YABAN

Yazarı : Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Türü : Gerçekçi Roman

Yayım Yılı : 1932

Puanım : 5/5


Kendi dönemi içindeki gerçekçilik anlayışına uygun olarak yazılmış olan Yaban'da Yakup Kadri, I. Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte Sakarya Savaşı'nın sonuna kadar olan sürede bir Anadolu köyünde, köylüleri, köyün durumunu, Milli Mücadele'ye ilişkin tavırlarını bir aydının gözüyle verir. Yaban için 'bu eser benliğimin çok derinliklerinden adeta kendi kendine sökülüp koparak gelmiş bir şeydir' diyen yazar, bu romanda ortaya koyduğu birçok soruna daha sonra yazacağı Ankara'da cevap bulmaya çalışacaktır. - Arka Kapak Tanıtımı



Ekim ayının ilk kitabıyla herkese merhaba!

Yaban, Yakup Kadri'den okuduğum ikinci kitaptı. İlki 'Kiralık Konak' adlı romanıydı ( Yorumu için tıklayın ) ve onunla birlikte yazarın benim zevkime hitap ettiğini az çok anlamıştım. Bunu tamamen tasdiklemek için bir kitabını daha okumam gerekiyordu ki bu da Yaban olmak zorundaydı. 

Bir kitabı beğenmekten daha güzel olan bir şey varsa o da, hiç beklentiniz olmayan bir kitabı çok beğenmek bence. Ben Yaban'da bunu çok bariz yaşadım, kitap beni ziyadesiyle çok şaşırttı. Okumaya başlamadan önce hiçbir şey beklemiyordum kitaptan, hatta ufacık bir ön yargım bile vardı; konusunu okuduktan sonra söz konusu köylüleri nedensiz bir şekilde yerecek, küçük görecek bir aydın bekliyordum. Neden öyle bir izlenim oluşturdu bende bilmiyorum ama gerçekten de çok yanılmışım. 

Yakup Kadri, Yaban'ı 'Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu' ile birlikte çalıştığı dönem ve Kurtuluş Savaşı gözlemlerinin yardımıyla yazmış. Bu açıdan romanda değindiği sorunlara, çarpıklıklara ve insana hayret veren tavırlara karşı yazarın oldukça objektif bir bakış açısı yakaladığını düşünüyorum. Çünkü, ana karakterle birlikte hayrete düşüp köylülerin davranışlarına kızarken, bir an, karakterimiz bu halleri kendi defterine yazarak tahlil ederken ve bunların altındaki asıl sebepleri irdelerken kendinizi köylüleri anlıyor buluyorsunuz. 

Her ne kadar köylülerin İstiklal Mücadelesi'ne karşı duyarsız tavırları ana karakterimizi ve okuyucuyu fazlasıyla sinir etse de, durup düşününce ortada, on yıllar süren savaşlardan bıkmış, sonu gelmez yoksulluk ve ezilmenin yorgunluğundan her şeyi unutmuş ve sadece yaşam derdine düşmüş bir halk var. Bunun yanı sıra halkın, ülkede olanları algılamasına, sorgulamasına en büyük engel, cehaleti var.

Kısacası ana karakterimiz Ahmet Cemal, halktaki bu bozulmuşluktan Türk aydınını sorumlu tutuyor ki çok da yanlış değil bana göre.

 Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın.

Yazarın Batı kültürüne ve edebiyatına bir bağlılığı olduğu için kitapta da çok kez batılı düşünür ve sanatçılarının adı geçti, örneklemelerle bu insanlara ya da düşüncelerine göndermeler yapıldı ki bu detay benim çok hoşuma gitti. Ayrıca kurguladığı aydın tipinin içini de böylece doldurmuş oluyordu bence yazar.

Akıcılığından bahsetmeme bile gerek yok, dili öylesine sade ve anlaşılır ki kitap çok kolay okunuyor. Karakterlerin bile ayrıntılı tasvirlerine yer verilmemiş. Genelde ruhsal ve düşünsel yönleri üzerinde durulmuş ki bu da bence gerçekçi romanda olması gereken bir özellik. 


Türk köylüsünün ruhu, durgun ve derin bir sudur. Bunun dibinde ne var? Yalçın bir kaya mı, balçık yığını mı, bir yumuşak kum tabakası mı? Keşfetmek mümkün değildir. 

Kısacası kitabı her şeyiyle çok beğendim ben ve herkesin ama herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Yeri gelmişken bir eleştirimi de dile getirmeden bu yorumu sonlandırmak istemiyorum.

Lisedeki edebiyat derslerimizi hatırladım Yaban'ı okurken... Belirli bir edebi dönemi işlerken hep o dönemin yazarlarını, onların eserlerini sıralar, öne çıkmış özelliklerini, kitaplarının değindiği konuları yazar ezberler ve bu bilgilerden sınav olurduk. Kaçımız şimdi o bilgileri hatırlıyor ki? Eğitimimizde gerçekten de ne kadar gereksiz şeylerle uğraşılıyor.

Edebiyat bence kesinlikle böyle öğretilmemeli - ki aynı şey bence felsefe için de geçerli. Yakup Kadri'yi ele alırsak; bu yazarın eserlerini, eserlerinin konularını, özelliklerini ezberletmek yerine, yazardan birkaç eser okutarak yazarın düşünce yapısını ve eserinin öne çıkan özelliklerini öğrencinin tahlil etmesini beklersek, işte o zaman öğretmiş oluruz. 

Kendimden örnek vermem gerekirse, ben bu iki kitabıyla Yakup Kadri hakkında, lisede öğrenemediğim şeyler öğrendim. Maddelerce özellik ezberlediğim insan hakkında en iyi, en sağlıklı bilgileri onun kaleminden çıkmış bir eserden değil de nereden öğrenecektim ki zaten? Bu da demek oluyor ki aslında, edebiyat dersi zorunlu değil seçmeli olmalı, ilgisi olanlara bu şekilde öğretilmelidir. Fakat elbette, ülkemizde seçmeli ders adı altındaki hangi dersi gerçekten biz seçiyoruz ki?

Neyse, bu başka bir yazının konusu olma yolunda ilerliyor, o yüzden daha fazla içimi dökmeden burada kesiyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz lütfen benimle paylaşın.

Kitabı da hala okumadıysanız mutlaka okuyun - okutun!

Düşmanın genel bir taarruza geçeceğinden bahsedildiği şu sıralarda bu askerden kaçma şaiyaları benim ruhumu bulandırıyor. 93'ten beri sökülen bu cephe, 93'ten beri durmaksızın devam eden bu bozgun nerede sona erecek? İşte, vatanın son sınırlarındayız. Bu, artık son savunma hattımız değil mi? Bunun bir adım gerisi var mı?

Köylüde mülkiyet duygusu her şeyin üstündedir, derler. Uzun yüzyıllardan beri devam eden dış istilalar, iç eşkıyalıklar Türk köylüsünde bu duyguyu da köreltmiştir. Hepsinin içinde semavi bir afet esnasında bir koyun sürüsünün ürkekliğinden bir şey var. Neden ürküyorlar?



Siz Yaban'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!