda inşallah! Çeviri sürecimle ilgili bir yazı da hazırlamak istiyorum, çok şey var bahsetmek istediğim. Ayrıca lisansta yaptığımız her çeviri için bir rapor hazırlardık, alışkanlık olmuş. Hep not tutmuşum farkında olmadan neyi neden, hangi gerekçeyle öyle çevirdiğimle ilgili. Kişisel notlar bunlar tabii, çevirinin içine dahil etmediğim şeyler. Çeviride de çok dipnot kullandım ama bunlardan o ayrı yazıda bahsederim artık.

Farklı bazı alışkanlıklar geliştirdiğimi fark ettim. Doğadan'ın ananas aromalı yeşil çayını keşfettiğimden beri her sabah kahvaltıdan önce bir kupa içmeden edemiyorum. Sanırım midemi rahatlatıyor ve güne pozitif başlamamı sağlıyor. Bunun bilimsel bir açıklaması var mı bilmiyorum, tamamen placebo da olabilir ama öyle bir etkisi var çayın üzerimde. Her sabah kahvaltıdan önce mutlaka ve dersler çok bunalttıysa hemen. Umarım söyledim diye bu şeyin büyüsü kaçmaz, aman tahtalara vurun! 

Bir de yine bu Doğadan'ın böğürtlen aromalı çayı var. Geçen kış keşfetmiştim bunu da. Tam kış çayı bana göre, her ne kadar ambalajı insanın için açıp yazı hatırlatsa da... Havaların serinlemesiyle -gerçi İzmir'de hala tişörtle dolaşıyoruz ama- bu çaydan da içmeye devam ediyorum. Özellikle akşamları burnum, ellerim, ayaklarım çok üşüyor. Bu çay çoraplara ve hırkalara yardım ediyor, kesinlikle inanıyorum buna. Rengi, kokusu müthiş! 

Sonra kendimde çok güzel bir farkındalık dikkatimi çekti. Bu aslında eskiden beri beni rahatsız eden bir şeydi ama hiç bu konuda bir şey yapmıyordum. Bahsettiğim şey su kullanmak. Elimi, yüzümü, ayaklarımı yıkarken, duş alırken kullandığım sudan bahsediyorum. Hatta bulaşık durularken, başka herhangi bir şeyi yıkarken kullandığım su da dahil buna. Düşünsenize, bir şey yıkarken o su hep açık durur. O şeyi ovarken, suyunu silkelerken, onu bulaşık sepetine ya da kenara bir yere koyarken su hep akar. Ellerimizi sabunlarken akar. Yüzümüze su çarparız, aynada gözlerimizin, kirpiklerimizin üzerinden akan damlaları izlerken su şırıl şırıl akar. Gerçekten akması gerekir mi peki? Dediğim gibi bu olurken içimde hep bir huzursuzluk oluyordu. Son zamanlarda elimi sabunlarken, durulamaya geçmeden geçen o on beş-yirmi saniye suyu kapatmaya başladım. Durularken tekrar açtım, zor bir şey değil ya. Bulaşık durularken, bardağı kenara koymak için uzanmadan suyu kapattım. Uzanıp bardağı koymam ve sonra başka bir bardak alıp musluğun altına tutmam belki de yedi saniye filan sürüyordur ama o yedi saniyede ne kadar su boşa akıyor? 

Bunu yapmaya başladığımdan beri su kullanmakla ilgili vicdanım rahatlamaya başladı. Bununla beraber su konusundaki hassasiyetimin de arttığını hissediyorum. Çevremdekilere de bu alışkanlığı aşılayabilirsem ne mutlu!


Üzerine gittiğim, bir alışkanlığa dönüştürmek için özellikle uğraştığım şeyler var bir de. Bunlardan en önemlisi okurken not almak. Bloga kitap yorumları yazarken birkaç nokta belirleyip onlar üzerinden yazıyorum görüşlerimi ama bu her kitap için yeterli olmuyor. Mesela en son yazdığım kitap yorumlarından biri olan Kolera Günlerinde Aşk'ı yazarken bu yüzden çok vakit harcadım. Kitabı neredeyse yeniden okumak zorunda kalacaktım, sayfalar arasında tekrar dolaşırken kayboldum. Neler düşündüğümü hatırlamak için aynı cümlelerle bir daha karşılaşmam gerekti. Bu yüzden sonraki okumalarımda o an ne düşündüysem, kitap bana o an ne hissettirdiyse not almaya karar verdim. Şimdiye dek iyi gidiyor.  Özellikle okul için olan okumalarımda bunu yapmak zorunda olduğumdan bu yöntemi alışkanlık haline getirmek konusunda sıkıntı yaşamayacak gibiyim. 

Okumakla ilgili edinmek istediğim başka bir alışkanlık da bunu bir sisteme oturtmak. Her ay okuyacaklarımın listesini yapmak, hangi kitaba ne kadar süre ayıracağımı belirlemek istiyorum. Diğer türlü, yani rastgele kitap seçtiğim zaman seçmekle çok vakit kaybedebiliyorum ve çok düşünmeden, telaşla seçtiğim kitaplar genelde vaktime değmeyecek kitaplar oluyor bazen. Belki görmüş, okumuşsunuzdur, değerli, kaliteli kitapları okuyamadan ölmek gibi bir korkum var. Elbette dünyada yazılmış bütün iyi kitapları okumaya ömrüm yetmeyecek, bunu biliyor ve kabulleniyorum ama en azından listemde olup da sürekli ertelediğim klasikleri, iyi olduğunu okumadan bildiğim kitapları okumak istiyorum ölmeden. Bunun için de daha kontrollü ve sistemli okumam lazım. Maratonlar ve etkinlikler buna alışmamı kolaylaştırıyor aslında. Bu ay Gotik Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz Lanetli Maraton bana bu yüzden çok iyi geldi. Etkinlikten haberiniz yoksa sizi şöyle alalım.

Geçtiğimiz haftalarda bir de Storytel'i denedim. Bilmeyenler için Storytel bir sesli kitap uygulaması. İçinde Türkçe ve İngilizce olmak üzere pekçok sesli kitap var. Ben aslında epey direndim denememek için. Sesli kitaplara karşı bir önyargım var gibiydi, aslında önyargı da değil de sevmem, hoşlanmam sanıyordum. Önyargı mı oluyor zaten bu? Neyse, Harry Potter tekrardan okumalarıma devam edesim geldi, Ateş Kadehi'nde kalmıştım en son. Onu okuyacaktım. Dedim bari bu sefer dinleyeyim, okuma deneyimini yaşadım, bir de dinleyerek gireyim o büyülü dünyaya. Türkçe seslendirmesini Tilbe Saran yapıyor, epey de başarılı. Yalnız ben tekrar okumalarımı orijinal dilinden yapıyordum, bu geleneği bozmak istemedim. Ayrıca her ne kadar Tilbe Saran harika bir iş çıkarmış olsa da Türkçe dinlemek pek hoşuma gitmedi nedense. Bu yalnızda Harry Potter için de böyle değildi, herhangi bir Türkçe sesli kitabı tam konsantre dinleyemediğimi fark ettim. İngilizce dinlerken daha iyi odaklanıyordum ve dikkatim dağılmıyordu. Sanırım yabancı dilde dinlerken tüm odağımı anlamaya verdiğim için böyle oldu. 

Neyse işte, orijinal dilden dinledim Ateş Kadehi'ni. Ay, çok güzeldi. İngilizce seslendiren Stephen Fry'dı. Kendisi zaten komedyenmiş. Diyalogları harika seslendirmiş, karakterlere bürünmüş resmen. Bunu sadece sesiyle yapabilmesine hayran kaldım. Sadece çağırma büyüsü olan "Accio"yu "aksiyo" diye telaffuz etmesi rahatsız etti beni ama sonra görmezden gelmeyi başardım. Sonra öğrendim ki HP oyunlarında da böyle telaffuz ediliyormuş. Yani iki türlü telaffuzu varmış büyünün. Yine de "aksiyo" şeklindeki kulağımı çok tırmalıyor, filmlerden alışmışım "akkiyo"ya. 

Blogumun adı Harry Potter hayranlığımdan gelse de blogumda seriyi yorumlamadım hiç, bunu yeni fark ediyorum. Dolayısıyla seriyle ilgili görüşlerim yok blogumda, bu beni üzüyor. Aslında bu seriyi bir daha okumak ve her kitaptan sonra bir yorum yazısı yazmak için bir fırsat. Tekrar okumamı bitirmeden, yeni bir tekrar okumaya vesile bulmaya çalışmak delice gelebilir ama o kadar da delice değil aslında. Ateş Kadehi'ni okurken daha önce düşünmediğim şeyler düşündüm. Buna çok şaşırdım çünkü kitap aynı kitap kurgu aynı kurgu ve karakterler aynı karakterler. Dahası bu artık ezberlediğim bir hikaye. Yine de bunun olabilmesi beni sadece şaşırtmadı, aynı zamanda mutlu etti. Demek ki yıllar içinde Harry Potter okumaktan asla sıkılmayacak ve bıkmayacağım. Elbette bu sevdiğim diğer kitaplar için de geçerli. Kitaplar aynı kalsa da okuyucu olarak biz, değişiyoruz. Zaman içinde başka gözlerle bakıyor, başka bir bakış açısıyla okuyoruz. Belki hissettirdikleri değişmiyor, duygusal etkisi aynı kalıyor ama düşündürdükleri değişiyor çünkü onları farklı bir zihin süzgecinden geçiriyoruz. 

Dolayısıyla Ateş Kadehi'ni okumak bir yeniden okumadan çok daha fazlası oldu benim için. Beklentimi aşan bir okumaydı. Söylemek istediklerimi not ediyorum, kitapla ilgili ayrı bir yazıda bahsetmek istiyorum bunlardan. 

Nereden geldim buraya? Hah, sesli kitap diyordum. Ateş Kadehi'ni dinlemek inanılmaz keyifli vakit geçirmemi sağlasa da genel anlamda kitap dinlemeyi okumaya tercih etmem. En başından, daha okuma bilmiyorken ben okuma öğrenmeyi bu yüzden arzuluyordum. Dinlemekten usanmıştım çünkü, dinlemek yeterli gelmiyordu. Şimdi de bunu hissettim, çok güçlü bir duygu değildi tabii. Çocukken çok büyük bir arzuydu bu. Buna rağmen bu sefer de en sevdiğim sahneleri mesela, dinledikten sonra bir de açıp okudum dayanamayıp. 

Denemeden sonra da satın almadım uygulamayı. Dediğim gibi, sesli kitapların olmasa arayacağım bir şey olmadığını anlamış oldum. 

Kitaplar demişken... Yeni evimize taşınırken de aynı şeyden yakınıyordum. Kitaplarımın kitaplığımdan taşması olayından bahsediyorum. Sonunda babam ısrarlarıma dayanamadı ve bana bir kitaplık yaptı. Aldı demiyorum, yaptı. Gerçekten de odama, masamın üzerine üç raftan oluşan bir kitaplık yaptı. Şimdilik salondaki kitaplığı rahatlattık, odama da en sevdiklerimi taşıdım. Hala biraz boşluk var, dolup taşması biraz  zaman alacak. Odamı kişiselleştirme çabalarıma noktayı bu raflar koydu. Artık odamdan çıkasım gelmiyor. Buraya birkaç görüntü ekleyeceğim, değişirse, bozulursa, başına bir şey gelirse Allah korusun, nasıl göründüğünü unutmak istemiyorum.



Şu an Lanetli Maraton dahilinde, Vampirle Konuşma'yı okuyorum. Filmini keyifle izlemiştim, kitap da şimdilik güzel gidiyor. Öncesinde Benim Hüzünlü Orospularım'ı bitirdim. Beklediğim tadı alamadım aslında. Hayran olmakla fanatik olmak arasında bir fark var bence. Çok ince bir çizgi. Hayran olduğum birinin ürettiği her şeyi sever miyim? Yoo. Fanatikseniz ama, hep, kayıtsız şartsız seversiniz. Aslında sevmeye mecbur hissedersiniz. Diyeceğim o ki Marquez hala en sevdiğim yazar, ama bazı eserlerini diğerlerinden daha çok sevdiğim de bir gerçek. 

Shingeki no Kyojin'e devam ediyorum ama bir yandan da Koutetsujou no Kabaneri isimli bir animeye de başladım. Aynı anda iki kitap okuyamadığım gibi iki anime de izleyemiyordum ama... Son zamanlarda hep yeni şeyler yapıyorum :D 

Güncelleme | 26 Ekim 2019

Bu yazıyı yazalı neredeyse on gün filan oluyor ama bir türlü okuyup yayınlayamamıştım. Yoğunluğu, yorgunluğu ve hevessizliğimi siz hesap edin artık. Vampirle Konuşma'yı yarım bıraktım ki hiç huyum değildir kitabı bitirmeden bırakmak. Hiç sarmadı, çok sıkıldım okurken, ben de boş ver Gözde dedim. Şimdi Yeraltından Notlar'ı okuyorum. Kurgu gibi değil, düşündürücü bir kitap, o yüzden şu sıralarda okumasam daha iyi olurdu sanki ama bırakamıyorum da. Yavaş yavaş, sindirerek okuyorum bakalım. Sonra tekrar okuyacağım ama mutlaka, daha salim kafayla. 

Sonra Rusça kursuna başladım. Çok beklenmedik oldu benim için, yani evet istiyordum bir Rusça kursuna gitmek ama aklımda hiç yoktu Halk Eğitim Merkezine gittiğimde. Güzel oldu ama. İki haftadır devam ediyor kurs, A2'den başladım temelim var diye. Tam da kendi seviyem aslında, kaldığım yerden devam ediyor gibiyim. Haftada iki gün gidiyorum kursa. Rusça'yı çok özlemişim. Derslerin yoğunluğuna bu da eklenince çok zorlanırım diye endişelenmedim değil ama söz konusu yeni bir dil sonuçta. Umarım ikisini bir arada yürütebilirim çok sıkıntı çekmeden. 

Diplomamı da aldım sonunda geçen hafta. Kep atmış olsak da o diplomayı elimde tutmak çok farklıydı. Özeldi, duygusaldı. Yıllardır verdiğim emeğin somut karşılığıydı çünkü. Darısı yüksek lisans diplomama diyor ve nazar değmesinlerinizi almak istiyorum :D


Siz bu aralar neler yapıyorsunuz?

Benimle paylaşın!

4 Ekim 2019 Cuma

Doluşun Karanlık Şato'ya, Davetlisiniz Lanetli Maratona!


Ekim'in gelmesiyle Karanlık Şato'nun kapıları ardına dek açıldı! Okuyup okuyup birlikte korkmak için şato sakinleri olarak sizlere çağrıda bulunuyoruz! Lanetli Maraton'la belirlenen kategorilerde derlediğimiz meydan okumaları tamamlayarak keyifli bir ay geçirebilmeyi umuyoruz. Ruhlarla aramızdaki perdenin iyice inceldiği güne kadar şatoda yerinizi alıp katıldığınız grubun görevlerini yerine getirirseniz ilerde bu Cadılar Bayramı'nı şatoda okuduğunuz harika kurgularla hatırlayabilirsiniz.

Maraton için dört ayrı kategori belirledik. Bu kategorilerin farklı meydan okumaları var. İstediğiniz bir kategoriyi seçip bu meydan okumaları tamamlayabilirsiniz. Amacımız birlikte daha eğlenceli okumalar yapmak, keyifli vakit geçirmek. Kategoriler ve meydan okumalar şöyle;


1. Bir kurtadam hikayesi oku.

2. İsminde kurt kelimesi geçen bir kitap oku.

3. Kurtadamlar toplumdan dışlanmışlardır: Bir dönem yasaklanmış bir kitap oku.

4. Kurtadamlar özgür ruhludurlar: Konusu itibari ile özgürlüğü çağrıştıran ya da adında özgürlük kelimesi geçen bir kitap oku.

5. Kurtadamlar hep yollardadır: Bir yol hikayesi oku. 

6. Kurtadamlar insana dönünce ne yaptıklarının hatırlamazlar: Okumayı unuttuğun +300 sayfa bir kitap oku. 

7. Kurtadamlar dolunayda dönüşür: Dolunaylı bir gecede en az bir saat kitap oku.


1. İsminde hayalet kelimesi geçen bir kitap oku.

2. Bir hayalet hikayesi oku, olabildiğince korkunç olsun.

3. Konusu ölüm üzerine olan bir kitap oku.

4. Hayaletler melankoliktir: Melankolik bir yazardan kitap oku.

5. Hayaletler kayıp ruhlardır: Kitaplığında kaybolacak kadar beklemiş +300 sayfa bir kitap oku.

6. Hayaletler izoledir: Telefonunu uçak moduna alıp yarım saat kesintisiz kitap oku.

7. Hayaletler kapalı havaları çağrıştırır: Kapalı bir günde en az bir saat kitap oku.


1. Ana karakteri cadı/büyücü olan bir kitap oku.

2. Adında cadı/büyücü kelimesi geçen bir kitap oku.

3. Ortaçağ'ın cadılarını anma zamanı, yazarı Ortaçağ'da doğmuş bir kitap oku.

4. Cadılar doğayı ve kendini bilendir: Doğayla bağlantılı bir kitap oku.

5. "Bütün Kadınlar Cadıdır", feminist edebiyat yazarlarından bir kitap oku.

6. Büyü kitabını açma zamanı: Kitaplığında uzun zamandır bekleyen, sayfa sayısı +300 olan bir kitabını oku.

7. Cadılar ay ışığında uçar: Geceyarısından sonra elindeki kitaptan en az bir bölüm oku.


1. Adında Kan, Vampir veya Ölü kelimesi geçen bir kitap oku.

2. Bir vampir hikayesi oku.

3. Vampirler ölümsüzdür: Ölümsüzleşmiş kült bir eser oku. 

4. Vampirler kana susamıştır, sen de okumaya susa ve bir gün boyunca en az 100 sayfa kitap oku.

5. Vampirler kırmızı ve siyah ile bütünleşmiştir: Dış tasarımı bu renklerde olan bir kitap oku.

6. Vampirler gün ışığında ölür: Gün ışığında okumayı beklemekten ölmek üzere olan +300 sayfa bir kitabını okuyarak dirilt.

7. Vampirlerin günü gecedir: Çok merak ettiğin bir kitabı seç ve bütün geceni onu okumaya ayır.


Bütün kategoriler maddeleriyle ilgimi çekti ama son kararımı sonunda verdim ve vampir grubunda katılacağım maratona. Kitaplarımı seçtikten sonra yazıyı güncellerim büyük olasılıkla. Karanlık Şato'nun instagram hesabına şuradan ulaşabilir ve etkinliği takip edebilirsiniz >> karanliksato

Maratona katılmayı düşünenler, liste hazırlayanlar bana haber verirseniz çok sevinirim! Haberlerinizi merak ve heyecanla bekliyor olacağım!


Eylül 2019 | Aylık Rapor

Herkese merhaba!

Rahat geçen iki haftanın sonunda yine yoğun bir dönem geldi çattı. Aylık raporumu yazacak zamanı bile anca buluyorum. Bu dönem yüksek lisans eğitimime başladım ve daha ilk günlerden çalışmalarımızın ne kadar yoğun ve derinlemesine olacağını anladım. Lisanstan çok çok farklı gerçekten. Yine de olmak istediğim yerde olduğum hissiyle doluyum, çok mutluyum. Önemli olan da bu aslında, olduğun yerden, yaptığın şeyden memnun olmak.

Ekim'in gelmesi beni çok mutlu ediyor, çünkü Gotik Edebiyat Kulübü ile aylık bir maraton yapacağız bu ay. Geçtiğimiz ayın son günlerinde, karar verme aşamasında adım adım yükselen heyecanım ekimin başlamasıyla doruk noktasına ulaştı. Kelimenin tam anlamıyla içim içime sığmıyor. Okul okumalarım çok fazla olsa da henüz kurgulara veda etmeye hazır değilim. Ne yapıp edip bu okuma maratonunu verimli geçirmeye kararlıyım. Bu konulardan ayrı iki yazıda bahsedeceğim. Raporu uzatmak istemiyorum. 



NE OKUDUM?

*Deccal : Hıristiyanlığa Sövgü / Friedrich Nietzsche

Kendi koyduğum başlıkla bir kez daha okudum Deccal'i. Bir noktadan sonra okumayı bırakmam gerekiyordu çünkü eleştirel gözle okuduğum için hep bir değişiklik yapasım geliyordu. Bu son okuyuşum oldu. Basıldıktan sonra bir daha okuyacağım diyorum ama emin de değilim. Şunu şöyle yapsaydım, şunu şöyle çevirseydim stresine girmek de istemiyorum ama... Bakalım. Çeviri süreciyle ilgili  bir yazı yazmayı düşünüyorum, kitapla ilgili kişisel görüşlerimi de o yazıda paylaşacağım.

*Herbert West : Diriltici / H.P. Lovecraft

Karanlık Şato Lovecraft okumaları çerçevesinde okuduğum ilk eser oldu Diriltici. Yazara güzel bir eserle başlamış oldum bence. Ay içinde okuduğum diğer hikayelerine nazaran Diriltici daha çok hoşuma gitti. Bir yayında belirli sıklıkla yayınlandığı için her bölüm başında tekrarlar vardı. O kısımları okumak biraz sıkıcı olsa da dikkatimi çok fazla yoğunlaştırmam gerekmedi bu hatırlatmalar sayesinde. Sonu özellikle oldukça etkileyiciydi.

*Zenci Fabrikası / Gil Scott-Heron

D&R'ın Can kampanyasından büyük merak ve hevesle aldığım bir kitaptı Zenci Fabrikası, almış olmak için almamıştım yani. Çok büyük beklentilerim vardı ama nedense umduğumu bulamadığımı hissettim bitirdikten sonra. Yazıldığı dönem için etkileyici olsa da benim açımdan etki konusunda sınıfta kaldı  sanki. Bunun, o kültürde, o toplumda yaşamıyor oluşumla da ilgili vardır elbette.

*Cthulhu'nun Çağrısı / H.P. Lovecraft

Ayın ikinci hayal kırıklığı da bu öykü oldu. Lovecraft'ın en bilinen ve sevilen hikayesi aslında Cthulhu'nun Çağrısı ama bana hitap etmedi pek. Okurken sıkıldım hatta, sık sık koptum anlatımdan. Kısacası beğenemedim, üzüldüm.

*Big Bang ve Tanrı / Caner Taslaman

Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi? kitabından sonra Big Bang ve Tanrı'yı da hemen okumak istedim ama araya başka kitaplar girdi. Bu ay okumaya fırsat buldum. Çok ufuk açan bir kitap olmadı benim için. Zaten düşündüğüm şeyler, vardığım sonuçlar içeriyordu kitap. Yani yeni bir şey yoktu benim açımdan, farklı şeyler düşünmeme neden olmadı. Bu kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor elbette. Bence bu konuya ilgisi olanların, bu konuyla ilgili kafasında soru olanların okuması gereken bir kitap bu da. 

*Mezar / H.P. Lovecraft
*Yabancı / H.P. Lovecraft
*Erich Zann'ın Müziği / H.P. Lovecraft

Bunlar da bu ay okuduğum kısa Lovecraft öyküleriydi. İçlerinden en çok Erich Zann'ın Müziği'ni beğendim.

*Geveze Yürek / Edgar Allan Poe
*Kuyu ve Sarkaç / Edgar Allan Poe
*Amontillado Fıçısı / Edgar Allan Poe

Lovecraft okurken aynı türde yazdıkları ve aynı dönemde yaşadıkları için onu Poe ile karşılaştırdım devamlı. Okuduğum Lovecraftlardan yeterince keyif alamayınca da en sevdiğim Poe öykülerine sığındım. Amontillado Fıçısını ilk kez okudu (dinledim) ve o da çok etkileyiciydi. Gece yolculuğunda dinleyince öykülerin etkisi yüz katına çıktı resmen. İçlerinden en sevdiğim elbette, Geveze Yürek.

*Diyet / Ömer Seyfettin

Yine yolculukta dinlediğim öykülerden biriydi. Sonunu bilsem de hikayenin olay örgüsünü unutmuşum. Bir daha dinlemek iyi oldu. Ömer Seyfettin'in en sevdiğim öykülerinden biridir Diyet.



NE İZLEDİM?

Yine raporu yazarken fark ettim, bu ay pek bir şey de izlememişim. Hele yeni bir film hiç izlememişim. Ne garip, eksikliğini de hissetmedim...

*The Fellowship of the Ring (2001)
*The Two Towers (2002)
*The Return of the King (2003)

Kardeşim sonunda seriyi izlemeye karar verdi, evde Yüzüklerin Efendisi bensiz izlenmez. 

*Anne with an A

Tam bu zamanlarda izlenecek sıcacık, samimi, kalbinize dokunacak bir dizi. Ben havasını biraz Heidi'ye biraz Pollyanna'ya benzettim. Yeni sezonu da geliyor, bence bir şans verin.

*Shingeki no Kyojin | 2. Sezon ve 3/1. Sezon

Bana kalsa birinci sezondan bir kez daha başlardım, çok seviyorum bu animeyi. En sevdiğim olabilir hatta. Her yeni sezona bir önceki sezonu izleyerek başlıyorum. Hiç bitmese keşke. Üçüncü sezonun yarısındayım, farklı bir yöne doğru gidiyor sanki olaylar ama şikayetçi değilim. Yeni sezonda çizimler ve karakterlerin sesleri de değişti. Seslere alışmam biraz zor oldu ama çizimler konusunda olumsuz düşüncelerim yok. Haa, açılış iğrenç, hemen geçiyorum, katlanamıyorum. İlk iki sezonun o mükemmel açılışlarının yanında bu, gerçekten olmamış...


NE YAZDIM?

Raporu yazarken fark ettim, bu ay okuduklarımdan hiçbirini yorumlamamışım blogda. Bu çok şaşırttı ve üzdü beni.. 






NE DİNLEDİM?

Bu ayın başında çok güzel bir şarkı, daha doğrusu bir şarkının çok güzel bir yorumunu keşfettim ve nerdeyse her gün bir kere dinledim onu. Yakın zamanda bıkacağımı da düşünmüyorum, insanın ta içine dokunan bir yorum. Yukarıda paylaştığım ilk şarkıdan bahsediyorum. Listenin de birinci sırasında yer alıyor. Bu ay keşfettiğim bir başka güzel şeyse yeni tanıdığıma utandığım İranlı sanatçı Şehram Nazıri. Müthiş bir ses, enfes. Onun da en çok dinlediğim şarkısını yukarıda paylaştım.

Çok çok sevdiğim The Lumineers'ın yeni albümü çıktı bu ay. Yine çok güzel, dönüp dönüp dinledim hep. Eski şarkıları da hiç eskimiyor benim nazarımda zaten. Listemde en sevdiğim ve en çok dinlediğim şarkıya yer verdim.

Sonra bu ay, Temmuzun sonunda, Bakü'de düzenlenen 43. Unesco Dünya Mirası Komitesi'nin açılış seramonisinde yapılan konserin albümü çıktı. Benim de bu konserden albümün çıkmasıyla haberim oldu. Sami Yusuf'u tanıyorsunuzdur belki, konserin bestecisi, düzenleyen ve yöneten kendisi. Konserin adı ise: Azerbaijan : A Timeless Presence. Albüm, daha doğrusu konser Azerbaycan'ın kültürel mirasına ait eserlerden oluşuyor. Orkestra olsun, koro olsun gerçekten eşsiz bir konser olmuş. Orada olup canlı dinleyemediğim için çok üzüldüm. Albüm 9 Eylül'de çıktı ve ben o tarihten sonra albüme bağımlı hale geldim. Çok çok etkileyici olmuş. Albümü Spotify'dan dinleyebilirsiniz, mutlaka dinleyin ama gerçekten muhteşem. Listemde yer verdiğim parça Nesimi'nin kelimelere sığmayacak "Sığmazam" gazelinin yorumu. Dinlediğim en iyi yorumlardan biri. 

Bu ay Mabel Matiz İzmir Fuarı'nda konser verdi, ben de gitme fırsatı buldum. Resmen saatler kala haberim oldu bundan ve yine kaçıracaktım neredeyse. Canlı dinlemek istediğim sanatçılardan biriydi Mabel Matiz ve bu fırsatı da kaçırmadığım için çok mutluyum. Normalde son albümünde pek sevmediğim ve sadece birkaç kerecik dinlediğim Fırtınadayım şarkısını canlı sesinden dinleyince çok sevdim. Çok tuhaftı gerçekten. Canlı dinlemek fark yaratıyormuş gerçekten. 

*Emel Mathlouthi - Naci en Palestina

*Şehram Nazıri - Shirin Shirin

*The Lumineers - Donna

*Sami Yusuf - Nasimi

*Mabel Matiz - Fırtınadayım


-Şu etkileyici performansı izlemeden yazıdan çıkmayın nolur.