9 Temmuz 2019 Salı

Ölmeden Önce Okumak İstediğim 100 Kitap #1


Herkese merhaba!

Bahsetmişimdir, hayatta en çok korktuğum şeylerden biri okumak istediğim kitapları okuyamadan ölmek. Gözüm açık gidersem sebebi budur, biline :D

Bu sık sık aklıma gelir, beni ürpertir, telaşlandırır, huzursuz eder. Bu yüzden uzun zamandır bir "ölmeden önce okunacaklar listesi" yapmak aklımda vardı. Sadece yapmaya çekiniyordum çünkü bu kafamdaki bu düşünceyi daha da büyütecek ve artık ondan kaçılmaz hale getirecekti. Sonra dedim ki varsın büyüsün. Böyle bir liste yapmak belki de okumak istediğim kitapları erteleme huyumdan vazgeçmeme yarayacak. 

Listeyi elime kalem kağıt alıp yapmaya çalıştım ama işin içinden çıkamadım. Blogum benim günlüğüm gibi, bir nevi kara kutum olarak görüyorum burayı. O yüzden bu listeyi burada yapmanın daha doğru olacağına karar verdim. 10'ar kitaplık yapacağım bu listede okumadan ölürsem yerimde rahat uyuyamayacağım kitapları sıralayacağım. 

İçlerinde okuduklarınız varsa ki mutlaka vardır, beni heveslendirmek için ne gerekiyorsa yapın lütfen!

Liste 1                                     10.07.2019

1.SAVAŞ VE BARIŞ | TOLSTOY

2.KOLERA GÜNLERİNDE AŞK | GABRİEL GARCİA MARQUEZ

3.GÜLÜN ADI | UMBERTO ECO

4.MOBY DICK | HERMAN MELVİLLE

5.ÜÇ SİLAHŞÖR | ALEXANDRE DUMAS

6.İLYEDA & ODESSA | HOMEROS

7.TUTUNAMAYANLAR | OĞUZ ATAY

8.GAZAP ÜZÜMLERİ | JOHN STEİNBECK

9.İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ | CHARLES DİCKENS

10.BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK | HARPER LEE


7 Temmuz 2019 Pazar

Haziran 2019 / Aylık Rapor


Herkese merhaba!

Temmuz olalı 6 gün olmuş ama ben bir türlü fırsatını bulup raporumu yazamadım bloga. Haziran ayım taşınma, proje teslimi, mezuniyet yemeği ve kep töreni telaşı ile geçti. Zaten taşınma ve yerleşme, yeni evimize ve mahallemize alışma sürecimiz çok zor oldu, beni ve ailemi çok yordu. O yüzden blogumdan fazlasıyla uzak kaldım. Bir süre daha uzak kalacak gibiyim çünkü önemli bir sınav daha var önümde. Onu daha atlattıktan sonra, blogumla gönlümce ilgilenebileceğim inşallah. Önerecek diziler, filmler, yorumlanacak kitaplar birikti vallahi :D



Okunanlar


Geçen ay okuduklarımın sayısıyla o kadar övündüm ve mutlu oldum ki nazar değdi, bu ay neredeyse hiç kitap okuyamadım. Okuduklarımı da keyifle okuyamadım, yazık oldu güzelim kitaplara. Ev toplama, taşınma arasında, yolculuk sırasında ziyan oldular. Bu ay bu yoğunluk arasında sadece 2 tane kitap okudum. Onlar da şunlar;

*Doktor March'ın Dört Oğlu / Brigitte Aubert


İlgimi çeken şey konusu olmuştu. Anlatımı da alışılmışın dışındaydı bana göre. Hikaye de beklemediğim şekilde ilerleyince kitabı merakla okudum. Sonu da tahmin ettiğim şekilde bitmedi, bundan memnunum. Bir oturuşta bitebilecek bir kitap aslında. Güzeldi, tavsiye ediyorum.

*Rüyanın Öte Yakası / Ursula Le Guin


Uzuuuuun zamandır okumak istediğim bir yazarın böyle bir zamana denk gelmesi beni çok üzdü. Bu aslında benim suçum, daha rahat olduğum bir sırada okumayı seçebilirdim ama kitabın konusu o kadar güzeldi ki daha fazla beklemek istemedim, kitabı okumak için çok sabırsızlandım. Le Guin'in kalemini beğeneceğimden kuşkum yoktu, beklediğimi de buldum. Kitap kurgusu ve anlatım tarzıyla harikaydı. Sadece birkaç günde bitirebilecekken çok uzun bir süreye yaymış olmaktan rahatsız oldum. Sakin bir zamanda tekrardan okuyacağım kitabı.


İzlenenler

Yine aynı sebeplerden ötürü bu ay pek bir şey izleyemedim ama aşağıda izlediğim tek bir dizi bu açığı telafi edebilecek kadar güzel ve etkileyiciydi. (When They See Us)

*When They See Us (2019) 5/5

Harika, muhteşem bir yapımdı. Hakkında ayrıca bir yazı yazacağım yakında.

*Seven Seconds (2019) 3/5

*Strong Island (2019) 1/5

*Mona Lisa Smile (2003) 4/5

*Catch and Release (2006) 3/5


Yazdıklarım

Pek bir şey okuyamayıp izleyemeyince bloga yazacak malzemem de olmadı tabii. Umarım birkaç hafta sonra içimde birikenleri yazmaya vaktim olur ve bol bol içimi dökerim buraya. 

Bu ay bloguma yazdığım tek şey mayıs ayının sonunda okumuş olduğum Cadı kitabının yorumuydu. 



En Çok Dinlediklerim

Muggle Top5 Haziran







Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Bana önereceğiniz kitaplar, filmler, şarkılar var mı?

Benimle paylaşın!

3 Haziran 2019 Pazartesi

Cadı / Hüseyin Rahmi Gürpınar | Kitap Yorumu #kom2019


CADI

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yayım Tarihi: 1912


En büyük sandığımız uluslarda bile eşitlik, adalet, kardeşlik üçlüsü üzerine kurulmuş görünen İnsan Hakları zırhının pek yufka; sanki açık kalmış yerleri, sağaltma yolları bulunamamış acıklı yaraları vardır.

04.06.2019

Çok üzülüyorum, kendime çok kızıyorum. Ne güzel yazarlarımız, ne müthiş klasiklerimiz  var ama bu yaşıma kadar ne kadar azını okudum! Bir kez daha eğitim sistemimizden yakınmak istiyorum. Neden edebiyat derslerimizde yazarların sadece adını öğrenmekle kaldık? Neden eserlerinin genel özelliklerini ezberledik de o eserleri okumaya teşvik edilmedik, heveslendirilmedik? Neden bu güzel edebiyatımızı şekillendiren bu güzel insanları eserlerinden tanıyıp bilmedik?

Bana tüm bunları ilk düşündüren yazarlar Halide Edip, Reşat Nuri ve Yakup Kadri olmuştu. Bu isimlere şimdi bir de Hüseyin Rahmi eklendi. Bu kadar geç olsa da edebiyatımızın usta kalemlerinden biriyle daha tanışmış olmaktan çok memnunum. 

Mayıs ayı biterken, ayın son birkaç gününde bitirebileceğim, öyle çok kafa yormayan bir kitap aradı gözlerim. Aslında çerez diye tabir ettiğimiz romantik kitaplardan okuyacaktım ama bu kitap adıyla ve sonra konusuyla ilgimi çekti. Paranormal bir olayı mizahi bir üslupla anlatıyor beklentisiyle hiç tereddüt etmeden kitabı okumaya başladım. 

Kitabın konusu kısaca şöyle;

Naşit Nefi Efendi ile evlenmeye mecbur bırakılan Fikriye Hanım, bu beyin ölen eski eşinin mezarından dirilip cadı olduğu dedikodusuyla korkuya kapılır. Olayın iç yüzünü anlatması için bu "cadı"dan canını zor kurtardığını iddia eden, Naşit Nefi Efendi'nin eski eşlerinden birine, Şükriye Hanım'a başvurur. Şükriye Hanım yaşadıklarını, bütün cadı macerasını olduğu gibi anlatır. 

Ceza korkusuyla çekinilen kötülükler, ödül umarak yapılan iyilikler, insanlığın mayasındaki çirkin hayvanlığı gidermiş sayılmaz.

Kitabı, yazarı nerden övmeye başlasam bilemiyorum.

Öncelikle söyleyeyim, kitap beklentimi fazlasıyla, kat kat fazlasıyla karşıladı. Ben kafa yormayan bir şeyler okumak istiyordum ama iyi ki bu kitap karşıma çıkmış, Hüseyin Rahmi'nin kalemini tanımama vesile olmuş diyorum.

Yukarıda bahsettiğim konuyu kendine has, mizahi bir anlatımla sunuyor yazar; fakat aynı zamanda, olayın bilinmezliğinin yarattığı merak ve gizem duygusuyla okuyucu yer yer korkup geriliyor da. Eğlenmeyi, en azından gülümsemeyi  bekliyordum evet ama, yüksek sesle gülmeyi, korkudan okumayı bırakmayı, tartışılan konular üzerinde derin derin düşünüp bunları başkalarıyla tartışmayı beklemiyordum. 

Karakterlerin gerçekliği, doğallığı ve zekice oluşturulmuş diyaloglar yazara hayran kalmama neden oldu. Kitabın 1912'de yazıldığını kitabı yarıladığımda fark ettim, o zaman da inanamadım. Tabii okuduğum basım yeniden Türkçeleştirilmiş bir basımdı ama yine de kitabın kurgusu, olay örgüsü, karakterleri ve aslında başlı başına ele aldığı konu bence yazıldığı dönemin çok çok ötesindeydi. O dönemin bütün eserlerine hakim olduğumdan değil tabii ama hepimiz bu türün, roman türünün edebiyatımıza ancak Tanzimat döneminde, çeviri eserlerle girdiğini biliyoruz. Daha yeni yeni oturmaya başlamış bir türde bu kadar başarılı bir eser vermek de yazarın ustalığını açık ve net gösteriyor bence.

Hayat uyutuyor, ölüm uyandırıyor imiş. Varlıkla yokluk birbirini gerektiren şeylerdir. Varlık olmasa yokluk nasıl belli olabilir.

Anlattığı konunun sıradışılığı bir yana, karakterler arasında geçen tartışmalar da enfesti. Bazı paragraflarda iki kez okuyacağım kadar derin mevzulardan bahsetmişti Gürpınar. Bahsetmişti diyorum çünkü dönemin eserlerinde görülen, yazarın adeta araya girip kendi kendine bir konuyu tartışması durumu bu kitapta da görülüyordu. Yazar felsefe yaparken karakterin ağzından yazdığını bir anlığına unutuyor gibiydi, ama inanın, değindiği konular öylesine ilgi çekiciydi ki ben bu durumdan hiç rahatsız olmadım. Daha da uzayıp gitsin istedim hatta. 

Benim çok hoşuma giden, okumaktan keyif aldığım bu sohbetlerin konusu ölüm, varlık, yokluk, eğitim, ahlak, doğaüstülük gibi felsefi konulardı. Özellikle metafizik konulu tartışma beni adeta içine çekti, kendimi o sohbete dahil bir dinleyici gibi hissettim, arada durup kendi kendime kendi fikrimi dışımdan söyleme gereği duydum, hatta kendimle tartıştım. 

Gerçek zeka böbürlenmeyi engelleyendir.

Kitap ele aldığı bu felsefi konularla düşünsel açıdan fazlasıyla doyurucuydu. Öylesine okumak istediğim bu kitapta karşıma böylesine dolu satırlar çıkınca gerçekten çok şaşırdım. Öyle ki kimi yerlerde kendimi bilgisiz hissettiğim de oldu çünkü yazarın atıfta bulunduğu şahsiyetler ya da kitaplarla ilgili yeterli bilgim yoktu. 

Tüm bunların yanında, hikaye de çok başarılı aktarılmıştı bence. Hele olayın gizemi kademeli olarak arttı, merak duygusu daha da yoğunlaştı. Hikaye içinde hikaye dinliyor olmak da ayrıca hoş bir ayrıntıydı, o zamanlarda bu şekilde bir kitap yazılması yine beni çok şaşırttı. 

Sonunu az çok tahmin etmiştim ama. Hikaye daha şaşırtıcı bir şekilde bitse daha iyi olabilirdi tabii ama olayların gidişatı, gerçekçi kurgulanmış karakterler ve o derin diyaloglar için bile bu kitap okunur, tavsiye edilir. 

Hüseyin Rahmi Gürpınar okuduğum ilk kitabıyla beğenimi, hayranlığımı kazanmış bir yazar oldu. Bütün eserlerini okumak istiyor fakat hepsini bir solukta tüketmek istemiyorum. Yine de her kitabının "Cadı" gibi dönüp dönüp okuyacağım satırlar barındırdığını hissediyorum. 

Siz de henüz bu değerli yazarımızın hiçbir kitabını okumadıysanız nolur daha fazla geç kalmayın. 

Gördüğünüz her yüz, göstermek istediği nurlu bir vicdanın gerçek aynası değildir. 



*Bu kitap #kom2019 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.







NOT: Maratona katılan arkadaşlar, klasik kitap yorumlarının başlığına #kom2019 etiketini eklerlerse bu yorum yazılarını görüp paylaşmam daha kolay olur. Görmediğim yorum yazıları varsa bana ulaşabilirsiniz. 

2 Haziran 2019 Pazar

Mayıs 2019 | Aylık Rapor


Bu yılın en sevdiğim ayının raporuyla herkese merhaba!

Bir önceki yazımı okuyanlar bilir, bu ay benim için harika geçti. Birkaç ufak olumsuzluk yaşadım tabii ama güzel şeyler bunları unutturacak kadar güzeldi. 

Bu ay, uzun zamandır yaşadığım okuyamama durumunu atlattım ve okuyamadığım onca zamanın acısını çıkarırcasına okudum. Hep hayalim olan rakama ulaştım hatta, bu ay tam 10 tane kitap okudum. Umarım yılın geri kalanında bir daha okuyamama durumuna yakalanmam, yıllık hedefime ulaşır, hatta 5-10 kitap fazlasını okurum. 

Mayıs ayı içinde çok fazla belgesel izledim, bunların çoğunluğu da gerçek suç belgeselleriydi.  Netflix'in bu konuda iyi olduğunu düşünüyorum, bu türde izlemediğim belgeselleri de vakit buldukça izlemeyi düşünüyorum. Bu ay izleyip çok beğendiğim, sizlere de mutlaka izlemenizi önerdiğim belgeselleri şu yazıdan öğrenebilirsiniz.

Gelelim bu ay neler okuduğuma, neler izlediğime...


Okunanlar

Bu ay toplamda 10 kitap, 1643 sayfa okumuşum. Dediğim gibi bu, bu yılın rekoru. Umarım yılın geri kalanında en azından aylık 1000 sayfa hedefimin altına inmemeyi başarırım. Bu ay okuduğum 10 kitaptan 4'ü klasik, 5'i kurgu dışı alan kitabı, 1'i de kurgu dışı,  günlük gibi gerçekten yaşanmış şeyleri anlatan bir kitap. 

*Bir Noel Şarkısı / Charles Dickens 
Uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. Dickens'tan okuduğum ilk kitap bu oldu sanırım. Dili, üslubu filan beklediğimden daha çok hoşuma gitti. Kitabın vermek istediği mesaj da çok güzeldi ama yer yer sıkıldığımı hissetmedim değil. Genel olaraksa okuduğuma mutlu olduğum bir klasik oldu Bir Noel Şarkısı. Gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap.

*Çeviri: Dillerin Dili / Akşit Göktürk

*Çeviri Kuramlarını Düşünürken... / Işın Bengi-Öner

*Sözde Kızlar / Peyami Safa

İşgal yıllarının İstanbulunda geçen, o dönemde yaşanan yozlaşmayı, yanlış anlaşılan batılılaşmayı konu alan bir romandı. Peyami Safa'nın eserlerinde başarıyla kaleme aldığı ruh çözümlemelerinin, karakter tahlillerinin eksikliği eserde ziyadesiyle hissediliyordu. Yine de kitabın dili akıcılık konusunda beni şaşırttı, 1923 yılında yazılmış bir eser olmasına rağmen anlamakta sıkıntı çekmeden okudum kitabı. Bilmediğim kelimeler benim açımdan okuma güçlüğü oluşturmadı. Hikaye de durgun değildi, olay örgüsü içinde tıkanıklıklar barındırmıyordu. Sadece sonunda şaşırmayı beklediğim bir olay vardı, daha doğrusu kafamda öyle kurmuştum ama yazar beklendik bir sonla hikayeyi noktalamış. Zaten kitabın yazılış amacı da ders vermek, bunu neredeyse her sayfada açık bir şekilde görmek mümkün. Benim kitabın didaktikliği ile hiçbir sorunum yok, aksine o dönemin sosyo-kültürel yapısına ışık tutacak realist eserler okumak hoşuma gidiyor. Bunu kurgu bir hikayenin içinde görmek de ayrıca güzel. 

*Çeviri Bir Süreçtir... Ya Çeviribilim? / Işın Bengi-Öner

*The Phantom Prince / Elizabeth Kendall 

Ne yazık ki beklediğimi alamadım kitaptan. Tabii ki bu bir kurgu değil, fakat elimizdeki ne de olsa anlatıma dayalı bir metin. Kendall'ın duyguları ve ruhsal durumları anlatmada oldukça başarısız olduğunu düşünüyorum ki bu kitabın bütün esprisi  bu olmalıydı. Benim bu kitaptan beklediğim şey onun Ted Bundy ile ilişki sürecinde içinde bulunduğu manevi durumu anlamak, kendimi onun yerine koyabilmekti. Bu süreçte yaşadığı şeyleri kelimelere dökememiş, güçlü ifadeler kullanma konusunda oldukça zayıf. Kitap hakkındaki yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

*Çeviride Skopos Kuramı /  Hans J. Vermeer


*Bir İdam Mahkumunun Son Günü / Victor Hugo 

Daha çok etkilenmeyi ve kitabı daha yoğun duygularla okumayı bekliyordum fakat beklediğim gibi olmadı. Zaten bu konuyla ilgili aynı görüşü, daha doğrusu benzer görüşü paylaştığım için ufkumu açan bir eser de olmadı pek. Sadece aynı doğrultudaki fikirlerimi bir kez daha canlandırmış, üzerine biraz daha düşünmüş oldum. Bununla birlikte yazıldığı dönem içinde değerlendirildiğinde çok büyük bir eser olduğu da tartışılmaz. Okurun sorgulamasını istediği konu itibariyle de herkesin okuması gereken bir klasik.

*Kapılar / Şehnaz Tahir Gürçağlar

*Cadı / Hüseyin Rahmi Gürpınar

Bu kitap beni büyük şaşkınlığa uğrattı, çok çok beğendim. Ayrı bir yorum yazısı gelecek.


İzlenenler


Filmler


*Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile (2019) 5/5

Uzun süre etkisinden çıkamadığım bir film oldu. İki kere izledim hatta. Film hakkında yorumumu şuradan okuyabilirsiniz.

*Jo Pil-Ho : The Dawning Rage (2019) 3/5

*13 Going on 30 (2004) 5/5
Zilyonuncu izleyişim filandır herhalde. Bu filmi cidden çok seviyorum. 

*Gölgesizler (2009) 2/5
Geçen yıllarda kitabı okumuştum ama uyarlamayı izlememiştim ve isteyerek yapılmış bir tercihti. Bu sefer bir ders için izlemek zorunda kaldım. Kitapuyarlamasındandahagüzeldi.

Diziler


*Santa Clarita Diet | 2 Sezon 5/5
Bu ay beni mutlu eden şeylerden biri de bu diziydi. O kadar hoşuma gitti ki yine etrafımdaki herkese önerdim, size de öneriyorum. 3. sezonun gelmeyeceğini öğrendiğimde çok yıkıldım ama, o konuda önceden uyarayım sizi.

*Fuller House | 1 Sezon 2/5
Full House bitince içine düştüğüm boşluk dolsun diye Fuller House'a başladım ama beklediğimi zerre bulamadım. Full House'un o sıcaklığı, samimiyeti, doğallığı hiç yok bu dizide. Devam etmeyeceğim.

*Prison Break | 1. Sezon 3/5
Bu üçüncü izleyişimiz olacak. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

Belgeseller

*Gezegenimiz 5/5 *

*Küba'nın Özgürlük Hikayesi 4/5 *

*Kötülük Dehası 5/5 *

*Masum Adam 4/5 *

*İtiraf Kasetleri 3/5

*Making A Murderer | 2 Sezon 5/5 *

*The Jinx: The Life  and Deaths of Robert Durst 4/5

*Amanda Knox 3/5

*Long Shot 5/5 *

Yanında yıldız olanları özellikle izlemenizi öneririm, neden önerdiğimi de şu yazıda söylüyorum.


Yazdıklarım

Bu ay bloguma da biraz vakit ayırmaya çalıştım. Çoktandır ne kitap yorumu ne de başka bir şey yazabiliyordum ama son zamanlarda burayı çok özlediğimi fark edip vakit bulduğum her anda yazmaya başladım. İşte bu ay yazdıklarım;









En Çok Dinlediklerim

Muggle Top5 Mayıs









Siz bu ay neler yaptınız?

Neler okuyup neler izlediniz?

Benimle paylaşın!

28 Mayıs 2019 Salı

Ne Var Ne Yok? | Mayıs 2019 // Artık O Kadar Da Kısmetsiz Olmayan Muggle


Teşekkürler, teşekkürler! Sağ olun, sağ olun...

Öncelikle ben de kendimi azmim, çalışkanlığım, sabrım ve metanetim için alkışlıyor, gönülden kutluyorum. Alkış, alkış, alkış!

Hogwarts ahalisinin neden beni bu denli coşkuyla tebrik ettiğini açıklayayım: artık o kadar da kısmetsiz değilim!

Her şey bir gün otobüs beklerken üstüme bir kuşun pislemesiyle başladı, en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü geri dönüp bakınca son zamanlarda başıma gelen güzel şeylerin başlangıcı o an gibi görünüyor. Tabii o zaman bunun farkında değildim, o kadar insan içinde o kuşun benim üstüme pislemesi kendimi şanssız ve değersiz hissettirmişti. Şimdi o kuşa, her neredeyse, şansını bulaştırıcak kişi olarak beni seçtiği için çok teşekkür ediyorum. Umarım uzun yıllar özgürce uçar.

Güzel şeylerden bahsedelim, ne de olsa üzüntü, keder paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır.

Son aylarda, her fırsatını bulduğumda yakındığım, beni derinden üzen okuyamama durumumu artık atlattım. Bu sorunu yaşayan insanların okuyamamanın üstesinden birkaç ay, hatta belki yıl gelemediğini okuyunca, dinleyince inanmazdım. Yılın başından beri bana musallat olan bu uğursuzluk sonunda benden sıkılıp başka birinin başına dert olmaya karar verdi (canım talih kuşum sayesinde). 

Bu ay tam 10 kitap okudum. 1500 sayfada fazla ve bu kitapların çoğu da kurgu dışı, keyif almak amaçlı değil ilim-irfan sahibi olmak amaçlı :D Yılın geri kalanında bu rakama ulaşacağımı sanmıyorum, tabii bu gazla kendimi şaşırtabilirdim de, bu yüzden Mayıs'ı bu yılın altın ayı ilan ediyorum. On bir ayın sultanı: Mayıs. Muhteşem Mayıs. 2019'un Prensesi Mayıs. CanıMayıs. 

Eskiden olmayan pantolonlarımın içine artık girebiliyor olmam gibi ufak tefek başarılardan bahsetmeyeceğim. 

Taaa önceki yazılarımda odamı değiştirdiğimden bahsetmişimdir mutlaka. Şubat ayında filandı galiba. O zamandan beri de yeni odama alışamadım. Hatta zaman geçtikçe alışacağıma soğudum odadan. Kendiminmiş gibi hissedemiyordum, orada zaman geçirmekten hoşlanmıyordum filan. İyice çaresiz hissetmeye başlayınca ev değiştirme konusu gündeme geldi. Hah! Başka bir şey dileseydim keşke diyeceğim ama o dileklerim de yerine çok geçmeden geldi.

Şimdi devam etmeden sizden bir şey istiyorum, Allah aşkına maşallah deyin, olmadık yere nazar değsin istemem. :D

Üçüncü sınıftan beri yayınevlerine deneme çevirileri gönderiyorum ama tahmin edersiniz, üçüncü sınıf öğrencisiyken pek ciddiye alınmıyordum. Mezuniyetim yaklaştıkça yayınevlerinden geri dönüşler almaya başladım, hem de sanki sözleşmişler gibi aynı dönemde birden fazlasından birden. (Ne?) Bu konuda öğrencilik zamanında (kendimi çoktan mezun ettim) kurduğum hayallerin suya düştüğünü, piyasanın beni hayal kırıklığına uğrattığını itiraf etmeliyim. Bu da başka bir yazının konusu aslında: hayallerimi yıkan piyasa şartları.

Çok sevip büyük saygı duyduğum bir hocamın vesilesiyle başvurduğum bir yayınevinden olumlu dönüş aldım. Önce bir deneme metni çevirdim, beğenildi. Geri kalanını da çevirmem için bir sözleşme imzaladık. Okuyan Muggle, Çeviren Muggle olma yoluna girdi bile dostlar! Belki de seneye bu zamanlar, iyimser oluyorum, Okuyan Mugglenız tarafından çevrilmiş bir kitabı okuyup o minnoş bloglarınızda yorumluyor olacaksınız. İnşallah diyelim mi? Bence diyelim. 

Çevireceğim kitap da Nietzsche'den Antichrist (Deccal). Çevirin çıksın okurum diyenler el kaldırsın da biraz gaza geleyim :D

Bu bu yılın şimdiye kadar ki en iyi haberiydi. Bütün yılı kurtarabilir de belki. Aynı yıl içinde çevirim basılırsa başka tabii.

Bu arada geri çevirdiğim bir teklif de oldu ama her ne kadar şartlarda anlaşamasak da bu teklif özgüvenimin artmasını sağladı. Bardağın dolu tarafı filan işte, anlarsınız.

Bir de geçen yazılarımda şikayet edip durduğum sınavı da atlattım bu ayın başında, hatta sonucu bile geldi. Kendimi bu sınav için çok büyük strese sokmuştum ki üniversite sınavı için bile kendimi psikolojik olarak  bu denli hırpalamadım ben. Sonucu da istediğim gibi geldi, daha iyisi olabilirdi evet ama almayı dua ettiğim puandan bir puan fazla aldım. Daha ne olsun, nankörlük yapacak halim yok, şükürler olsun.

Kısacası bu ay o kadar güzel şey oldu ki artık kısmetsiz bir muggle olarak görmüyorum. Umarım bu durum geçici bir şey değildir, umarım o kuş hala keyifle uçuyordur, uzun bir süre de uçmaya devam eder. 

Mayıs gerçekten güzeldi, öyle ki Game of Thrones'un son sezonu bile keyfimi o kadar kaçıramadı (ki zaten böyle olacağını biliyordum ha ha ha). 

Hala demediyseniz nolur maşallah deyin, aman nazar değmesin deyin. 


Siz bu sıralar neler yapıyorsunuz?

Ne var ne yok?

Benimle paylaşın!

26 Mayıs 2019 Pazar

Muggle'dan Öneriler #5 | Kaçırmamanız Gereken Netflix Belgeselleri


Herkese merhaba!

Son yazılarımın hepsinde bugünlerde ne kadar yoğun olduğumdan, istediğim kadar okuyamadığımdan yakınıyorum ama garip bir şekilde bu yoğunluk izlemek istediklerimi izlememe engel olmuyor. Bunun sebebi bence toplu taşımada bir şeyler izlemenin okumaktan daha kolay olması, en azından bana öyle gelmesi.

Geçtiğimiz ay bulduğum her boş zamanda bu yazıya konu olan bu güzel belgeselleri izledim. Hepsi de Netflix yapımı, mini dizi şeklinde belgeseller. Hepsinin türü farklı fakat belgesel izlemeyi sevenlerdenseniz kesinlikle kaçırmamanız gereken yapımlar olduğunu düşünüyorum. Hadi birazcık bu kadar sevdiğim belgesellerden bahsedelim, sonra siz de vakit kaybetmeden gidip izleyin.


Çevremdeki herkese önerdiğim ve bazılarına bizzat zorla izlettiğim bu belgesel bir doğa belgeseli, adı da GEZEGENİMİZ. Netflix yapımı olan belgesel sekiz bölümden oluşuyor ve her bölümde farklı ekosistemlerdeki canlıları ele alıyor. Bölümlerin hem Tr Altyazı hem de Tr Dublaj seçenekleri mevcut. Belgeseli Türkçe olarak Mazlum Kiper seslendiriyor ve kendisinin seslendirme sanatçılığını çok beğendiğim için ben belgeseli dublajlı izlemeyi tercih ettim. 

Ben normalde hayvan belgeselleri izlemekten hoşlanmam pek çünkü o "büyük balığın küçük balığı" yemesi olayı beni ziyadesiyle üzüyor. Hayvan belgeseli izlerken dram filmi izliyor gibi hüngür hüngür ağladığımı  bilirim. İşte o yüzden Gezegenimiz'e biraz temkinle yaklaştım.  Hatta gözüm hep takılsa da es geçtim, izlemeye cesaret edemedim. Fakat Netflix her seferinde bana o kadar güzel posterlerle geldi ki sonunda dayanamadım. Zaten belgeselin giriş sekansında uzaydan verilen dünya görüntüsü beni benden aldı, sonra da kapatamadım.

Çekimler, görüntüler harika, insanı hayran bırakıyor. Bazı bölümlerde bana tasvir edilse hayalimde dahi canlandıramayacağım canlılar anlatılıyor. Her bölümün sonunda ele alınan ekosistemde yaşanan olumsuzluklar için izleyiciye kendi eylemlerini sorgulatıyor ki belgeselin beni bu kadar etkilemesinin en büyük sebebi bu. Varlığından haberdar bile olmadığımız, bizden binlerce kilometre uzakta yaşayan, yaşamaya çalışan canlıları nasıl etkilediğimizi görmek bir şeylerin farkına varmamızı sağlıyor, bunun etkisi derin oluyor. 


Küba bir süredir ilgimi çeken bir ülke. Amerika'ya rağmen, onun hemen dibinde olmasına rağmen varlığını sürdürmesi, politikasını sağlam bir iradeyle koruması filan beni şaşırtıyor, imreniyorum. Ayrıca kansere çare bulmuş olmaları, kanser tedavisini ücretsiz uygulamaları da ayrıca harika. Neyse, Küba zaten çok merak ettiğim bir ülke olduğu için bu belgeli uzun süre izlenecekler listemde bekletmedim. Yine sekiz bölümlük bir belgesel olan KÜBA'NIN ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ ülkenin siyasi geçmişini, Kübalıların önce İspanya, sonra da Amerika'nın boyunduruğu altından çıkıp bağımsız olma mücadelesini  anlatıyor. Tarihi ve siyasi bir belgesel dizi olsa da olayları takip etmek hiç güç değildi, bölümler akıcı bir şekilde ilerliyordu. Farklı milletlerden tarihçilerle yapılan röportajların yanında yapılan devrimleri bizzat yaşamış kişilerin de anlattıklarına yer verildiği için çok da subjektif olmadığı söylenebilir; yine de izleyen kişinin dünya görüşü, belgeselde anlatılan olaylara bakış açısına bağlı olarak belgeselden alınan keyif ve bilgiler farklı şekilleniyor, yorumlanabiliyor olabilir izleyicide. Bu tür belgeseller hoşunuza gidiyorsa kaçırmayın derim.


Sıra geldi izlerken tüylerimi diken diken eden, ağzımı açık bırakan bu gerçek suç belgeseline : KÖTÜLÜK DEHASI (Evil Genius). Daha önce hiç bu türde, gerçek suç türünde belgeseller izlememiştim ama Ted Bundy'le ilgili bir film izledikten sonra Netflix bana devamlı bu tür belgeseller önermeye başladı, ben de birini açıp izledim, sonra da benzerlerini izleyeyim derken bu türün bağımlısı olup çıktım. İçlerinden beni en çok etkileyenlerin başında gelen bu belgesel yalnızca dört bölümden oluşuyor ama her bölümü büyük bir merakla ve hayret ede ede izliyorsunuz. 2003 yılında Pennsylvannia'da gerçekleşen tuhaf bir banka soygunuyla başlıyor hikaye, fakat olay yalnızca bir banka soygunu değil. Arkasında kan donduran, son derece şeytani bir plan var bu olayın. Türe ilgiliyseniz mutlaka izleyin, daha fazla bilgi verip belgeselin üzerinizdeki etkisi azalsın istemem. 


LONG SHOT yalnızca bir bölümlük, 40 dakikalık bir belgesel ama izlenmesi gereken yapımlardan biri bence. Juan Catalan isminde bir adam işlemediği bir suçtan tutuklanınca suçun işlendiği sırada başka bir yerde olduğunu kanıtlamaya çalışır. O sırada, tıklım tıklım dolu bir stadyumda kızıyla birlikte beyzbol maçı izlediğini iddia eder. Bunu nasıl kanıtladığıysa gerçekten inanılmaz. 


Gerçek suçla devam ediyoruz. Müzikleriyle, karamsar ve kasvetli havası ve ürpertici canlandırmalarıyla beni fazlasıyla etkileyen bir belgesel daha: MASUM ADAM (The Innocent Man). Altı bölümden oluşan bu belgesel sahte itirafları sebebiyle suçlu bulunup mahkum edilmiş iki genci konu alıyor. Baskı altında - en azından psikolojik olarak baskı altında- yönlendirme sonucu verilen sahte itirafların insanların hayatını nasıl mahvettiğini ve ayrıca yargı sisteminin adaleti sağlamak konusunda ne kadar eksik ve yetersiz kaldığını görüyoruz bu belgeselde. İzlerken keşke izlediklerim kurgu olsaydı, bir dizi izliyor olsaydım diye düşündüm hep. 


İşte sıra geldi beni neredeyse depresyona sokan, uykularımı kaçıran, aklımdan çıkaramadığım o belgesele: MAKING A MURDERER. Aslında bu, öylesine, izlerken uykuya dalarım diye açtığım bir belgeseldi ama sonunda ruh halimi ziyadesiyle etkileyen bir yapım oldu. Bu belgesel de suçsuz yere (en azından belgesel bu bakış açısıyla çekilmiş) hapse atılan iki kişiyle ilgili. Tecavüz  suçuyla yargılanan Steven Avery'nin, teknolojinin gelişmesiyle mümkün olan DNA testi sayesinde masum olduğu anlaşılır. Avery ne yazık ki suçsuz yere 18 yıl hapis yatmıştır. Hapisten çıkınca haklı olarak onu suçlu bulan mahkemeye ve savcılara dava açar. 36 milyon dolar gibi bir tazminat söz konusudur. Hapisten çıkmasının ikinci yılında, fotoğrafçı bir kadın kaybolur ve bu sefer Steven onu öldürmekle suçlanır. 

Burada süreçten ya da delillerden bahsetmeyeceğim. Avery'nin suçlu ya da suçsuzluğuyla ilgili de görüşümü belirtmeyeceğim. Sadece belgeselin çok ilginç, çok tuhaf bir davaya odaklandığını ve izleyiciye hem yoğun duygular yaşattığını hem de insanı derin bir sorgulamaya ittiğini söylemek istiyorum. 2 sezondan oluşan 20 bölümlük bu belgeselden sonra davayla ilgili daha çok şey öğrenmek isteyeceğinize eminim.


Bu belgesellerden birini izlediniz mi?

Bana tavsiye edeceğiniz belgeseller var mı?

Benimle paylaşın!