18 Kasım 2019 Pazartesi

Binbir Hayalet / Alexandre Dumas | Kitap Yorumu #kom2019


Binbir Hayalet

Özgün Adı: Les mille et un fantômes

Yazarı: Alexandre Dumas (père)

Yayım Yılı: 1849

Çevirmeni: Alev Özgüner



Karanlık Şato'nun bu ayki okuması Alexandre Dumas'dan Binbir Hayalet'ti. Yazarı ilk defa okuyacak olmasam da adı ve konusu itibariyle, sonrasında hakkında duyduklarım ile ilgimi epey çeken bir kitaptı Binbir Hayalet. Monte Cristo Kontu'nu bu yılın başında okudum ve o kadar çok sevdim ki hala dilimden düşmedi gitti! 2019'un enleri listesinde başı çekeceği kesin. Durum böyle olunca aslında Binbir Hayalet'ten beklentim de yüksekti ister istemez. İçeriğinin, konusunun farklı olduğu farkındalığıyla okudum elbette kitabı.

Ön sözleri sonradan okumayı sevdiğimden bahsetmişimdir mutlaka. Bu sefer de öyle yaptım çünkü ön sözü kitabın çevirmeni yazmış. Özellikle çevirmen ön sözleri kitapla ilgili inceleme içerdiğinden bunları kitabı bitirdikten sonra okumayı daha çok seviyorum. Böyle daha iyi oturuyor kafamda çevirmenin anlattıkları. Ayrıca kitaba, çevirmenin sözleriyle veda edip kitabın kapağını öyle kapatmayı da kendimce romantik buluyorum, ne yalan söyleyeyim. Bana kalırsa siz de ön sözü sonradan okuyun, bu tercihim beni bir kez daha memnun bıraktı.

Kitap Dumas'nın bir dostuna yazdığı bir mektupla başlıyor. Hal böyle olunca insan bir şaşırıyor, okuyacaklarının gerçek mi kurgu mu olduğunu sorgulamaya daha en baştan başlıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu bahsi geçen hayalet hikayelerini anlatmak için harika bir yöntem seçmiş Dumas. Onları dolaylı yoldan kendisi anlatmak yerine karakterlerine, karakterleri de demeyelim de onları dinlediği kişilere anlattırmış olduğu gibi. Kendisi de bizim gibi dinleyiciymiş aslında. Bir nevi duyduklarını rapor edip bir kitap haline getirmiş gibi bir şey. Kitapta birden fazla hikaye var ve bence hepsi az ya da çok ürkütücüydü. Hikayeyi kitabın bağlamından bağımsız okusam, dinlesem belki bu kadar etkilenmezdim ama Dumas bize bu hikayenin anlatıldığı ortamı da inanılmaz güzel betimliyor. Kendinizi hikayenin anlatıldığı yerde, sus pus olmuş dinleyicilerin arasında hissetmeniz işten bile değil. Kısacası hikayeler kendi başlarına ürpertici olsa da anlatıldıkları mekanın tasviri, o an içinde bulunulan durum ve ortamdaki atmosferin anlatımı hikayelerin etkileyiciliğini arttıran en önemli unsurdu bana göre. 

Monte Cristo Kontu'nda yazarın eğlenceli, yer yer alaycı ve nükteli bir anlatımı vardı. Aynı üslupla bu kitapta da karşılaşmayı bekliyordum ama öyle değildi. Bu kötü bir şey değil, aksine yazarın farklı anlatımlarla okuru karşılaması bence çok hoş. 

Çeviriyle ilgili bir nokta hoşuma gitmedi o da çevirmen notlarına ihtiyaç varken bu tür notların kullanılmamasıydı. Hikayelerin arka planı dopdolu, açıklanması gereken çok şey var okurun ne anlatılmak istendiğini anlaması için. Hikayelerde geçen olaylar, mekanlar, şahıslar dahi gerçek. Bu yüzden Fransız tarihine hakim olmayan her okuyucu kendini yabancı hissedecektir. Çevirmen bu açıklamaları toplayıp ön sözünde bunlara uzun uzun değinmiş fakat ben gibi ön sözü sonradan okuyanlar ya da hiç okumayanlar için metnin içinde bu açıklamalarını yeri geldiğinde yinelemeyi tercih etmemiş. Bana yabancı gelen bu tür unsurlarla karşılaştığımda gözüm hemen çevirmen notu/yayıncı notu vb. bir açıklama arıyor. Bulamayınca kendimi bağlam dışı hissediyorum ve anlayamadığım o şeyi bilmemek beni okuma sırasında inanılmaz rahatsız ediyor. Boş verip geçemiyorum yani, bir şey eksik kalmış gibi hissediyorum ve aklım oraya takılıyor. Tadım kaçıyor kısacası :D 

Dediğim gibi büyük olasılıkla ön sözde özellikle üzerinde durulduğu için metin içinde tekrarlanmamış bu açıklamalar. Bana kalırsa gerekliydi. Okuma kolaylığı sağlamak ve okuyucuyu bağlamdan koparmamak için çok iyi olurdu. 

Bunun dışında çeviri akıcıydı. Alexandre Dumas'nın anlatımı, söylememe gerek var mı bilmiyorum ama, çok sürükleyiciydi. 


Siz Binbir Hayalet'i okudunuz mu?

Hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Benimle paylaşın!

2 Kasım 2019 Cumartesi

Ekim 2019 | Aylık Rapor


Her ay, bu ay ne kadar hızlı geçti demek gerçekten tuhaf. Ama öyle olmuyor mu sizce de?

Bu ay fazlasıyla yorucuydu, yeni dönemin temposuna ayak uydurmaya çalışmakla geçti ama hızlı geçmiş, şimdi fark ediyorum. Yine yapmayı planladığım çoğu şeyi yapamadım ama adaptasyon sürecim çok da başarısız sonuçlanmadı. Yoğunluk yorucu ama yorulmaya alıştım. Bu da bir şeydir bence. 

Geçen ayın sonunda Kütahya'ya gitmiştik, Ne Var Ne Yok yazımda bahsetmeyi unutmuşum (nasıl unuttuysam). Aslında ben iki yıl önce filan gitmiştim ama annem-babam ve kardeşim uzun süredir görmemişlerdi Kütahya'yı. Ben doğma büyüme Kütahyalıyım. İzmir'e gelmeden önce on üç yıl Kütahya'da yaşamıştık. Dolayısıyla insan bu kadar çok yıl yaşadığı yeri özlüyor - ya da özlemekten öte - görmek istiyor - merak ediyor diyelim. Çünkü benim özlediğim söylenemezdi pek. 

Neyse, biz orda yaşarken Kütahya hiç gelişmiyor, değişmiyor diye düşünürdük ki bence öyleydi de. Bu  gidişimizde çok şaşırdık bu yüzden. Epey değişmiş çünkü. Belediye iyi çalışıyor demek ki dedik. Sokakları İzmir'den temiz. Keşke İzmir de öyle temiz olsa. Eskiden oynadığım sokaklardan, gezdiğim caddelerden geçmek duygusaldı. Bu bana bir 5-6 yıl daha yeter herhalde :D

Ne Okudum?

Bu ay aslında istediğim kadar okuyamadım ama mazeretim belli; okul için olan okumalarım çok fazlaydı. Onlardan fırsat bulup keyif için okuma yaptığım zamanlar çok nadirdi. Okul için yaptığım okumalar da keyifliydi aslında çoğunlukla, onlardan da keyif aldım ama aynı olmuyor tabii. 

*Harry Potter ve Ateş Kadehi / J.K. Rowling 5/5


Geçen ayın sonlarına doğru başlamıştım, o aya yetişememişti. Yarı dinledim, yarı okudum gibi oldu. Storytel  deneme sürecinde dinledim Ateş Kadehi'ni. Uygulamadan dinlediğim tek kitap oldu zaten, bitirmem iki hafta sürdü çünkü. Yine çok keyif aldım. Bu sefer anadilinden okuyorum seriyi. Bir dahakine de Almanca çevirilerini okumak istiyorum... Bakalım, ne zaman fırsat olacak.

*Benim Hüzünlü Orospularım / Gabriel Garcia Marquez 3/5

Aslında severek okudum. Marquez'in anlatımı her zaman bana keyif vermiştir. Yine de en sevdiğim eserleri arasında sayamam bu kitabı. Okuduğuma pişman değilim, hatta iyi ki okumuşum diyorum. Yazarın hayranı olmayanlara ise kitabı önermem. Hayranıysanız mutlaka okuyun derim ama. Öyle bir şeyler işte..

*Vampirle Konuşma / Anne Rice (Yarım Bırakıldı) 2/5

Bu ay Karanlık Şato'da Lanetli Maraton vardı. Bu maraton kapsamında okumak istediğim kitapların başında Vampirle Konuşma geliyordu. Hele bir de çevirmeninin Roza Hakmen olduğunu görünce heyecandan ölmüştüm. Ayrıca filmini de çok severim. Kitabı beğeneceğimden yüzde yüz emin başladım okumaya. Bu kadar yanılabilirdim ancak... Anlatı bana çok sıkıcı geldi, hikaye bir türlü ilerlemiyor gibi hissettim. Bunun nedeni gidişatı bilmem de olabilir tabii. Kısacası hiç huyum olmamasına rağmen kitabı yarım bıraktım. 

*Yeraltından Notlar / Dostoyevski 5/5

Çok güzeldi. Yavaş, sindirerek okudum ama bence bu kitap ancak böyle okunurdu. Okuyup bir kenara kaldırılacak bir kitap değil asla. Eminim defalarca okuyacağım ve her okuduğumda farklı bir noktayı yakalayacağım. Ele aldığı konuları farklı bir bakıştan değerlendireceğim. Yılın enlerine gireceği kesin.



Ne İzledim?

Filmler

*Harry Potter and the Goblet of Fire (2005) 5/5

*Stay (2005) 4/5

Tavsiye üzerine izlediğim Stay'den beklediğimi buldum. Tam benim sevdiğim tarzdaydı, keyifle izledim.

*Rattlesnake (2019) 1/5

Film olsun diye çekilmiş bir "şeydi" bana göre. 

*To the Bone (2017) 2/5

Çok sıkıldığım için yarım bıraktım, bitiremedim bu filmi.

*Müslüm (2018) 3/5

İlk yarısı fena değildi ama ikinci yarısında çok sıkıldım. Birkaç şey de rahatsız etti beni, hoşuma gitmedi o yüzden izlemeye devam etmedim. Müslüm Gürses'in sıkı hayranlarından değilim ama takdir ettiğim bir isimdir kendisi. Güzel canlandırıldığını düşünmüyorum. Kendi sesini de kullanmamışlar, ee ben bundan ne anladım. Ses çok sırıtmış, hayal kırıklığıydı. Neyse :D Onun yerine daha güzel bir belgesel izledim Gürses ile ilgili, link de vereyim ilgileniyorsanız siz de izleyin: tıktıktıkk

*Under the Shadow (2016) 4/5

Bu ay izlediğim ikinci en güzel filmdi (ilki Stay). Ayın son gününde, hem korkutucu olsun hem de hikayesi güzel olsun diye özellikle bulup izlediğim bir film oldu. Hikayenin arka planında Irak-İran savaşı var, devrimden yeni çıkmış bir İran var. Böyle filmler seviyorsanız kaçırmayın. Korkutuculuğu da iyiydi, iki üç kez yerimde sıçrayıp azıcık bağırdım :D Bir puanı sonundan kırıyorum.

Diziler

*Big Bang Theory | 5. Sezon 5/5

Uyumadan önce günün stresini ve sonraki günün sorumluluklarını unutmak için izledim hep. Elbette işe yaradı :D

*Kabaneri | 8 Bölüm 3/5

Çoktandır anime izlemek istiyorum ama bir türlü izlemekten keyif alacağım bir anime bulamamıştım. Kabaneriyle bulduğumu sandım ama ı-ıhh.. Çok güzel başladı aslında ama aksiyon ağırlıklı bir anime, ben hikayesi derin olan, ters köşeleri olan animeleri seviyorum. O yüzden bir noktadan sonra izlemeyi bıraktım. 

*The Walking Dead | 8. ve 9. Sezon 3/5

Kabaneri'den sonra aklıma TWD düştü. Acaba izlemeyi bıraktığımdan beri neler oluyor diye geçirdim aklımdan. Sonra izlemeye devam eden bir arkadaş güzel ilerlediğinden bahsetti. Baktım dizi Netflix'e de gelmiş. Kaldığım yerden izlemeye devam ettim. Sekizinci sezonun ortalarında kalmıştım ben. Yine dokuzun ortalarına kadar iyiydi ama dokuzuncu sezonun son bölümleri sıkılmaya başladım. Hatta bir gelişme oldu, onun üzerine gidecekler sanıp sevindim ama hevesim yine kursağımda kaldı. Onuncu sezonu izlemeyeceğim, yeter artık :D

*Aşkı Memnu 2/5

Bir süredir izliyordum Aşkı Memnu'yu. Özellikle yemek yerken iyi gidiyordu. Defalarca izleyen, hayranı olan arkadaşlarım var. O yüzden çok merak ediyordum izleyene kadar. İzledikten sonraysa... Pek bir esprisi yok aslında. En sevdiğim yerli diziler sıralamasında kaçıncı olur bilemiyorum. Beren Saat'in buradaki oyunculuğu zaten bence çok rahatsız ediciydi. Dizide sevdiğim şey şu oldu ama; olaylar çok çabuk gelişmedi, yani Bihter ve Behlül arasındaki ilişkinin seyri, temposu başından sonuna gayet mantıklı, doğal, gerçekçiydi. O kısmı sevdim. En azından merakımdan kurtuldum, sosyal medyada dönen esprileri anlayabileceğim artık :D

*Hatırla Sevgili | 16 Bölüm 3/5

Yine çoktandır merak ettiğim bir diziydi Hatırla Sevgili. Belli bir siyasi görüşün propagandasını yaptığını düşünerek izlemeye çekiniyordum. Fakat dizide Okan Yalabık'ın oynaması son kararımı vermemde etkili oldu, sonunda izlemeye başladım. Dizi güzel - Beren Saat'in oyunculuğu kötü ama olsun :D Beren Saat'i çok seviyorum ama yanlış anlaşılmasın :D Diziye gelirsek yeniden, dediğim gibi güzel, izlenmeye değer. Yalnız arka planındaki olaylar olmasa, yani ülkenin o dönemine dair bir panaroma sunmasa izler miydim bilmem. Ben özellikle bunun için izliyorum hatta diziyi. Baştaki o korkum da yersizmiş. Bence dizi orta bir çizgide ilerliyor. Yani herhangi bir ideolojinin baskın propagandasının yapıldığı söylenemez gibi. Ama dediğim gibi, arka planın üstüne kurgulanmış hikaye ortalamanın altında bana göre. Buna rağmen izlenir, izlemeye devam edeceğim. 


Ne Yazdım?

*Bu ay da okuduklarımı yorumlayamadım blogumda. Bu beni çok sıkıyor, çok üzüyor. Maraton tanıtım yazısı haricinde hayatımda neler olup bittiğini yazdım.  O da şurada;



Ne Dinledim?

Bu ay sabahları, modum yükselsin, keyfim yerine gelsin diye anime müzikleri dinledim hep. Özellikle otobüs beklerken can sıkıntısından ölmeyeyim diye... En çok dinlediğimse Guren No Yumiya oldu, kendisi Shingeki no Kyojin'in birinci sezon açılış müziğiydi. Onunla birlikte Unravel'in (Tokyo Ghoul birinci ve ikinci(?) sezon açılış müziği) hem normal hem de akustik versiyonunu çok dinledim. 

Sonra Lanetli Maraton moduna girmek için Thriller (Michael Jackson) dinledim/dinliyorum çokca. 

Harry Styles yıllar sonra bir tekli çıkarmayı başardı :D Lights Up beklentilerimi tam olarak karşıladı diyemem ama hoşuma da gitti ne yalan söyleyeyim. Çıktığından beri sıkılmadan dinliyorum.

Geçen ay devamlı dinlediğim Nasimi, Naci en Palestina ve Shrin bu ay da peşimi bırakmadı. Ne güzel şarkılar onlar amaa!



Sırada Ne var?

Şu sıralar, maratona yetiştiremesem de, Vampir Avcısı Anita Blake serisinin ilk kitabı olan Suçlu Zevkler'i okuyorum. Beklentim çok düşüktü kitaptan, yani hem vampir temalı bir şey olsun hem de okul için olan okumaların yanında hafif, kafa dağıtacak bir şey olsun diye başladım. Buna rağmen keyifle okuyorum, son derece akıcı bir kitap. Ayrıca Anita'nın anlatıcılığını çok eğlenceli buldum. Kitabın yarısındayım, sonuna kadar bu fikirlerim değişmezse seriye kesinlikle devam ederim.

Bu ay okumayı düşündüğüm kitaplar konusunda gerçekçi davranıyorum. Vize için teslim edilecek ödevlerim var, bu yüzden okumalarım yine aksayacak. Yine de en azından mutlaka okurum diye aklımdan geçirdiğim birkaç kitap var. İlki Gotik Edebiyat Kulübünün bu ayki kitabı olan Binbir Hayalet, Alexandre Dumas'dan. Sonra bir dersimizde devamlı adı geçen, Edward Said'in Şarkiyatçılık kitabını okumak istiyorum bu ay. Aslında bu isimle üniversite ikinci sınıfta aldığım Türk Tarihi dersinde tanışmıştım. Dersimiz oryantalizm üzerine ilerliyordu ve benim çok ilgimi çekmişti bu konu. Umarım ay sonuna kadar okuyabilirim. Bunların dışında bir de yine bir hocamızın devamlı bahsettiği, yine kurgu dışı bir kitap olan Türkiye'de Çağdaşlaşma'yı (Niyazi Berkes) okumak istiyorum. Böyle iki düşünce kitabını bir ay içinde okuyabilir miyim bilmiyorum ama istiyorum işte :D 

Bunları okuyabilirsem, ay bitmeden Bülbülü Öldürmek (Harper Lee) kitabına da başlamak istiyorum. Öbür aya sarksa da fark etmez, başlayınca biter nasıl olsa. Artık bekletmek istemiyorum bu kitabı. Maraton için raftan indirmiştim, okuyup bitirmeden yerine geri koymak istemiyorum. 

Bir de araya Gogol'un Paltosunu sıkıştırmak istiyorum ama bakalım.. :D 

Yine gerçekçi bir planlama olmadı gibi ama, olsun, olduğu kadar artık. 

Hatırla Sevgili'yi izlemeye devam... Shingeki no Kyojin'in üçüncü sezonunun ikinci kısmını hala izlemeyemedim, bakalım bu ay devam edebilecek miyim. Aslında izlemek istiyorum ama istemiyorum, çünkü elimizde başka sezon yok... Netflix'e Atypical'ın yeni sezonu geldi nihayet. İlk iki sezonunu keyifle izlemiştim. Üçüncü sezondan beklentim filan yok aslında, güzel olmasa da hayal kırıklığına uğramam yani. The End of the Fucking World için aynı şeyi söyleyemem ama, ilk iki sezon kadar keyifli olmasını bekliyorum, ne yalan söyleyeyim. Bir de çoktandır beklediğim The Good Place'in üçüncü sezonu da geldi Netflix'e. Aslında sezon yayınlanalı epey oldu ama uygulamadan izlemesi çok pratik olduğu için Netflix'e gelmesini sabırla bekledim. The Handmaid's Tale'in son sezonunu da çok merak ediyorum ama sırf onun için Blutv üyeliği almaya gönlüm yok açıkçası. İzleyenler yorum bırakabilir mi, üyelik almaya değecek kadar güzel bir sezon muydu dizinin son sezonu? :D Soruyorum çünkü ikinci sezonun sonunu pek beğenmemiştim ben.

Bir de son günlerde canım çok fena Kore dizisi izlemek istiyor ama bölümler çok uzun olduğu için yeltenemiyorum. Dolayısıyla bu ay yirmi dakikalık dizilerle vakit geçirecğim gibi duruyor :D


Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!