19 Eylül 2019 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri #3 : Altın Güneş Orda Sırmalar Saçar!


Bazı yoğunluklar yüzünden bir hafta on gündür bloga yazı yazamıyorum, bu yüzden yazı dizisinin ikinci konusu hakkında da bir iki kelam edemedim. Ama olsun, kaldığım yerden devam ediyorum. Sohbetimizin bu haftaki konusu şöyle: Yaşadığınız şehrin sevdiğiniz ve sizi oraya bağlayan özellikleri nelerdir? Şehrinizde gitmeyi tercih ettiğiniz yerleri, meşhur yemekleri ve bir gün uğrarsak bize önerebileceğiniz aktiviteleri tanıtır mısınız?

Yani yaşadığımız şehirle ilgili çene çalacağız, en sevdiğimmm!

Başlıktan da anlamışsınızdır mutlaka, ben İzmir'de yaşıyorum. Aslen İzmirli değilim, doğma büyüme Kütahyalıyım ama fikren ve ruhen kendimi hiç oraya ait hissetmiyordum. Orada bana hitap eden neredeyse hiçbir şey yoktu. Üniversiteyi kazanmamla birlikte ailem de bunu fırsat bilip benimle İzmir'e yerleşti. Geri dönmeye hiç niyetimiz yok. İzmir'i çok sevdik, çok benimsedik. Sonunda ait olduğumuz yeri bulduk sanki. Beş yıldır İzmir'deyiz, çok mutluyuz, Allah bozmasın. 

Kısacası ben hala İzmir'i keşfetme aşamasındayım ve aslında bu keşif sürecinin bir son bulacağından da şüpheliyim. İzmir bana göre içinde saklı cehverler barındıran bir şehir, hiç ummadığınız anda karşınıza tam da ihtiyacınız olan şeyi çıkaran bir mucize kutusu! İşte bu yüzden bu şehri bütünüyle tanımak, bilmek bence mümkün değil. Bakan gözlerin de etkisi büyük, neresinden, nasıl baktığınıza da bağlı biraz. Keşfetmek isteyene çok şeyler sunduğu gibi, bakıp geçmek isteyenlere sıradan bir şehir gibi de görünebilir İzmir. 

İzmir benim fikirlerime ve ruhuma hitap eden bir şehir, İzmir benim evimde hissettiğim tek şehir. İzmir benim yuvam. İzmir'in benim için ne anlama geldiğini az çok belirttiğime göre sorunun ikinci kısmına cevap vermekte sıra!

Gitmeyi, zaman geçirmeyi çok sevdiğim ve İzmir'e gelenlerin de mutlaka bir uğraması gerektiğini düşündüğüm yerleri, mekanları dört kategoriye ayırdım. Aşağıda sıralayacağım öneriler son derece kişisel, öznel öneriler olacak. İzmir'e görülecek yerler diye googleda aratırsanız karşınıza bir sürü liste çıkar zaten. İzmir'in tarihi ve kültürel mekanlarını burada gereksiz yere bir kez daha listelemek istemedim. Ben daha çok benim hoşuma giden yerleri önereceğim sizlere. Başlayalım...


Manzara

*Konak İskele, Alsancak Unlu Mamülleri
*Balçova, Teleferik
*Karşıyaka, Bostanlı Gün Batımı Terası
*Buca, Şahintepesi

Konak İskele'de kayalıkların yanında, denizin dibinde gevrek&çayla kahvaltı yaparak güne başlamak harika olur mesela. Balçova Teleferik'de ön taraf körfez, arka taraf yeşillik manzarası... Mangal da yapılabiliyor, mis. Gün Batımı Terası'nda, gün batımı manzarasında kitap okumak anlatılmaz yaşanır türden bir keyif. Buca Şahintepesi aslında akşamcıların yeri. Ama araçla şöyle bir uğrayabilir, İzmir manzarasına hayran kalabilirsiniz. Hatta ordan Bornova'ya inen bir yol var, İzmir resmen ayaklarınızın altında...

Kitap

*Buca, Kitapçı Yavuz
*Karşıyaka, Anka Sahaf
*Alsancak, Kabuk Kitapevi
*Alsancak, Sevgi Yolu

Buca'da yaşadığım için favori kitapçım, Kitapçı Yavuz. Hem normal, bildiğimiz kitapçı, hem de ikinci el kitapların satıldığı ayrı bir dükkanları var. Ben ikinci el kısmında takılıyorum çoğu zaman, elim boş çıktığım hiç olmuyor. Anka, yeni keşfettiğim bir sahaf ve tam bir sahaf! İçeriye girer girmez başka bir dünyaya adım atıyorsunuz. Gözünüzün değdiği her yer kitap! O kitap yığınları arasında bulunan bir kitabın değeri paha biçilmez oluyor, daha özel oluyor. Kabuk bir kitap-cafe. Ambiyansı muh-te-şem. Arka fonda çalan klasik müzikler, ev yapımı kurabiyeler, kitaplarla dolu duvarlar... Sevgi Yolu iki yanı kitapçılarla dolu bir yol. İkinci el olduğu gibi normal kitap satışı da yapıyorlar. Aradığınızı bir dükkanda değilse öbüründe mutlaka bulursunuz. 

Yemek

*Buca, Çorbacı Engin
*Buca, Köfteci Haydar
*İnciraltı, Serkan&Hamza

Çorba dendiğinde Çorbacı Engin'i tek geçerim. Köfte deyince de Köfteci Haydar'ı. Midye&balık deyince de Serkan&Hamza'yı. 


Cafe

*Alsancak, Doğa Cafe
*Alsancak, Tenten
*Alsancak, Çelebi Unlu Mamülleri
*Buca, 5:18

İlk üçü Alsancak, Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nden. Burada vakit geçirmeyi çok seviyorum, yukarıda gitmenizi önerdiği Kabuk Kitapevi'de burada. Doğa Cafe'deki o Yunan ezgilerini duymak başka bir yerdeymiş hissi veriyor insana. Mekan değişikliği de iyi geliyor tabii. Makarnaları enfes. Tenten çok orijinal bir mekan, sandviçleri, tatlıları çok güzel. Bunun dışında ortam da sizi kendine bağlıyor, oturdukça oturasınız geliyor. Çelebi, İzmir'de bomba yenecek en iyi yer. Çelebi bombası dışındakiler bana yeterince iyi gelmiyor. Bomba'yı biliyorsunuzdur mutlaka, sosyal medyadan filan. İzmir'e gelmişseniz bomba yemeden gitmeyin! Ve bombayı  Çelebi'de yiyin! 5:18, bu sene keşfettiğim bir cafe. Buca'daki cafelerin hepsi birbirine benziyor bence, hepsi gayet sıradan, düz cafe. Ama burası çok farklı, çok özel bir yer. Ufacık bir yer, bu yüzden de çok sıcak, çok samimi. Menü de diğer cafelerinkinden daha dikkat çekici. Çok seviyorum...


Gezmelik&Görmelik

*Konak, Kiralık Düşler Dükkanı
*Konak, Kızlarağası Hanı
*Seferihisar, Sığacık Kaleiçi
*Karataş, Tarihi Asansör

Buralarda da hediyelik, takı vb şeyler bulabilirsiniz. Kiralık Düşler Dükkanı, ufacık ama içi çok dolu ve çok sıcak. Kızlarağası Hanı'nda soluklanmak için bir kahve içebilirsiniz, avlusu müthiş. Osmanlı'dan kalma bir yer, değişik bir atmosferi var. İzmir'e yazın gelirseniz ve yüzmek isterseniz, Seferihisar plajlarını önerebilirim. Hem Çeşme'deki plajlar kadar kalabalık olmuyorlar hem de suları buzzz gibi! Soğuk suda yüzmeyi daha çok sevdiğim için Seferihisar'ın denizini çok seviyorum. Özellikle Seferihisar sınırları içindeki Sığacık ilçesi, gerçekten çok sevdiğim bir yer. Kaleiçi birbirinden şirin butik otellerle, cafelerle ve hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu! O taraflara giderseniz mutlaka gezmenizi tavsiye ederim. Tarihi Asansör ise yazımın başında bahsettiğim o meşhur listelerde görebileceğiniz bir adres. Ben yine de yer vermek istedim çünkü gerçekten çok hoşuma giden yerlerden biri. Manzarası ayrı güzel, tarihi ve yapısı ayrı... Ayrıca yukarı çıkınca sizi karşılayan sokaklar da gezmeye doyulamayacak türden. Burada da girmeden edemeyeceğiniz sahaflar göreceksiniz. 


Naçizane önerilerim bunlardı, aklıma ilk gelenleri sıralayıverdim. İzmir'de gezilecek çok yer var ama mutlaka görülmesi gereken yerleri gördükten sonra, vaktiniz kalırsa ve canınız isterse bu mekanları da mutlaka ziyaret edin derim. 

Kalın sağlıcakla!


16 Eylül 2019 Pazartesi

Zor Olsa Da Hayat Devam Ediyor / Rövşen Abdullaoğlu | Kitap Yorumu


Zor Olsa da Hayat Devam Ediyor

Yazar: Rövşen Abdullaoğlu

Tür: Kişisel Gelişim

Yayım Yılı: 2016


Okuduğum ilk kişisel gelişim kitabının yorumuyla herkese merhaba!

Türe karşı çok yabancıydım ve ne yalan söyleyeyim bazı tereddütlerim de vardı. Zor da Olsa Hayat Devam Ediyor tanıtım yazısıyla ilgimi çeken bir kitap oldu, aynı zamanda bu türde kitaplar okumak için iyi bir başlangıç olacağını düşündüm. Yanılmamışım.

Öncelikle kitabın yazarı Rövşen Abdullaoğlu'dan bahsetmek gerek çünkü söz konusu bu tür olunca yazarın arka planı, aldığı eğitim ve çalışma alanları bence çok önemli. Bir okur olarak da ilk merak ettiğim şey yazarla ilgili bu bilgiler oldu. 

Bir filozof, doğubilimci ve psikolog olan Rövşen Abdullaoğlu, çeşitli eğitim kurumlarında Arap ve Fars dillerinde teoloji, Arap edebiyatı, Doğu ve Batı felsefesi alanlarında eğitim almış. Bugüne dek motivasyon psikolojisi, irfan, felsefe, teoloji ve roman türünde tam yirmi altı eser ortaya koymuş. Bu  bilgilerin yanı sıra yazarın kitapta yer verilen biyografisinde ilgimi çeken ve hoşuma giden ifade şu olmuştu: "Motivasyon konulu kitaplarında yazar, sadece hayatında tecrübe ettiği gerçekleri kaleme almaktadır." Hoşuma gitti çünkü kişisel gelişim kitaplarında "şöyle yapmalısınız, böyle yapmalısınız," diyen insanların bunları sadece kitap yazmak için söylediklerinden şüphe ediyormuşum, bu cümleyi okuyana kadar farkında değildim. Kendi yaşamadığınız şeyler hakkında tavsiye vermek gerçekten kolaydır ve bu tavsiyelerin de içinin boş olduğu hemen anlaşılır aslında. Oysa kitaba daha başlamadan böyle bir şeyin belirtilmesi benim için iyi oldu ve diğer yandan kitap hakkındaki beklentimi de şekillendirdi.

Kitabı okurken beni en çok şaşırtan şey yazarın beni sıkan, üzen, kimi zamansa gerçekten içime dert olan konuların hepsine değinmiş olmasıydı. Yukarıda da dediğim gibi yazar bu konulardaki görüşlerini temelsiz, dahası ruhsuz ve sade bir  anlatımla aktarmıyor. Aksine verdiği tavsiyeler gerçekten mantıklı, makul ve insana hep "çok doğru," dedirten tavsiyeler. Kitabı okurken ben kendimi beni düşünen, benim iyi hissetmemi isteyen ve hayat kalitemi yükseltmemi sağlamaya çalışan bir arkadaşımla konuşuyormuş gibi hissettim. Tabii bu tek taraflı bir sohbet olmadı; okuduklarım üzerine sesli düşünmeyi tercih edince gerçekten de yazarla konuşuyormuşum gibi oldu ve bu da kitaptan elde ettiğim kazancı ikiye katladı. Aynı zamanda yazarın değindiği bazı noktaları, çok hoşuma giden noktaları aileme de okudum ve bu konular üzerine tartışmak yine anlatılan şeyin üzerimizdeki etkisini artırdı. Kısacası kitabı okurken bir arkadaşınızla samimi, kaliteli ve faydalı bir sohbet ediyor hissine kolayca kapılabilirsiniz.

Ayrıca belirtmem gerek, kitap yazarın bazı konularda verdiği tavsiyelerden oluşmuyor yalnızca. Yani yazar "bunu böyle yapmalısın," deyip bırakmıyor okuyucunun peşini. Verdiği bu tavsiyeyi destekleyecek, etkisini artıracak anlatımlar mevcut kitapta. Anlatmaya çalıştığı şeyi, varmaya çalıştığı noktayı okuyucunun daha iyi anlaması, kavraması ve hayatına uygulaması için yazar bu tavsiyelerini hikayeler, kıssalar, ayet ve hadisler, alıntılar ve gerçek yaşam öyküleriyle desteklemiş. Bu yüzden söz konusu tavsiye hakkında böyle destekleyici şeyler eklediği için bir manada okuru ikna etmek ve etkilemek konusunda oldukça başarılıydı bence yazar. 

Son olarak, kitabın başına eklenen "BU KİTAP NASIL OKUNMALI" kısmı da çok hoşuma gitti. Daha faydalı bir okuma olması için burada önerilen şeyleri de dikkate aldım ben. Yazarın bu kadar düşünceli olması da çok hoştu gerçekten.

Zor Olsa Da Hayat Devam Ediyor, okuyup rafa kaldırılacak bir kitap değil kesinlikle. Baş ucunuzda daima durması gereken, ne zaman bir sıkıntı yaşasanız açıp okumanız gereken bir kitap. İçinde anlatılan şeylerin, verilen tavsiye ve öğütlerin hayatınıza dokunmasına izin vermeniz gereken bir kitap. 

Okuduğum için çok mutluyum ve dediğim gibi okumaya da devam edeceğim.

Tavsiye ediyorum, mutlaka okuyun.

Sağlıcakla kalın.


4 Eylül 2019 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri #01 : Aptal Kutusu


+Nedir bu?

-Vizonteledir hanım.

+Ne işe yarıyor?

-Dünyayı evimize getirecek.

+Sebep?

(Vizontele, 2001)


Edischar ve Taha Akkurt'un düzenlediği bir etkinlik Ağaç Ev Sohbetleri. Farklı konular üzerine düşüncelerimizi belirteceğimiz bir yazı dizisi olacak bu etkinlik. Detaylar için Taha'nın yazısını okuyabilirsiniz. 

Bu haftanın konusu şu: Televizyon izliyor musunuz?  İzliyor ya da izlemiyorsanız sebebi nedir?

Nedense konuyu görür görmez aklıma çok sevdiğim Vizontele filmi geldi. Ben de oradan yine çok sevdiğim bir diyalogla yazıma başlamak istedim. 

Öncelikle soruya cevap vereyim, sonra televizyon izlemek ve televizyon bağımlılığıyla ilgili birkaç kelam edip yazımı sonlandırayım. Televizyon izlemiyorum. 

Belki blogda daha önce bahsemişimdir, bizim evimizde televizyon yok. Yani bilgisayar ekranı olarak kullandığımız bir televizyonumuz var ama bilgisayar olmadan hiçbir işe yaramıyır. İçinde kanallar yok, uydu mudur anten midir, işte ondan yok bizde. Ben lise ikideyken filan televizyon izlemeyi bıraktık ailece. Neden o zaman bıraktık şu an tam hatırlayamıyorum ama sanırım doğru an o zamanmış, biz de o zaman bırakmışız televizyonu.

Dizi/film takip etmiyor muyuz? Elbette ediyoruz. Bunun için kanallara ihtiyaç duymuyoruz, zaten gerek de yok, biliyorsunuz. İnternetten istediğimiz diziyi, filmi, belgeseli, programı izliyoruz. Televizyon kanallarında da bize hitap edecek şeyler yayınlanmıyor çoğunlukla, bu yüzden interneti televizyona tercih ediyoruz. İçerik bir yana aslında bizi televizyondan soğutan çok daha önemli bir şey var: kontrolün bizde olmaması. 

Televizyon izlerken bence kontrol seyircide olmuyor. Akışın ikide bir reklamlarla bölünmesi, her kanalda birbirinin aynı programların yer alması vs. benim tahammül edebildiğim şeyler değiller. Hayatımın bir döneminde televizyon izliyordum evet fakat yıllar geçtikçe televizyon çok değişti. Mesela hala çok sevdiğim Avrupa Yakası'nı televizyondan izlemiştim ben. Pişman da değilim.  Buna rağmen son zamanlarda bir kampanya vesilesiyle eve aldığımız Tivibu'ya ancak bir ay katlanabildik. Katlanabildik demeyeyim de, kullanmadığımızı fark edince neden boşuna para ödüyoruz diyip iptal ettirdik. 

Biraz kullanmaya çalıştık, yalan yok. Evde bir ses olsun, kanallarda neler var bir görelim dedik, merak ettik. O diziler, o programlar, o yarışmalar... Aman Allah'ım... Gerçekten insanın zeka ve anlayışıyla alay eden, seyirciyi aptal yerine koyan o kadar çok yapım var ki ben izlerken inanamadım. Sonuç olarak televizyon izlememek adına verdiğimiz kararın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlayıp Tivibu'ya elveda dedik. 

Seyredeceğim şeyi kendim seçmeyi seviyorum. Bana verilen seçenekler arasından değil, duyup okuyup bir yerde görüp merak ettiğim şeyleri izlemeyi seviyorum. Sadece vakit geçirmek için eğlencesine izleyeceğim şeyleri bile kontrollü bir şekilde izlemeyi tercih ediyorum. Bunu televizyonda yapmak ne kadar mümkün bilmiyorum. Belki kuruntu diyeceksiniz ama televizyonda gösterilen şeylerin çoğunun yalnızca bizim görmemizi istedikleri şeyler olduğunu düşünüyorum. Kimler demeyin, anladınız. Ben de kendimi bu şekilde sınırlandırılmış hissetmek istemiyorum. 

Televizyon bir aptal kutusu mu? Bunu kendime ilk kez sorduğumda evet dedim. Ama sonra aklıma televizyonların yerini alan bilgisayarlar, tabletlet, telefonlar geldi. Eğer televizyon aptal kutusuysa bu saydıklarımın da ondan farkı yok. Avustralyalı bir fotoğrafçı televizyon izledikleri sırada bir grup çocuğu fotoğraflamış ve bu çalışmasına Idiot Box yani Aptal Kutusu adını vermiş. Fotoğrafları görünce durumun ne kadar vahim olduğu hemen anlaşılabilir. Ama sorun sadece televizyon değil işte, bilgisayara, tabletlere ve telefonlara bakarken de bu çocukların yüz ifadeleri aynen böyle oluyor. Çocuğuna laf geçiremeyen her anne-baba o ufacık çocukların eline telefon tutuşturuveriyor. Gerçekten çok yazık... Fotoğraflara bu adresten ulaşabilirsiniz.


Televizyon, bilgisayar, tabletler ve telefonlar hem birer aptal kutusu hem de değiller. Bu onları kullanan kişiye bağlı. Bu kişinin ne kadar bilinçli olduğuna, tercihlerinin ne kadar farkında olduğuna bağlı. Eğer seyirci neye maruz kaldığının farkında olamayacak kadar budalaysa -ifademi maruz görün- öyleyse onun karşısındaki televizyon (ve diğer aletler) bir aptal kutusuna dönüşür. Öte yandan televizyon izleyen (aynı şekilde tablet, telefon vb. kullanan) herkese aptal demek de bu sebepten doğru değil. Elindeki bu teknolojik aleti kendini geliştirmek, ufkunu genişletmek ve bilgi edinmek için kullanıyorsa söz konusu alet böyle yararlı bir amaca hizmet eden bir araca dönüşür. Yani, uzun lafın kısası, her şey niyette ve farkındalıkta bitiyor bana göre.

Bebekler - evet bebekler - ve çocuklar bu farkındalığa sahip olamadıkları için ailelerin çocuklarını televizyon ve benzeri aletlere maruz bırakmamaları gerektiğini düşünüyorum. Yukarı fotoğrafları gördüğümde çok şaşırmadım çünkü etrafımız böyle çocuklarla dolu. Otobüste, sokakta, parklarda görüyoruz. Ailelerin bu konuda bilgilendirilmesi, bilinçlenmesi gerekiyor. 

Velhasıl, televizyon izlemek ya da izlememek değil bence önemli olan. Önemli olan ne izlediğini, neden izlediğini bilmek. Bu sorulara bilinçli bir şekilde cevap verebildiğiniz zaman zaten izlediğiniz yapımların niteliği de olumlu bir değişim gösterecektir. Teknolojiyi yararımıza kullanmayı iyi bildikten sonra, bizi aptallaştırmasına izin vermeyiz. 

Televizyon izleyin (interneti kullanın), ama sizi aptallaştırmasına izin vermeyin.

Sağlıcakla kalın..

04.09.2019

3 Eylül 2019 Salı

Kolera Günlerinde Aşk / Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu


Kolera Günlerinde Aşk

Özgün Adı: El amor en los tiempos del cólera

Yazar: Gabriel Garcia Marquez

Çeviren: Şadan Karadeniz

Yayım Yılı: 1985


İnsanın sevdikleri, tüm eşyalarıyla birlikte ölmeli.

Bir Marquez kitabı daha okudum. Okumadığım Marquez kitaplarından bir tane eksildiği için mutsuzum, öte yandan ölmeden önce bir Marquez kitabı daha okuduğum için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum. Öyle bir şeyler işte...

Gabo kitaplarından bahsederken tekrara düşmekten çok korkuyorum. Gabriel Garcia Marquez benim en sevdiğim yazar ve okuduğum her yeni kitabıyla ona olan hayranlığım katlanarak artıyor. Eserleriyle bana yaşattığı duygular aynı yoğunlukta olsa da ben onun her kitabında farklı bir hissiyat  içine girdiğimi düşünüyorum. Yani etkinin büyüklüğü aynı oluyor ama niteliği farklı oluyor. Sözgelimi, okuduğum ilk kitabı olan Kırmızı Pazartesi beni geren, sinirlerimi bozan ve beni dumura uğratan bir eserken, bir diğer favorim Yüzyıllık Yalnızlık bana yalnızlığı, tek başınalığı iliklerime kadar hissettiren bir eserdir. Asla gelmeyecek olan bir mektubu hep bekleyen albayla birlikte sabrederken, sabrın sınırlarını zorlarken, umut ederken, Erendira ile çaresizliği tadıyorum, onunla -sessizce- isyan ediyorum. 

Kolera Günlerinde Aşk bittiğinde çok değişik duygular içinde bıraktı beni. Kitap beklentimi karşıladı mı, evet. Ama farklı bir şekilde. Yani, kitap beklediğim şekilde değil çok başka türlü çıktı karşıma. Romantik bir hikaye bekliyordum, doğal olarak. Ama bence Kolera Günlerinde Aşk romantik bir hikayeyi anlatmıyor. Hatta bence anlattığı hikaye romantik olmaktan çok çok uzak. 

Kitabın konusundan kısaca bahsedeyim: iki genç, Florentino Ariza ve Fermina Daza, birbirlerine aşık olurlar ve bir süre sonra, bir takım olaylar sonucu ayrılırlar ama Florentino Ariza, sevdiği kadından asla vazgeçmez ve o başkasıyla evlense bile onu beklemeye başlar. Kitabın başında, Fermina Daza'nın kocasının ölmesiyle Florentino hiç unutamadığı aşkının karşısına çıkar ve hala onu sevdiğini söyler. Böylece geçmişe dönüp aralarında neler olduğunu, neler yaşadıklarını ve işlerin nasıl bu noktaya geldiğini anlatır bize yazar. 

Kulağa romantik geliyor olabilir, önce bana da öyle gelmişti ama aşkın, salgın bir hastalık olan koleraya benzetilmesi ve kolera belirtileriyle aynı belirtilere sahip olması buradaki aşkın ne kadar romantik olduğu (olmadığı) hakkında bir fikir veriyor bence. Bir de bu kitap için "romantik bir hikaye anlatıyor" demek kitabtan bahsetmek için çok sığ, yüzeysel bir ifade bana göre. Okumadan önce bunu bilmenin ona göre bir beklenti oluşturmak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. 


İnsanlık seferdeki ordular gibi en yavaş olanın hızıyla ilerler.

Önce kitapla ilgili en çok hoşuma giden şeylerden bahsedeceğim. Hoşuma giden şeyler kitap hakkında süprizkaçıran şeyler olmayacak. Öte yandan daha az hoşlandığım şeyler kitapla ilgili ayrıntılar içeriyor olacak, o yüzden bunları kitabı okumayanlar okuduktan sonra okusunlar (tuhaf bir cümle oldu..). 

Artık Marquez'in üslubundan, anlatımından, eşsiz anlatı yönteminden bahsetmeme gerek yok. Bu konuda istediğimi, beklediğimi buldum kitaptan. İçine girmesi zor bir hikayeydi, kabul ediyorum ama Marquez bence her zaman sabır gerektiren bir yazar olmuştur. Sabrınızın sonunda ise buna değdiğini görürsünüz. Hem hikayenin ilerlemesi hem de yoğun edebi anlatım size hep "iyi ki" dedirtir. 

Çok hoşuma giden bir başka şey ise aslında sadece bu kitapla ilgili değil, yine Marquez'in tüm kitaplarında karşımıza çıkan bir unsur: küçük hikayeler, kurgunun gidişatını değiştirmeyen, olay örgüsüne genel olarak hiçbir etkisi olmayan detaylar. Mesela bir karakterle karşılaşıyoruz, birkaç sayfa sonra adını unutacağımız bir karakter hatta belki de bu, ama Marquez böyle önemsiz görünen bir karakter hakkında bile ayrıntı sayılabilecek bilgiler veriyor; geçmişinden bahsediyor mesela ya da onun ayırt edici yönlerinden bahsediyor ciddiyetle. Sadece karakter bazında da olmuyor bu. Asıl hikayenin arka planında gelişen önemsiz bir olay ya da durumu bile o kadar can alıcı bir şekilde anlatıyor ki siz asla "bunu bilmeme ne gerek vardı" diye düşünemiyorsunuz. Bir nesne ortaya çıkıyor mesela. Onu okuyucunun gözünde nasıl somutlaştıracağını çok iyi biliyor Marquez. Somutlaştırmak derken de salt betimlemekten bahsetmiyorum; ona adeta bir kişilik yükleyip olay örgüsüne etki etmemesine rağmen işgal ettiği yerin hakkını vermesini sağlıyor. Onu anlatmak için kullandığı kelimelere değer kılıyor bu söz konusu nesneyi. Tüm bu şeyler, bu küçük parçalar hikayenin özüne doğrudan dokunmasalar da asıl öyküyü çevreleyip onun inandırıcılığını sağlamlaştırıyorlar. Yazar bu küçük ayrıntılarla, okunduktan sonra unutulabilecek detaylarla hikayenin okuyucu gözündeki gerçekliğini, ciddiyetini artırıyor bana göre.

Bunların dışında bu kitapta da Marquez'in diğer kitaplarında olduğu gibi hoşuma giden şey nokta atışı tespitlerdi; her şey hakkında, hayat hakkında yazarın karakterleri vasıtasıyla yaptığı tespitler beni her zamanki gibi çok etkiledi. Bazı ifadelerin benim de kafamda dönüp dolaşan düşünceler olması beni biraz şaşırttı. 


 Hiçbir şey ölümünden daha çok benzemez insana.

Kitapta yalnızca Florentino ve Fermina'nın aşkını, Doktor Urbino'nun resme dahil olmasıyla oluşan aşk üçgenini okumuyoruz aslında. Elbette insani duyguların aktarımı, iç monologlar, ruh çözümlemeleri ön planda olsa da yazarın bize anlattığı bu aşk(!) hikayesinin arka planında kurgusal bir Latin Amerika kasabasını izliyoruz. Kasabadaki günlük yaşam, gelenekler, alışkanlıklar, kasabanın genel atmosferi, kasaba halkının zihniyeti, inanışları ve tabuları gayet anlaşılır bir şekilde aktarılıyor bize; ama asla bilgi verir gibi değil. Karakterleri tanırken, olayları seyrederken ve karakterler arasındaki iletişime şahit olurken bu konuyla ilgili çıkarımlar yapabiliyoruz okuyucu olarak. Sadece sosyo-kültürel açıdan değil aynı zamanda  tarihsel ve ekonomik açılardan da tahlil edebiliyoruz bu kasabayı. Bu kasabanın bir "tip" olduğunu da çıkarsayabiliyoruz; yani bu kasaba üzerinden bir genelleme yapılabileceğini tahmin ediyor insan doğal olarak. 

Çok hoşuma giden, bahsetmek istediğim son şey de Marquez'in olay örgüsünü şekillendiriş biçimi. Bir kere hikayenin başlangıcı için en can alıcı olayı seçmiş Marquez. İlk bölümden sonraki bölümler, bu bölümün sonunda gelinen noktaya nasıl ulaşıldığını anlatıyor. Bölümler hem Florentino hem de Fermina odaklı fakat anlatım herhangi bir şekilde ikiye bölünmüyor gibi. Bölümlerin bir kısmı Florentino'nın bir kısmı da Fermina'nın yaşadıklarına ağırlık verse de bu ikisi arasında geçiş öyle belirsiz ve yumuşak ki bakışlarımızı nasıl birden Fermina'ya çevirdik anlayamıyoruz. Hani şey olur ya, keyifli bir sohbet sırasında o konuya nasıl geldiniz anlamazsınız, aynen onun gibi işte. Anlatının akıcılığı, pürüzsüzlüğü kusursuz derecede. 

Kitabı okumayanlar için: eğer daha önce Marquez okuyup yazarın kalemini beğendiyseniz ve size hitap ettiğini düşünüyorsanız Kolera Günlerinde Aşk'ı mutlaka okumalısınız. Öte yandan hiç Marquez okumamış biri yazarı okumaya Kolera Günlerinde Aşk ile başlamamalı bence. Yazarın tarzına alışık olmayanlar için doğru bir başlangıç kitabı değil. Marquez için en iyi başlangıç kitabının Kırmızı Pazartesi olduğunu düşünüyorum. 


Kimin daha ölü olduğunu soruyordu kendi kendine üzüntüyle, ölenin mi yoksa geride kalanın mı.

Şimdi kitapla ilgili en çok eleştirilen, benim de birkaç şey söylemeden geçmek istemediğim şeylere değineceğim. Bunlar kitapla ilgili ayrıntı bilgiler içediği için kitabı okumayanlar için yazının devamı spoiler olabilir. 

Kitapla ilgili eleştirilere şöyle bir bakıldığında kitabın ya çok sevildiğini ya da kitaptan nefret edildiğini hatta ölümüne nefret edildiğini görüyoruz. Nefret edilme sebepleri, kitabı bitirdikten sonra bende de karmaşık duygu ve düşünceler yarattı. Kitapta işlenen bu olgulara nasıl yaklaşmam gerektiğini bilemeyip düşüncelerimi toparlayana kadar biraz bocaladım. 

Okumuş olanlar bilir, kitapta anlatılan aşk, bildiğimiz aşktan ziyade bir takıntı. Hatta kimilerine göre romantik bir aşk değil, ürkütücü ve sağlıklı olmayan, çarpık bir takıntı bu. Okurken ben böyle düşünmedim, yani Florentino'nun Fermina'yı yarım asır gibi bir süre beklemesi bana çarpık bir takıntıymış gibi gelmedi, beni ürkütmedi de. Bu benim melodramı seven yapım yüzünden de olabilir; o yüzden tam tersini düşünenlerin nedenlerini de anlayabiliyorum. Bir de beni ürkütmese de ben de bu aşkın bir noktada olması gerekenin dışında olduğunu düşündüm. Yani evet, bence de bu aşktan çok bir takıntı ama çarpık ya da ürkütücü gelmedi bana. Anlatabildim mi bilmiyorum. Düşüncemin özü şuydu: Florentino, Fermina'ya, Fermina'yla birlikte olmaya takıntılı evet ama bunun için, bu amaç uğruna kötü şeyler yapmıyor. Son dönemlerde her gün mektup yazmasının dışında öyle insanı ürkütücek aşırılıkları yok. Belki rahatsız edici, ama ürkütücü ya da iğrendirici şeyler değil bence yaptıkları. Keza görmezden gelinebilir bir şey devamlı mektup yazması, Fermina istediği kadar yok sayabilirdi Florentino'yu. 

Eleştirilen, daha doğrusu yerden yere vurulan ve kitaba karşı bu kadar nefret oluşmasına neden olan durumlara geçmeden önce yukarıdaki durum için karakteri haklı çıkarmaya filan çalışmadığımı belirtmek istiyorum. Sevmediğiniz, hoşlanmadığınız birinin bu şekilde ısrarcı olması elbette insanları ürkütebilir. Fakat bence Fermina bununla nasıl başa çıkacağını bilen bir kadındı. Bu onu ürkütmedi. Ürkütmemiş olması da gayet olası. Yani bu ısrarcı tavır dünyadaki herkesi ürkütecek, herkeste nefret hisleri doğuracak diye bir şart yok. Marquez'in kurguladığı Fermina karakteri bu durumla kendi yöntemleriyle baş etti. Bu kadar.

Kitaba yapılan en sert eleştirilerden biri kitabın tecavüzü ve pedofiliyi romantikleştirmesi meselesi. Kitapta tecavüzcüsüne aşık olan ve hayatının geri kalanında o adamı bulmaya çalışan bir yan karakter var. Bundan bir kez bahsediliyor. Daha sonra Florentino'nun ilk cinsel ilişkisi tanımadığı ve onunla bir nevi zorla birlikte olan bir kadınla oluyor. Sonrasında Florentino bu kadına aşık oluyor(?) ya da aşık oluyor gibi oluyor ve kim olduğunu bulmaya çalışıyor. Tecavüzle ilgili kısımlar bunlar. Pedofili meselesi ise şu; Florentino yetmişli yaşlarındayken başka bir yerde yaşayan yakınları 12 yaşındaki kızlarını onun yanına gönderiyorlar. Kız yatılı okulda okuyor ve haftasonları Florentino'nun evine geliyor filan, Florentino onun vasisi oluyor yani. Bu kızla cinsel bir ilişki yaşıyor Florentino. 

Biliyorum çok iğrenç. Biliyorum kabul edilemez. 

Okurken ben de çok rahatsız oldum, içim çok sıkıldı. Buna rağmen ben Marquez'in bu anlattıklarıyla tecavüzü ya da pedofiliyi romantikleştirmeye, meşrulaştırmaya çalıştığını düşünmüyorum. Olanların sapkınlığı zaten ortada ve yazar bence hiçbir şekilde bu çarpıklığı gölgelemeye, güzellemeye çalışmıyordu. Öyle olsaydı hissederdim ve öyle olduğunu hissettiğim anda da kitabı okumayı bırakırdım. Kitaptaki bu şeyleri eleştiren insanların aksine ben bunun Marquez'in aşılamak istediği düşünce olmadığını, bunlarla zaten rahatsız etmeyi amaçladığını düşünüyorum.

Yani baktığınız zaman, anlatılanlardan yola çıkarak zaten okuyucunun Florentino'dan iğrenmesi istenmiş gibi. Onu olduğu gibi anlatmış. Gerçekçi bir yaklaşımın sonucu bu. Yani dünyada Florentino gibi insanlar yok mu? Gayet de var. Yazarın böyle bir karakter kurgulamasında yanlış olan bir şey yok bence, yanlış olan şu olurdu: bu karakterin yaptıklarını devamlı haklı çıkarmaya çalışan anlatımlar, eylemlerini temellendirme çabaları. Böyle bir şey de görmediğimize göre Marquez'in burada yaptığı toplumdaki Florentino tiplerine ayna tutması. 

Bilemiyorum, bu konu kafamı kitabı bitirdiğimden beri meşgul ediyor. Yani kitapta bu çok eleştirilen yerler, ne yazık ki tarihte ve hatta bugün dünyada var olan şeyler. Bana öyle geliyor ki Marquez bu gerçekleri kitabında bu şekilde yer verecek kadar cüretkar ve güçlü bir yazar. Onun yaptığı var olanı olduğu gibi, iyisiyle kötüsüyle, güzelliği ve çirkinliğiyle oraya koymak. Marquez'i sevmemin nedenlerinden biri de bu zaten: çirkini ve rahatsız edici olanı hiç sakınmadan, dürüstçe, açık açık yazabilmesi. Bu kitapta gördüğümüz de bunun bir örneği işte. Böyle, hayatın rahatsız edici yönlerine de ayna tutan kitaplar okumak istemiyorsanız okumayın, bu kadar basit. 

Spoiler sonu :')


İnsanların her zaman annelerinin onları dünyaya getirdiği zaman doğmadıklarını, yaşamın onları bir kez daha, hem de sık sık kendi kendilerinden doğmaya zorrladığı düşüncesine kaptırdı kendini.

Son olarak çeviriden biraz bahsetmek istiyorum. Can Yayınlarından çıkan Kolera Günlerinde Aşk, Şadan Karadeniz tarafından çevrilmiş. Karadeniz aynı zamanda Gülün Adı gibi önemli bir eserin de çevirmeni. Bir arkadaşım Gülün Adı'nı bu çevirmenden okurken bana ne kadar zorluk yaşadığından bahsetmişti. Öyle ki çeviri okuma keyfini baltalamıştı ve kitabı okuyamamıştı. Bana verdiği örneklerden ben de çeviriye ve çevirmene karşı temkinli olma kararı almıştım. Ne var Ki Kolera Günlerinde Aşk'ın Türkçe'de başka çevirisi mevcut değil ne  yazık ki. Korka korka almıştım zaten bu basımı, aklımda hep arkadaşımın yaşadığı şey vardı. Ne kadar haklıymış!

Çevirmen sayesinde öğrendiğim, hatırımda kalan kelimeler şunlar; çağrılı, geçenek, boşinan, erdenlik, uslamlama, kalıtçı, özgür istem, sakinimlilik, sağaltım... Çoğu zaman bu kelimelere takılmadan geçmek için büyük çaba harcadım. Çeviri bu gibi sözcüklerle doluydu ve çevirmenin neden günlük hayatta kullandığımız ifadeler yerine bunları tercih ettiğini anlayamadım. Yani yazarın dilinden dolayı desem, hani Marquez de İspanyolca'da nadir kullanılan kelimeler kullanmış özgün metinde, çevirmende bu üslubu korumak istemiş desem, Marquez'in tarzını biliyorum artık, en azından başka çevirilerinde bunun gibi bir şeyle karşılaşmadım. Ayrıca bunun çevirmenin tercihi olduğunu Gülün Adı'nda da aynı şeyi yaptığından dolayı biliyorum. 

Öz Türkçe takıntısını, emin olmamakla birlikte bunun arkasında bu varmış gibi geliyor bana, gerçekten anlayamıyorum ben. Yani tamam, organizasyon değil örgüt diyelim, informasyon değil bilgi diyelim, komünikasyon değil iletişim diyelim ama davetli gibi bir sözcük varken çağrılı demenin, mirasçı varken kalıtçı demenin, hurafe demek varken boşinan demenin ne manası var Allah aşkına? Yani hepimiz biliyoruz ki dil öyle kesin çizgilerle sınırlandırılabilecek bir şey değil. Dile yerleşen yabancı kelimelerden kurtulalım tamam ama Türkçe dediğimiz dil yüzlerce yıldır farklı kültürlerin, coğrafyaların etkisi altında kalmış ve zenginleştikçe zenginleşmiş bir dil. Uzun süredir kullanılagelen ve artık o dile mal olmuş ifadeleri dışarı atmaya çalışmak bence boş bir çaba. Bunların yerine de öz Türkçe üretilen sözcükler koymak dile yapılan bir emrivaki gibi geliyor bana. Ayrıca dilde öyle zorlama, yapay ve sahte duruyor ki okuyan, duyan kişiyi ister istemez rahatsız ediyor. 

Şimdi bu durumla bir de edebi bir eserde, en sevdiğim yazarın kitabında karşılaşmak gerçekten tadımı kaçırdı. Yani ben bir elimde sözlükle mi okumak zorundayım bu kitabı? Anlatımın akıcılığını bozan zorlama kelimeler yüzünden cümlelerin derinliğini, estetiğini hissedemedim ve bu gerçekten okuma keyfimi olumsuz etkiledi. 

Okuduğum Marquez kitaplarının çoğunun çevirmeni İnci Kut'tu. Kırmızı Pazartesi'yi kendisi çevirmiştir. Onun çevirilerini okurken gerçekten Marquezle aramda biri olduğunu, bir çevirmen olduğunu, bir aracı olduğunu unutuyorum. Şadan Karadeniz'in çevirmenliğine saygısızlık etmek istemem, bu onun yolu yordamıdır. Okur gözüyle baktığımda yalnızca bana hitap eden bir çeviri tarzı olduğunu düşünmüyorum. 

Bu arada şunu da fark ettim, İnci Kut'un çevirdiği Marquez kitaplarında,  İspanyolca aslından çeviren ibaresi yer alıyor. Kolera Günlerinde Aşk'ta ise böyle bir şey belirtilmemiş. Acaba ara dilden, büyük olasılıkla İngilizce'den, mi yapıldı çeviri diye araştırdım ama hiçbir yerde kitabın hangi dilden çevrildiğiyle ilgili bir bilgi bulamadım. Fakat diğer kitaplarda aslından çevrildiği belirtilirken bu kitapta belirtilmemişse çevirinin muhtemelen İngilizce'den yapıldığını düşünüyorum. Ara dilden çeviri yapılması konusuda da hakkında olumlu şeyler düşünmediğim bir konu. Bu konuları Çeviri Günlüklerinde ele alacağım gibi...

Başka bir çevirmen tarafından çevrilene kadar kitabı bir de İngilizce çevirisinden okumak istiyorum. Kaçırdığım şeyler varmış gibi hissediyorum ister istemez...
Bir erkeğin babasına benzemeye başladığında yaşlanmaya başladığını da ancak o zaman anladı.

Kolera Günlerinde Aşk keyifle okuyacağımdan emin olduğum bir  kitaptı, beni yanıltmadı. Beklentilerimi tamamen karşılayan bir kitap oldu. Goodreadste kitaba beş üzerinden dört yıldız verdim; bunun nedeni Yüzyıllık Yalnızlık'ı bir tık daha fazla sevmem. İkisini yan yana koyunca Yüzyıllık Yalnızlık kefesi ağır basıyor.

Dediğim gibi Marquez okuyucularının severek okuyacağı, mutlaka okuması gereken bir öykü Kolera Günlerinde Aşk. Fakat hiç Marquez okumamış olanlara önermiyorum. 



Siz Kolera Günlerinde Aşk'ı okudunuz mu?

Hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!


2 Eylül 2019 Pazartesi

Ağustos 2019 | Aylık Rapor


Sonunda Eylül geldi, sonbahar geldi! Sevinenleri görelim!

En mutlu olanlardan biri benim! Yaz hem çok sıcaktı, hem de çok ama çok yoğundu benim için. Hem hava bunalttı beni hem de yapmak zorunda olduklarım. Bu yaz tatil yapamadım hiç, kafamı dinleyecek vakti bile bulamadım neredeyse. Eylül'ün gelmesiyle elimdeki çeviriyi bitirdim ve şöyle bir hafta çeviriden uzaklaşmak istiyorum. Biraz dinlendikten, metni düşünmeden vakit geçirdikten sonra düzenleme ve son okuma işine girişeceğim. Ama Eylül'ün ilk haftası benim kendimi rahatlatma günlerim olacak. 

Ağustos ayı nasıl geçti anlamadım. Çeviri sürecindeki en yoğun dönemimdi galiba. Sadece bayramda birkaç gün gezip dolaştım, o kadar. İşteki bu yoğunluk dışında okuma ve kendime vakit ayırma açısından hedeflerimi gerçekleştirdiğim bir ay oldu. Günü sorumluluklarım ve yapmak istediklerim arasında iyi paylaştırdım. On gün kadar erken kalkmak gibi bir akıllılık yaptım. Saat yedide kalkıp kahvaltımı filan yapıp saat sekiz gibi hemen çeviriye oturdum, öğlene kadar durmadan çeviri yapınca zaten elimdeki bölümün çoğunu bitirmiş oluyordum. Öğle yemeğinden sonra da biraz daha çalışınca gün ortasında işim bitiyordu. Günün geri kalanı bana kalıyordu, biraz uyuyup kafamdaki ağırlığı attıktan ve bedenimi dinlendirdikten sonra da istediğimi yapıyordum: kitap okuyor ve bir şeyler izliyordum. Zaten hava dışarı çıkamayacak kadar sıcak oluyordu, bu ay genelde evde takıldım, dışarı çıkacaksam akşamları çıktım.

Kendime ayırmayı başardığım bu vakitlerde okuduğum ve izlediğim şeylerden bahsedeyim artık.



Ben bu şarkıyı aşamıyorum -_-


Ne Okudum?

*A Very Large Expanse of Sea / Tahereh Maafi
Ecrin'in okuduğunu görünce ben de hemen atlamıştım kitabın üstüne. Beklentilerim neden bu kadar yüksekti bilmiyorum ama kitap neredeyse hiçbirini karşılamadı. Kitap hakkındaki yorumumu buradan okuyabilirsiniz.

*Notre Dame'ın Kamburu / Victor Hugo
Ayın, hatta büyük ihtimalle yılın en iyi kitaplarından. Beklediğimi buldum kitaptan, daha fazlasını buldum bile diyebilirim. Harikaydı, klasik olmanın hakkını veren bir eserdi. Yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

*Bağdat'ı Düşlemek / Haifa Zangana
Kitabın ismi benim için çok şey vaat ediyordu çünkü ben bu coğrafyayı anlatan kitaplar okumaya çok hevesliyim, aslında bu tarz kitaplar okumaya açım bir manada. Ne var ki Bağdat'ı Düşlemek adıyla verdiği sözü benim açımdan tutamadı, bir okur olarak bana Bağdat'ı düşletemedi. Yazarın burada yazdıklarını gerçekten yaşamış olması cidden üzücü, bunları asla küçümsemiyor, acılarını ve kayıplarını yadsımıyorum. Sadece kendi kendine tuttuğu bir günlüğü okuyor gibi hissettim kitabı okurken. Anlatım çok soyut ve çok dağınıktı bence. Neden bahsettiğini yakalayamadığım zamanlar oldu. Ayrıca bir şeyleri anlatırken okuyucunun Bağdat'ta, daha doğrusu Irak'ta olanlar, olayların arka planı hakkında bilgisi olduğu var sayılmış gibi geldi bana. Açıkçası benim bu konuda, kitapta anlatılanlara tam olarak anlam verecek kadar bilgim yok ne yazık ki. Kendimi çok yabancı hissettim ve empati kuramamak, olayların nedenselliğini kafamda oturtamamak beni okuma boyunca rahatsız etti ve yordu. Kısacası kitap benim için bir hayal kırıklığıydı.

*Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi? / Caner Taslaman
Caner Taslaman, kitaplarını yeni keşfettiğim isimlerden biri. Kitapları arasında benim en çok merak ettiğim bu başlığı görünce hemen okumadan edemezdim. Kitap hakkındaki yorumumu buradan okuyabilirsiniz.

*Tanrı Parçacığı / Caner Taslaman
Ne yalan söyleyeyim, Tanrı Parçacığına ilgim Dark'ın son sezonuyla arttı. Tanrı Parçacığıyla ilgili felsefi ve teolojik bir değerlendirme olan bu kitapçığı ilgiyle okudum. 

*Perili Ev / Charles Dickens
Ayın üçüncü hayal kırıklığı. Çok güzel başlamıştı oysa ama sonunda olan şeyler ağzımı bir karış açık bıraktı. 

*Kolera Günlerinde Aşk / Gabriel  Garcia Marquez
Ayın favorisi, Notre Dame'la birlikte elbette. Çok çok güzeldi, Marquez asla hayal kırıklığına uğratmıyor. Yorumu gelecek.

*Der Antichrist / Nietzsche
Çeviri bitti. Doğal olarak bir daha okumuş oldum Deccal'i. Eylül'de bir daha okuyacağım. Öyle işte :D





Ne İzledim?

*Reign | 1. ve 2. Sezon 3/5
Geçen aylık raporda bu diziye keyif için, kafa dağıtmak için başladığımı söylemiştim. Dizi aslında benim için görevini yerine getirdi ama kafa dağıtmalık bile olsa insan kaliteli bir şeyler izlemek istiyor - en azından ben kafa dağıtmak için izlediğim dizilerin bile bir niteliği olsun istiyorum yani. Dizinin tarihi kurgu olması hakkındaki en iyi şey sanırım. Oyunculuklar da fena değil. Kostümler bölümler ilerledikçe gelişti. Beni en sinir eden şey ilk bölümden itibaren kullandıkları müziklerdi. Yani tarihi bir şey izliyoruz ve arkadan popüler lise dizisi müzikleri çalıyor. Gerçekten çok sinir bozucu bir şeydi bu ve ben müzikler girince ses kısma isteği duyuyordum. Hoşuma gitmeyen ve diziyi izlemeyi bırakmama neden olan şey karakterin kendi içlerinde tutarlı olmamaları. Yani senaryoya göre eğilip bükülüyorlar, kurgu yazarı kesinlikle bu konuda iyi bir iş çıkarmamış. İyi olsun kötü olsun ben her karakterin bir duruşu olmasını ve tutumlarından taviz vermemesini seviyorum. Karakter gelişimi çerçevesinde olursa eyvallah, ama birkaç bölüm içinde yüzseksen derece dönüş yapmak, karakterinin tam tersi davranışlar sergilemek seyircinin aklıyla oyun oynamaktır bence. Ayrıca hikaye içindeki saçma sapan gelişmeler de beni diziden soğuttu. Kısacası dizinin ömrü bende bu kadarmış. İkinci sezonu bile bitirmedim, iki bölüm kala bıraktım diziyi izlemeyi. Öyle işte...

*The First Purge (2018) 2/5

*Confession Tapes | 2. Sezon 4/5
İlk sezonunu geçen aylarda izlemiştim, ikinci sezonunu da bir çırpıda izledim. Çok tuhaf bir belgesel ya, bazı bölümleri tüylerimi diken diken ediyor yani... Umarım üçüncü sezon gelir.

*Diana : In Her Own Words (2017) 4/5
Leydi Diana'nın yaşamıyla ilgili bir belgeseldi. Üzücüydü, mutsuz bir yaşam sürmüş gibiydi. Onun için çok üzüldüm.

*Harry Potter and the Philosopher's Stone (2001) 5/5

*Harry Potter and the Chamber of Secrets (2002) 5/5

*Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) 5/5
Ağustos'a yetişmedi ama Ateş Kadehi'nden devam edeceğim için ikinci okumama, ilk üç filmi izledim tekrar. Hala aynı etkiye sahipler üzerimde, çok seviyorum ^^ 

*Mommo - Kız Kardeşim (2009)4/5

*Şşş... Kızlar Bağırmaz (2013) 5/5
İran yapımı. Mutlaka izleyin, o kadar söylüyorum.


Ne Yazdım?








Ne Dinledim?

Bu ay tekrar tekrar dinlediğim şarkıların çoğu Türkçe, çoğunlukla eskilerden dinledim. 

*Fikret Kızılok - Sevda Çiçeği

*Fikret Kızılok - Haberin Var Mı?

*Kuan - Al Cenneti Çal Başına

*Özdemir Erdoğan - Gurbet

*Candan Erçetin - Gamsız Hayat


Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okudunuz? Neler izlediniz?

Benimle paylaşın!