Rebecca / Daphne Du Maurier | Bence Nasıldı?
!!! Bu yazı kitapla ilgili sürpriz-bozanlar içermektedir.
Kitap beni birden fazla noktada şaşırttı.
Beni en çok şaşırtan ilk olarak anlatımıydı. 1938'de yazıldığını biliyordum tabii ama bir Charlotte Bronte okuyor hissi de beklemiyordum. Bu yüzden ilk sayfalardan itibaren keyif aldım kitaptan. Anlatıcı, zihin yapısı, durum ve olaylara karşı verdiği tepkiler ve bunların onda yarattığı duygu-düşünceler ile çok gerçek biriydi, buna da çok şaşırdım. Kafasında bir şeyleri kurması, olmuş olanları yeniden düşünüp durması, olmamış şeylerin senaryosunu yazıp zihninde canlandırması vs. bana çok tanıdık geldi. Kadının kafasında sürekli bir tiyatro oyunu sahneleniyordu sanki. Uzun süredir böyle bağ kurup anlayabildiğim bir karakterler karşılaşmamıştım.
Tabii bu bağ kurup sempati duyma durumu kitabın ortalarında kayboldu, daha sonrasında ise yerini antipatiye bıraktı çünkü anlatıcı yaptıkları ve düşündükleriyle bana çok itici gelmeye başladı.
Kitapta en çok sevdiğim şey ise Rebecca'nın korku-gerilim bağlamında, paranormal bir varlık, bir hayalet olmamasıydı. O sadece ardında bıraktığı anılar ile musallat olan bir karakterdi. Öyle güçlü bir karakterdi ki sadece başkalarının anlatımıyla kitapta var olsa da birçok karakterin yanı sıra onu hiç görmemiş ve tanımamış olan anlatıcının da peşine takılmıştı. Adı dahi öyle güçlü ki anlatıcıyı bile isimsiz bırakmıştı.
Anlatıcı ile Rebecca arasındaki ayrımın bu isim meselesinde kendisini göstermesine de bayıldım. Hiç görmediğim bir numara değil bu anlatıcıyı isimsiz bırakma numarası ama yine de hoşuma gidiyor. Rebecca adı ve kişilik-karakteri ile güçlü ve bağımsız, ayakları yere basan, sağlam bir irade sahibi bir kadın olarak karşımızda, oysa anlatıcı ilk önce çekingen ve sıkılgan karakteriyle çıkıyor karşımıza, sonra Manderley'de, Rebecca'nın gölgesi altına girdiğinde daha da belirginleşen bir eziklik görüyoruz üstünde. Buna anlayışla yaklaşabileceğim bir noktada ise Maxim'in itirafıyla büründüğü ruh hali beni kendisinden tiksindirdi. Kendisine karşı olan sempatim ve empatim zaten azalmaya başlamıştı, bu itiraftan sonra yapıp ettikleriyle iyice soğudum karakterden. Beni çok şaşırttı, hayal kırıklığına uğrattı. Ben onun Rebecca'nın yanında olmasını, onun cinayetini ortaya çıkarıp Maxim'e bunun hesabını sormasını bekliyor ve istiyordum. İtiraf sahnesinden sonra okuduklarım beni gerçekten hayrete düşürdü. Ne var ki ondaki bu duygusal ve davranışsal değişim bile gerçekti, zorlama veya yapay değildi.
Ve Maxim'in tam da onun gibi birine ihtiyacı vardı. Rebecca gibi güçlü bir kadın değil, adı bile olmayan ve ancak onun soyadı ile, Bayan de Winter olarak varlık bulabilen zayıf karakterli bir adın istiyordu yanında. Rebecca'yı tam da bu yüzden ortadan kaldırdığını düşünüyorum. Onun güvenilmez bir anlatıcı olduğunu, olanları çarpıtarak anlattığını düşünüyorum ve ona asla inanmıyorum (yine de eklemeliyim ki - anlattıkları doğru olsa bile bu, Rebecca'nın güçlü bir karakter olduğunu değiştirmez ve Maxim'in yaptığını asla haklı çıkarmaz).
Son yüz sayfada bazı önemli şeyler benim tam da tahmin ettiğim gibi gelişti. Bir noktadan sonra bu durum kitabın sonunu da artık biliyorum hissi yarattı üstümde, bu da sayfaları korka korka çevirmeme neden oldu. Kitabın sonu kafamda canlandırdığım şekilde biterse sevmeyecektim çünkü aslında. Neyse ki son bölümlerdeki gizem benim düşündüğümden farklı şekilde çözümlendi ve kitabın sonu da beklemediğim şekilde bitti.
Bu kadar bekletmeseydim ve kitabı en azından yirmili yaşlarımın ortalarında filan okusaydım daha çok severdim belki. Şaşırdığım ve etkilendiğim yerleri daha çok olurdu. Buna rağmen sevdiğim yönleri yine de ağırlıkta. İyi ki daha fazla ertelemedim.


Yorum Gönder
0 Yorumlar