" Düşünüyorum, öyleyse varım."


Mayıs ayının ilk kitap yorumuyla herkese merhaba.

Öncelikle söylemek istiyorum ki bu aya böylesine muhteşem bir kitapla başlamak harika hissettiriyor. 

Kitaba çok ani, hiç düşünmeden başladım. Aslında elimde Başkan Babamızın Sonbaharı vardı fakat, söylerken gerçekten bir tuhaf oluyorum ama, kitap beni hiç sarmadı. Bir Marquez kitabını okuyamayıp başka bir kitabı ona tercih edeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Sanırım zamanlamayla alakalı bir sorundu. Umarım öyledir çünkü çok merak ettiğim bir kitap hala. Neyse, gelelim Puslu Kıtalar Atlası'na, edebiyatımızdaki bir baş yapıta.

Kitabın adını duymuştum lakin okumayı ciddi ciddi düşünmemiştim hiç. Nasıl olsa bir gün okurum kategorisinde bir kitaptı benim için. Taa ki geçen dönem bir dersimizde adı, Marquez'le birlikte anılıncaya dek. Hocamız kitabın anlatımının Marquez'in eserlerindekine çok benzediğini, ayrıca büyülü gerçekçi bir roman olduğunu söyleyince ben, yerimde duramadım. 

Açıkçası şüphelerim de vardı. Marquez'e hayranlığımı beni tanıyanlar bilir. Yerli edebiyattan bir ismin Marquez'le benzerlik taşıdığı iddiası beni cidden kuşkulandırmıştı. Nasıl olur diyordum yani kendi kendime. Bizim edebiyattan nasıl Gabo tarzı bir roman çıkar? Evet, Puslu Kıtalar Atlası'nı okuduktan sonra hiçbir şey bilmediğimi bir kez daha anladım. 

Kitabı anlatmaya kelimeler yetmez aslında. Fakat içinde birbirine geçmiş, bir noktada ana kurguyla birleşen birçok hikayenin anlatıldığı, insanı üzerinde düşünmeye iten felsefik sorgulamaların olduğu düşsel bir roman kaba taslak anlatmaya çalışırsam. İşin içinde gizem de var entrika da var, macera da var. 

Türk edebiyatında böyle bir eserin varlığından bunca zaman bir haber olmak beni gerçekten hem utandırıyor hem de fazlasıyla üzüyor. Rüya gibi, masal gibi tadını damağınızda bırakacak enfes bir roman Puslu Kıtalar Atlası. Şimdiye dek okuduğum en en en güzel yerli eser. En şaşırtıcısı da aslında, bunun yazarın ilk kitabı olması. Nasıl olur böyle bir şey aklım almadı, okurken arada hayret edip durdum. 

Kitap, hikayesi, karakterleri, üslubu her şeyi ama her şeyiyle kendine öylesine özgü, öylesine has ki... Kurgu sizi öyle bir içine çekiyor ki zaman mefhumunuzu dahi kaybedebiliyorsunuz. En azından kitabın ben de bıraktığı etki bu oldu. 

Hikayenin içindeki dini ve kültürel motifler, büyülü gerçekçi bir anlatımla muazzam bir şekilde tamamlanmış. Hikayelerin birbirine bağlanışı, birbirlerini bütünleyişini büyük bir merak ve şaşkınlıkla okudum. Öyle ki arada yüksek sesle hayranlığımı dile getirmekten kendimi alamadım. Kimi yerde ürktüğümü de söylemem gerek. Kitap size resmen varlığınızı sorgulatıyor, daha ne olsun!

Okuyanınız vardır belki, ben kitabı biraz Sofi'nin Dünyası'na da benzettim ki Sofi bu eserden sonra yazılmış bir kitap. Bana soracak olursanız kurgusunu, anlatımını ve felsefesini göz önüne aldığımda Puslu Kıtalar Atlası benim için birkaç tık daha yukarıda. Fakat eğer Sofi'nin Dünyası'nı okuyup beğendiyseniz; aynı şekilde benim gibi Marquez okumayı da çok ama çok seviyorsanız, Puslu Kıtalar Atlası'nı hiç bekletmeden okumalısınız. 

Yerli bir büyülü gerçekçi yazar bulduğum için çok mutluyum kendi adıma. Yazarın diğer romanlarına da çörekleneceğim fakat biraz beklemem gerektiğini hissediyorum. Hayal kırıklığına uğramak istemem. Sizin önerileriniz olursa bu konuda, çok memnun olurum. 



Bu da, kitapla yaşadığım aşkın bir resmi... :D 


Siz Puslu Kıtalar Atlası'nı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!