31 Temmuz 2019 Çarşamba

Kırmızı Pazartesi / Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu (Yeniden)


Kırmızı Pazartesi
Gabriel Garcia Marquez
Orijinal Adı: Crónica de una muerte anunciada
Çevirmen: İnci Kut
Yayım Yılı: 1982


*Birazcık, çok azıcık spoiler içeriyor olabilir.*

Derdim neydi bilmiyorum, gerçekten. 

Aslında biliyorum. Olay şuydu;

Yazılarımı çoktandır takip edenler en sevdiğim yazarın Gabo olduğunu ve onu Kırmızı Pazartesi kitabıyla tanıdığımı, bu kitabı okuduktan sonra uzun bir süre her yazım da bu kitaptan söz ettiğimi bilir. Gerçekten de bir dönem hep bu kitaptan bahsediyordum, herkese öneriyor, ısrarla okutmaya çalışıyordum. Hatta bu  kitapla ilgili bir konuşma, sunum bile yapmıştım okulda. Kısacası kitap beni öyle çok etkilemişti ki upuzun bir süre etkisinden çıkamamıştım (Hala da çıktığım söylenemez).

Neyse, geçenlerde bir arkadaşla kitaplardan konuşurken yine damarım tuttu, Kırmızı Pazartesi'yi övmeye, üzerimde bıraktığı etkiyi anlatmaya başladım. O arkadaş da okumuş kitabı, dedi ki bana, "Ben de okudum ama dediğin gibi şeyler hissetmedim. Büyük ihtimalle senin ruh halinle alakalıydı."

Acaba mı dedim. Yeniden okuyayım da göreyim dedim, gerçekten ruh halimle mi alakalı. Şunu da belirtmem gerekiyor, hayatımda her şey yolunda gidiyor, ufak tefek aksilikler dışında planlarım tıkırında, ben de kendimi iyi hissediyorum. Kısacası ruh halimin gayet iyi olduğu bir dönemdeyim. 

Evet, derdim buydu. Yeniden okuduğumda da ilk seferdeki gibi mi hissedeceğim görmek istedim.

İlk kez okurken yaşadığım şaşkınlık yoktu tabii, çünkü o zamanlar sıradan bir polisiye, cinayet öyküsü okuyacağımı sanıyordum. Yine de, bu sefer neyle karşı karşıya olduğumu bildiğim halde ilk andan başlayarak hissetmeye başladığım heyecanı bir türlü bastıramadım. İlk bölüm bile öyle çarpıcıydı ki devamını bilsem de durup derin bir nefes alma gereği duydum. Bir de kasabalıya karşı ilk seferinde hissettiğimden daha büyük bir hayret, daha büyük bir öfke hissettim. Pes dedim, bir kez daha. 

İlk seferinde, olay odaklı bir şekilde okumuştum kitabı, doğal olarak. Bunun nedeni olayı bilmemem ve neler olacağını merak etmemdi tabii. İkinci okumada ise yazarın cümlelerine, üslubuna ve anlatım tekniklerine daha çok odaklanabildim. Keşfetttiğim, daha doğrusu fark ettiğim şeyler oldu. Mesela hikayenin anlatılış biçimi o kadar rahat, nasıl anlatsam o kadar samimi ve doğal ki kitabı kapatıp sonra devam edesiniz gelmiyor; çünkü sanki bu şöyle olur gibi geliyor insana: karşınızda konuşan, size böyle bir hikaye anlatan birini susturmak, ondan sonra devam etmesini istemek ve kalkıp gitmek gibi. Marquez'in anlatıcılığı aynen böyleydi işte, o hikayeyi bitirmeden kalkıp gidesiniz gelmiyor. 

Kitabı birine anlatırken, merak ettikleri için konusundan bahsediyorum ve sonradan söylediklerime inanmıyor ve diyorlar ki "Bu hikaye mi çok etkileyici". Bunu herhangi biri anlatsa evet, belki de hiçbir etkileyiciliği olmaz. Fakat Gabo çoğuna sıradan gelen (aslında sıradan olmaktan uzak ama sıradanlaşmış) hikayeyi tekdüze olmaktan çok uzak bir anlatımla sunmuş okuyucuya. Şöyle ki; olayları oluş sırasına göre, tek bir kişinin ya da sıra sıra herkesin gözünden anlatsaydı aynı etkiyi  yakalayamazdı belki. Fakat olayların sırasını karıştırıp bir nevi harmanlayarak başı-ortası-sonu sırasıyla anlatılmamış bir olay örgüsü ortaya çıkarmış ve sonunu ilk cümlesinden okuyucuya haber vermiş olmasına rağmen merakı da canlı tutmuş. Dediğim gibi ilk okuyuşunda insan dikkatini ve tabii duygularını bu gizeme, bilinmeze yoğunlaştırdığı için yazarın bunu nasıl başardığına pek odaklanmıyor. Kırmızı Pazartesi'yi ilk kez okurken yaşadığım o bilinmeze, olayın gizemini öğrenmeye karşı duyduğum heyecan, bu sefer yerini, olacağını bildiğim ve ne yazık ki engelleyemeyeceğim bir şeye yeniden tanık olmanın verdiği heyecanla karışık korkuya bırakmıştı. Artık ne olacağını biliyordum, bu yüzden ilk okumanın aksine bu sefer nasıl olduğuna, nasıl aktarıldığına baktım, daha çok etkilendim, daha çok hayran oldum. 

Fark ettiğim bir diğer şeyse, Santiago Nasar'ı o kadar da tanımıyor oluşumuz, buna rağmen okuyucu olarak onun başına gelenlere üzülmemizdi. Aslına bakarsanız onunla ilgili kötü şeyler, kötü düşünceler de okuduk. Buna rağmen, başına geleni hak etti diyenimiz de yoktur. İşte bu yüzden, kendimi nasıl onun yerine koyabildiğimi; saldırının nedenini bilmediği için içine düştüğü şaşkınlığı, son anlarında yaşadığı korkuyu, ona, daha son nefesini vermeden "Beni öldürdüler," dedirten umutsuzluğunu nasıl bu kadar içimde hissettiğimi, bilmiyorum. Bu hikaye gerçekten büyülü, gerçekliğine Gabo'nun kalemi değdiği için...

İkinci okuyuşumda devamlı hissettiğim çaresizlik beni gerçekten çok yordu, manevi olarak yıprattı. Sanki bir kez daha okuyarak Santiago'ya o anları yeniden yaşatmışım, onun yeniden katledilmesine sebep olmuşum gibi hissettim. Yine bu okuyuşumda kader, tesadüf, rastlantı konularına daha çok kafa yordum. "Kader bizi görünmez kılar" ifadesi beni derin düşüncelere sevk etti. 

Yine de ikinci kez okumaların daha keyifli olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Gerçekten hatırladığım gibi mi hissettirdi diye yeniden okumaya karar vermiştim; şimdi ilkinden daha fazla etkiledi beni. Kırmızı Pazartesi'nin yeri cidden çok ayrı bende. 

*Albay Aureliano Buendia'nın bahsinin geçmesi de gözümden kaçmadı. Bu ayrıntıya, tabii ki ilk okuyuşumda dikkat etmemiştim; çünkü Yüzyıllık Yalnızlığı sonra okumuştum. Gabo'nun kitaplarında en çok sevdiğim şeylerden biri de bu, başka öykülerindeki karakterlere göndermeler yapması, isimlerini anması. Karakterlerini gerçekliğe daha da yaklaştırıyor böylece. 

*İlk okuyuşumda kitapta ara ara ismi geçen Mercedes'in, o Mercedes olduğunu anlamamıştım. 

*Kitapla ilgili, daha duygusal olan, ağlarken yazdığım ilk yorum yazısı da burada

*İlk okuyuşumda kitabın üzerimdeki etkisini daha da artıran bir müzik dinlemiştim, Hans Zimmer'dan Aurora. Bu sefer yine her dinlediğimde beni can evimden vuran bir soundtrack dinledim, Queen of The Night'ın şu yorumunu.

*Yine çok ağladım. 

*Bunu okuyan arkadaşlarım, nolur bir daha bana bu kitap hakkında "O kadar da değil be..." demeyin, kırılırım. 

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Ne Var Ne Yok? | Temmuz 2019 // Yelken Açtığım Yeni Ufuklar

Bu kadar sık "Ne Var Ne Yok" yazısı yazmazdım ben aslında, hayatımda çok şey olup bitmez çünkü genelde. Yani anlatmaya değer şeyler diyelim, bence sıradan, tekdüze bir hayatım var. Memnun değil değilim, yanlış anlaşılmasın. 

Geçen Ne Var Ne Yok yazısında bahsettiğim artık o kadar da kısmetsiz olmama durumum devam ediyor, aman tahtaya vurun, maşallah deyin de nazar değmesin. Kem gözlere şiş. :D

Yazılarımı takip eden, beni tanıyanlar Mütercim Tercümanlık okuduğumu biliyordur. Bu dönem sonunda (bıktığım için kullandığım bir sözcük değil asla) mezun oldum. Buruk bir mutluluk yaşadım. İstediğim bölümü istediğim okulda okumuş olmak benim için harika bir şey, bunun için ne kadar şükretsem azdır. Hep söylüyorum, bir daha olsa bir daha okurum bu bölümü. Bu alanda eğitim almak şimdiye dek hayatımda verdiğim en doğru karar. Bu konuda beni destekleyen bir ailem olduğu için de çok şanslıyım tabii. Şu sıralar da tercih dönemi olduğunu biliyorum. Bu dönemden geçen okuyucularım varsa hepsine iyi şans diliyorum, umarım sizin aileniz, yakınlarınız ya da görüşüne değer verdiğiniz her kim varsa çevrenizde onlar sizin kararınıza saygı gösterip değer verir. Çünkü gerçekten, sevdiğiniz işi yapmak mutlu bir yaşam sürmenin gerekliliklerinden biri.

İşte ben de bu bölüme doyamadım. Bu yılki yazılarımı takip edenler yüksek lisans programına hazırlandığımı okumuştur. Bunun için birden fazla sınava hazırlandım ve bu hazırlık süreci sonbahar döneminden beri devam ediyordu. Mezun olurken, kep atarken bile aklım bu sınavdaydı. Küçüklüğümden beri sınav heyecanını, stresini yenmenin yolunu bulamadım ben. 24 yaşındayım ama hala geriliyorum, çok heyecanlanıyorum. Bu da sınavlardaki performansımı etkiliyor tabii ister istemez.

Neyse işte, kasım ayından bu yana, neredeyse sekiz aydır hazırlandığım bu sınavı geçtiğimiz hafta atlattım. Aslında kötü geçtiğini düşünüyordum, çalıştığım şeylerin hakkını veremedim gibi gelmişti bana. Heyecanın da etkisiyle özellikle sözlü mülakatta iyice saçmaladığımı, çuvalladığımı düşünüyordum. Bütün umudumu kaybetmiştim anlayacağınız. Kazanamadığıma inandırmıştım kendimi. 

Sonra geçtiğimiz pazartesi günü sonuçlar açıklandı ve...kazandığımı öğrendim. Umudunu tamamen kestiğin şeyin olduğunu, mümkün olduğunu öğrenmek gerçekten paha biçilmez bir duygu. Yani kazanacağıma dair içimde beslediğim umut hala orada olsaydı bu kadar sevinmeyecektim, eminim. Bu işin olmayacağına kendimi öyle inandırmışım ki listeyi kendim görene kadar da sonuca inanamadım. 

Öyle işte, yüksek lisansı kazandım, sonbahar dönemiyle birlikte akademik eğitimime devam edeceğim. Alanımla ilgili daha fazla şey öğrenmek, "buz dağınık görünmeyen kısmını" keşfetmek için sabırsızlanıyorum.  

Umarım bu da ileride "iyi ki" dediğim şeylerden biri olur.




Sizde ne var ne yok?

Benimle paylaşın!

26 Temmuz 2019 Cuma

Uğultulu Tepeler / Emily Bronte | Kitap Yorumu (Yeniden) #kom2019


Uğultulu Tepeler

Orijinal Adı: Wuthering Heights

Yazarı: Emily Bronte

Yayım Yılı: 1847


Herkese yeniden merhaba!

Uzun zamandır yazamıyordum, artık her yazıya böyle başlar oldum, ama zorlu pek çok şeyi atlattım ve şu an elimde yetişmesi gereken bir çeviri var sadece. O kadar (!).

Uğultulu Tepeler'i ilk kez 4 yıl önce, Türkçe çevirisinden okumuştum. Benim için klasikler hakkında önyargılarımı yıkan bir kitap, bunca sene boyunca okuduğum harika klasiklerin ilki olmuştu. Kitabı okuduğum zamanlar blogumu yeni açmıştım ve yorumunu  yazmadan önce çok heyecanlanmış, kendimi yeterince ifade edemeyeceğimden çok korkmuştum. Şu an itibariyle blogumda en fazla görüntülenme sayısı Uğultulu Tepeler hakkında yazdığım o karışık yazıya ait. Karışık diyorum çünkü düşüncelerimi toparlayamamış, çok dağınık  bir şekilde yazıya dökmüşüm.

Neyse. Kitabı yeniden okumayı uzun süredir istiyordum fakat buna şimdi vesile olan şey benim yeni üye olduğum Gotik Edebiyat Kulübü oldu. Kulübün bu ayki kitabı Uğultulu Tepeler olunca çoktandır istediğim şeyi eyleme dökme fırsatını sonunda buldum. Madem ikinciye okuyacağım dedim, bu sefer yazıldığı dilden okuyayım. 

Önce şundan bahsedeyim; böyle büyük bir klasiği ana dilinde okumak çok farklı ve doyurucu bir deneyimdi benim için. Elimde basılı kitap olsaydı belki daha yavaş okurdum fakat Kindle'dan okumanın faydasını gördüm; kendi sözlüğü olduğu için bilmediğim, yeni karşılaştığım kelimeler olduğunda paniğe kapılmadım hiç. 

Elbette eserin dilimize yapılan iyi çevirileri mevcuttur piyasada, benim ilk okuduğum zamanki çeviri de fena değildi. Ya da en azından ben öyle hatırlıyorum, şimdi elime alsam belki de pek tatmin edici bulmayacağım çeviriyi. Yine de başka yayınevlerinin bastığı kaliteli çeviriler vardır mutlaka. Buna rağmen bir çeviri ne kadar iyi ve yeterli olursa olsun iki dil arasında yapılan aktarım sırasında, yolda bir şeyler eksilir, kaybolur. Her dil kendini farklı şekilde ifade eder ve o dilde ifade edilen şeyi başka bir dilde yeniden ifade ederken muhakkak bir şeyler feda edilir. 

İşte bu okumayla feda edilen, kaybolan, yiten şeyleri bütünüyle olmasa da çoğunlukla fark ettim, bir nevi ilk okuyuşumda farkında olmadığım boşlukları doldurdum. Sözcüklerin üzerine sinen, belki de çeviri sırasında sıyrılıp gitmiş, uçmuş duyguları hissettim.

Uğultulu Tepeler güçlü duyguların kitabı. İki zıt kutup, aşk ve nefret arasında, öfke, hırs, intikam, acı, merhamet, çaresizlik, umut, umutsuzluk, hayal kırıklığı. Kitabı okurken bu duyguların hepsini deneyimlemek mümkün, bazen karakterlerle birlikte, bazen de onlara, olanlara karşı. Hikaye birinci elden anlatılmıyor olsa da, bize bir başkası tarafından anlatılıyor olsa da duyguların gerçekçiliği sayesinde okur kendini dışarıda bırakılmış hissetmiyor. 

İlk okuyuşumda da endişem bu olmuştu benim. Biliyorsunuzdur belki,  Uğultulu Tepelerdeki asıl hikaye gözlemci bakış açısıyla yazılmış. Anlatıcının güvenilirliği, olaylara bakış açısı, taraflılığı/tarafsızlığı konusu bu seferki okumamda hep aklıma geldi, beni düşündürdü. Anlatıcı, olaylar ve kişiler hakkında fikrini belirtene dek bazen onun aramızda, asıl karakterler ve okuyucu arasında, olduğunu unutuyordum. 

Hikayenin bu şekilde başka biri tarafından okuyuca aktarılması bana kalırsa, ne anlatılırsa anlatılsın asıl olanın saklanmasına, kitaptaki gizemin sonuna dek canlı tutulmasına, hala da bilinmez olarak kalmasını sağlamış. Bu da benim çok hoşuma gitti çünkü birilerinden böyle şeyle dinlemeyi çok severim. Daha çok sevdiğim bir şey varsa bu da bu anlatılanların doğru olup olmadığını kendi kendime sorgulamak, dinlediklerim hakkında farklı senaryolar üretmektir. 

Uğultulu Tepeler'i ilk kez okuduğumda Ellen Dean'in anlatıcılığından hiç şüphe etmemiştim. Bu sefer hep "Ya anlattığı gibi gelişmediyse olaylar? Ya şöyle olduysa, ya böyle olduysa?" diye anlattıklarını sorguladım hep. Bu da inanılmaz keyifli bir okuma deneyimi oldu benim için.

Ayrıca romanın temelinde bir ikilik/zıtlık dinamiği vardı, bu sefer daha net anlayabildim bunu. Wuthering Heights ve Thrushcross Grange mülkleri arasındaki fark (WH karanlık, kasvetli ve ürkütücüyken TG ferah, geniş, aydınlık ve iç açıcı bir yapı olarak betimleniyor), baba-oğul arasındaki zıt benzerlik (güçlü Heathcliff'in zayıf karakterli oğlu ve karısının ölümünün ardından sefil hale düşmüş Hindley'nin güçlü bir figür olan Heatchcliff tarafından büyütülen, yeri geldiğinde babası olarak gördüğü ve korktuğu Heathcliff'e bile karşı çıkacak cesareti gösteren oğlu, Hareton), isimleri aynı olsa da verdikleri kararlar açısından farklı karakter özellikleri sergileyen anne-kız. 

Karakterlerin kişilik özellikleri, duyguları ve davranışlarının arkasındaki motivasyonları öyle yoğun, öyle derin anlatılıyor ki aslında bu durum asıl hikayeyi gölgeliyor bir manada. İlk okuyuşumda bu şekilde anlatılıp ön plana çıkan karakterelere beslediğim duygular yüzünden, olay örgüsünün de çok akıcı olması ve olaylar arasındaki geçişlerin keskin olmamasından dolayı, anlatılanların geneline sağduyu çerçevesinde bakamamışım. 

İlk okuduğumda Heathcliff ve Catherine'in aşkına hayran kalmıştım ve beni olumlu anlamda çok etkilemişti. Bu seferse kendilerine ve etraflarındaki her şeye, herkese zarar veren bu aşkları beni çok rahatsız etti. Hayran olmaktan çok hayrete düşürdü aslında. Yine ilk okuyuşumda Heathcliff'e olan sempatim ve sevgim onun yaptıklarını, aslında nasıl biri olduğunu görmeme engel olmuş, bunu da anladım. Dört yıl önce çok safmışım :D

Hala en sevdiğim ve sempati duyduğum karakter Hareton. Sanırım onda Heathcliff'in sevdiğim yönlerini görüyorum. Farklı şartlar altında, farklı fırsatlar verildiğinde Heathcliff'in dönüşeceği kişi de Hareton olurdu. Fakat kader ağlarını başka şekilde ördü Heathcliff'in başına. Onun haricinde kitapta kendime yakın bulduğum, bana hitap eden karakter yok. Onlara karşı hissettiğim ve düşündüğüm şeyler var tabii ki ama beni, düşüncelerimi ve hayatımı etkileyen karakterler değiller. 

Kitabı ikinci kez, yazıldığı dilden okuduğuma çok memnunum. Bu sefer kitabı daha tarafsız bir gözle, duygusal değil, daha, birazcık daha analitik bir yaklaşımla okuduğumu düşünüyorum. Bir 4-5 yıl sonra yine okumak istiyorum, bakalım o zaman kitap bana ne düşündürecek, ne hissettirecek. 

Söylemeden bitirmek istemiyorum, favorim hala Jane Eyre ❤


9 Temmuz 2019 Salı

Ölmeden Önce Okumak İstediğim 100 Kitap #1


Herkese merhaba!

Bahsetmişimdir, hayatta en çok korktuğum şeylerden biri okumak istediğim kitapları okuyamadan ölmek. Gözüm açık gidersem sebebi budur, biline :D

Bu sık sık aklıma gelir, beni ürpertir, telaşlandırır, huzursuz eder. Bu yüzden uzun zamandır bir "ölmeden önce okunacaklar listesi" yapmak aklımda vardı. Sadece yapmaya çekiniyordum çünkü bu kafamdaki bu düşünceyi daha da büyütecek ve artık ondan kaçılmaz hale getirecekti. Sonra dedim ki varsın büyüsün. Böyle bir liste yapmak belki de okumak istediğim kitapları erteleme huyumdan vazgeçmeme yarayacak. 

Listeyi elime kalem kağıt alıp yapmaya çalıştım ama işin içinden çıkamadım. Blogum benim günlüğüm gibi, bir nevi kara kutum olarak görüyorum burayı. O yüzden bu listeyi burada yapmanın daha doğru olacağına karar verdim. Bu listede okumadan ölürsem yerimde rahat uyuyamayacağım kitapları sıralayacağım. 

İçlerinde okuduklarınız varsa ki mutlaka vardır, beni heveslendirmek için ne gerekiyorsa yapın lütfen!


1.SAVAŞ VE BARIŞ | TOLSTOY

2.KOLERA GÜNLERİNDE AŞK | GABRİEL GARCİA MARQUEZ

3.GÜLÜN ADI | UMBERTO ECO

4.MOBY DICK | HERMAN MELVİLLE

5.ÜÇ SİLAHŞÖR | ALEXANDRE DUMAS

6.İLYEDA & ODESSA | HOMEROS

7.TUTUNAMAYANLAR | OĞUZ ATAY

8.GAZAP ÜZÜMLERİ | JOHN STEİNBECK

9.İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ | CHARLES DİCKENS

10.BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK | HARPER LEE




7 Temmuz 2019 Pazar

Haziran 2019 / Aylık Rapor


Herkese merhaba!

Temmuz olalı 6 gün olmuş ama ben bir türlü fırsatını bulup raporumu yazamadım bloga. Haziran ayım taşınma, proje teslimi, mezuniyet yemeği ve kep töreni telaşı ile geçti. Zaten taşınma ve yerleşme, yeni evimize ve mahallemize alışma sürecimiz çok zor oldu, beni ve ailemi çok yordu. O yüzden blogumdan fazlasıyla uzak kaldım. Bir süre daha uzak kalacak gibiyim çünkü önemli bir sınav daha var önümde. Onu daha atlattıktan sonra, blogumla gönlümce ilgilenebileceğim inşallah. Önerecek diziler, filmler, yorumlanacak kitaplar birikti vallahi :D



Okunanlar


Geçen ay okuduklarımın sayısıyla o kadar övündüm ve mutlu oldum ki nazar değdi, bu ay neredeyse hiç kitap okuyamadım. Okuduklarımı da keyifle okuyamadım, yazık oldu güzelim kitaplara. Ev toplama, taşınma arasında, yolculuk sırasında ziyan oldular. Bu ay bu yoğunluk arasında sadece 2 tane kitap okudum. Onlar da şunlar;

*Doktor March'ın Dört Oğlu / Brigitte Aubert


İlgimi çeken şey konusu olmuştu. Anlatımı da alışılmışın dışındaydı bana göre. Hikaye de beklemediğim şekilde ilerleyince kitabı merakla okudum. Sonu da tahmin ettiğim şekilde bitmedi, bundan memnunum. Bir oturuşta bitebilecek bir kitap aslında. Güzeldi, tavsiye ediyorum.

*Rüyanın Öte Yakası / Ursula Le Guin


Uzuuuuun zamandır okumak istediğim bir yazarın böyle bir zamana denk gelmesi beni çok üzdü. Bu aslında benim suçum, daha rahat olduğum bir sırada okumayı seçebilirdim ama kitabın konusu o kadar güzeldi ki daha fazla beklemek istemedim, kitabı okumak için çok sabırsızlandım. Le Guin'in kalemini beğeneceğimden kuşkum yoktu, beklediğimi de buldum. Kitap kurgusu ve anlatım tarzıyla harikaydı. Sadece birkaç günde bitirebilecekken çok uzun bir süreye yaymış olmaktan rahatsız oldum. Sakin bir zamanda tekrardan okuyacağım kitabı.


İzlenenler

Yine aynı sebeplerden ötürü bu ay pek bir şey izleyemedim ama aşağıda izlediğim tek bir dizi bu açığı telafi edebilecek kadar güzel ve etkileyiciydi. (When They See Us)

*When They See Us (2019) 5/5

Harika, muhteşem bir yapımdı. Hakkında ayrıca bir yazı yazacağım yakında.

*Seven Seconds (2019) 3/5

*Strong Island (2019) 1/5

*Mona Lisa Smile (2003) 4/5

*Catch and Release (2006) 3/5


Yazdıklarım

Pek bir şey okuyamayıp izleyemeyince bloga yazacak malzemem de olmadı tabii. Umarım birkaç hafta sonra içimde birikenleri yazmaya vaktim olur ve bol bol içimi dökerim buraya. 

Bu ay bloguma yazdığım tek şey mayıs ayının sonunda okumuş olduğum Cadı kitabının yorumuydu. 



En Çok Dinlediklerim

Muggle Top5 Haziran







Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Bana önereceğiniz kitaplar, filmler, şarkılar var mı?

Benimle paylaşın!