22 Nisan 2018 Pazar

Otomatik Portakal / Anthony Burgess #kom2018


Otomatik Portakal

Özgün Adı : A Clockwork Orange

Yazarı : Anthony Burgess

Çevirmeni : Dost Körpe

Yayım Yılı : 1962

Anladığım kadarıyla dünyada kimseye güven olmuyordu, ey kardeşlerim.
Kitap hakkında düşüncelerimden bahsetmeden önce değinmek istediğim çok önemli bir şey var : kitabın çevirisi. Kitabı okumadan önce konusundan da dili ve üslubundan da habersizdim, dolayısıyla böyle bir çeviriyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmiyordum. Okuduğum basımın çevirmeni olan Dost Körpe'ye kendi adıma teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bu kitabı orijinal dilden okusaydım büyük olasılıkla okuduğumdan hiçbir şey anlamayacaktım çünkü kitabın öyle bir dili var ki sizden kelimeleri anlamlandırmak için büyük, çok büyük bir dil duygusuna sahip olmanızı bekliyor. Yazarın kendi yarattığı bu dil, daha doğrusu sokak ağzını, ancak o dil anadilinizse anlayabilirsiniz, çünkü dediğim gibi anlamak için kelimenin anlamını bilmeniz yetmiyor - ki kelimeler anlamsız aslında - onu bağlam içinde hissetmeniz gerekiyor. İşte bu yüzden, bu zorluğuna rağmen harika bir iş çıkaran Dost Körpe büyük tebriği hak ediyor bence. 

Şimdi gönül rahatlığıyla kitap hakkındaki yorumlarıma geçebilirim. Kitabı okumayanlar için spoiler içerebilir, uyarımı yapayım.


Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hala kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim. 
Yine, çok uzun süredir okuma listemde olan bir kitaptı. Filme uyarlandığını da biliyordum aslında ama yönetmeninin Kubrick olduğunu yeni öğrendim ve bu yüzden - yani uyarlamayı fena halde merak ettiğimden - kitabı okumayı daha fazla erteleyemedim. Kubrick bu kitabı uyarladıysa mutlaka okumalıyım dedim aslında, çünkü o, The Shining'i bile filmiyle harikalaştırmış bir yönetmen. Neyse...

Bu ön bilgiyle şöyle bir ön yargı oluştu bende kitabı okumadan : Ne olursa olsun uyarlamayı kitaptan daha çok beğeneceğim. 

Beklediğim olmadı ve kitabı çok ama çok beğendim. Bunun nedenlerinden biri de yazarın kullandığı, yukarıda bahsettiğim o sıra dışı dil. Eminim anadilde okuyan okuyucular, çeviri okuyanlardan kat kat daha fazla keyif almıştır romandan, çünkü kullanılan üslup felaket derecede kendine has. Onu birebir çevirmek ya da aynı etkiyi yaratmak bence imkansız. Yine de dediğim gibi Dost Körpe buna rağmen çok iyi bir çeviri sunmuş bizlere. Burada hemen söyleyeyim unutmadan, başkaları çevirdi mi kitabı bilmiyorum ama, Dost Körpe'nin çevirisini gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.


Bir akıl kafirliği. Doğruyu görür ve onaylar; ama yanlışı yaparım.
Kitabın fazlasıyla şiddet içerdiğini az çok biliyordum, fakat beklediğim kadar yoktu gibi geldi bana. Belki kendimi en kötüsüne hazırlamıştım, belki de daha kötülerini okudum - şiddet açısından tabii - bilmiyorum ama midemi bulandıracak kadar etkilenmedim mesela. Sadece gerçekten şaşırdım.

Şaşırdığım nokta şiddetin bu kadar normal, bu kadar sıradanmış gibi anlatılmasıydı. Belki de üzerimde bıraktığı etki bu yüzden böyle oldu. Anlatıcımız bir anti-kahramandı ve onun yaptığı kötülükleri okurken, olaylara onun bakış açısıyla baktığımızdan, neler olduğunu onun anlatımından öğrendiğimizden bunların üzerimizdeki etkisi de ona göre şekilleniyordu bence. Öyle ki filmde, şiddet sahnelerinde kullanılan komedi unsurları, izleyici olarak bende öncelikli etki oldu; kendimi gülerken bulduğumdaysa bir vicdan muhasebesi yapmam gerekti.


İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse tersini niye merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor, bundan haz alıyorlar, onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı. Üstelik kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür.
Psikoloji derslerinizden hatırlarsınız belki; Freud'a göre insan zihni üç katmandan oluşur : id, ego ve süperego. Bu ayrıma göre id, karşı konulamaz isteklerimizdir, haz peşindedir, öyle ki şımarık bir çocuğa benzetilir. Bu katman hepimizin zihninde mevcut. Hepimiz içimizde, belki de derinlerde bir yerde insani olmayan, toplum normlarına uymayan istekler mevcuttur. O yüzdendir ki Hollywood filmleri ya şiddet içeriklidir ya da cinsellik. İzlenmek için insandaki bu iki karşı konulamayan içgüdüye oynar bu filmler. Kısacası bence çoğu kişi için bu tür şeyler birer guilty pleasure*dır. 

Romandaki "mütevazi anlatıcımız" Alex de bana göre zihnin bu katmanını temsil ediyor biraz. Kendi zihnindeki id'e söz geçiremiyor bir nevi, egosu onu durduramıyor. 

Bu öykünün bizi sorgulamaya ittiği şey aslında şu; zorla iyi olmak mı yoksa kendi iradenle kötü olmak mı?

Alex, gördüğü tedavi (!) sonrasında hiçbir şiddet eyleminde bulanamıyor, buna yeltenince hastalanıyor. Bu belki söz konusu kişiyi bir süre sonra suçtan soğutsa da bu olayın bir yüzü daha var: kişiyi, ona uygulanacak olası şiddete karşı savunmasız bırakması. Her ne kadar suçlu olsa da - ki Alex karakteri her türlü kötülüğü yapan, bunları yapmak için geçerli bir nedeni olmayan bir insan - onun toplumun bir üyesi olduğu gerçeği değişmezdir. Onu sözde tedavi denilen şeylerle şiddete karşı olumsuz yönde şartlandırıp dışarı bırakıvermek onu bir kez daha cezalandırmaktır. 

Öyle ki Alex cezaevinden çıktıktan sonra onun başına gelenlere de üzülmeden edemedim. Merhametli insanlar olarak, kahretsin, herkese karşı merhametliyiz. Yahudi soykırımı filmlerini izlerken "Bunlar da şimdi Müslümanları öldürüyorlar." diye düşünemiyorum ben mesela. Bunu belirtiyorum çünkü böyle düşünen insanlar da tanıyorum. Ben kişileri, içinde bulundukları zaman ve duruma göre değerlendiriyorum sanırım. Alex bir manada savunmasız kaldıktan sonra da ona acıdım işte bu yüzden. Ki aslında bir bakıma, yaptıklarının cezasını belki de bu şekilde çekti.


Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?
İnsanı insan yapan, seçim yapma iradesidir. Kitap bunun üzerinde fazlasıyla durdu. Alex, tedaviden sonra şiddete karşı koşullandı ve fiziksel tepkileri yüzünden bu davranışlarını tekrar edemez hale geldi. Ama içinde hala o istek vardı. Birini bu şekilde zorla iyi yaptığını düşünmek, bence ne olursa olsun ahmaklıktır. Bence bu temelinden çürük, kendi içinde çelişen, tutarlı olmayan bir düşünce şekli. Birini iyiliğe zorlayarak, ona iyilik yaptığını düşünmek yani, onu insan yapan seçim hakkını elinden almak. Çok mantıksız. Seçilmemiş iyilik, kötülükten bile daha kötü; romanda bunu açıkça görüyoruz.

Mesela hala zorba olan arkadaşlarının polis olması, buna çok güzel bir örnek. Hükümetin halkın güvenliğini teslim ettiği adamlar bir zamanlar her türlü pisliği yapmış insanlar. Artık eski hallerinden bile daha tehlikeliler, çünkü polis olmanın verdiği ayrıcalıkları, yine kötü işlere kullanacaklar : Alex'i ıssız bir yere götürüp ona eziyet etmek gibi. 


Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu, terbiyeli olmaları söz konusu değildir.
Hükümetin ve diğer grupların insanları yalnızca menfaati için kullandığını da bir kez daha görmüş oluyoruz. Onlar için insan, insan hayatı, duygu ve düşüncelerinin hiçbir değeri yok. Sadece kendi çıkarları doğrultusunda insanları kullanıyorlar. Alex'e uygulanan Ludovico Tedavisi, hükümetin, suçluları iyi birer vatandaşa dönüştüreceğini vaat edip ortaya sürdüğü bir uygulamaydı. Bunun artıları ve eksilerini, daha doğrusu eksilerini, enine boyuna düşünmeyi ve sorgulamayı umursamadılar, çünkü öyle ya da böyle bu tedavinin görünürde başarılı olması "oy" demekti. 

Aynı şekilde, yazar ve arkadaşlarının, yani muhaliflerin Alex'in içinde bulunduğu durumu değil de o durumun kendilerine nasıl yarar sağlayacağını düşünmesi, önemsediklerinin bu olması gerçekten acıklıydı. Dertleri asla Alex'in elinden alınan hak ve özgürlükleri değildi; dertleri hükümetin prestijini sarsıp oyları kendi lehlerine çevirmekti. Mevzu yine "oy"du yani. 


Senin gibi iyi bir genci bir makine parçasına dönüştürmekle övünmek, ancak baskıcılığıyla böbürlenen bir hükümetin işi olabilir.
Romanla filmin sonu farklı. Okuyup izleyenler fark etmiştir. Filmin sonu daha dramatik bence. Alex resmen hükümetin maşası durumuna geliyor ve belki daha kimlerin oyuncağı olacak. Ayrıca filmde, tedavinin etkileri tamamen kaybolmuş gibi gösteriliyor. Kitabın sonunda da Alex'in yeni bir çete kurup eski faaliyetlerini devam ettirmeye çalıştığını görüyoruz. Fakat evlenmiş, mutlu bir hayat kurmuş arkadaşı Pete'i görünce onun da içi duruluyor ve o da geleceğini düşünmeye, hayaller kurmaya başlıyor. 

Artık büyüdüğünü ve yaptıklarının çocukluk olduğunu kabulleniyor. Yani bir anlamda, kendi isteğiyle iyiliğe yöneldiğini görüyoruz. Şahsen bu beni, Alex ne kadar berbat şeyler yapmış olsa da, memnun etti. Kötülüklerine devam etmesindense bunlardan vazgeçme yolunu seçmesi benim açımdan güzel bir sondu. Aslında böyle bir son bende şöyle bir düşünceyi de uyandırdı: Acaba tedavi uzun vadede başarılı oldu da Alex o yüzden mi sonunda iyi olmaya karar verdi?

Bilemiyorum.

Yine de zararın neresinden dönülse kardır.


İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.


*Bu kitap #kom2018 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.














11 yorum:

  1. Kitap incelemelerini çok seviyorum dolu dolu güzel yazıyorsun. Ben kitabı önce okuduğumdan mıdır bilmem filmden daha çok sevdim. Ben de sıradışı anlatım nedeniyle sevdim. Ama beğenmeyenler de anlatım yüzünden sevmiyor :/ Alıntılar da çok hoş emeğine sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Galiba bende de durum öyle oldu, çünkü sadece filmi izleyenler ayılıp bayılmışlar filme :D Teşekkür ederim güzel düşüncelerin için ^.^

      Sil
  2. harika bir anlatım olmuş, elinize sağlık, ben de filmi izledikten sonra kitabı okumuştum ama kitap gerçekten şahaneydi, keyifli okumalar, sevgiler:)

    YanıtlaSil
  3. Şu sıralar bilimkurgu, polisiye, dünya edebiyatı, çizgi roman gibi farklı türler okuyorum ben de. :) Klasik. :) Ama okumak gibisi var mı? :)
    Bu da çok önemli bir kitaptır :)
    sevgiler

    YanıtlaSil
  4. etkinlik listesi iyimiş. bu kitabı ise okudum, filmini de izledim, ben ikisini de saçma ve karışık buldum, hiç gözdem değil, çok sevilmesine şaşırıyorum yaneee :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zevkler ve renkler diyorum o halde deepciğim :D

      Sil
  5. Sokaklarda, o kadar çok psikopat ruhlu Alex’ler var ki. Sürekli insanlara zarar veriyor ve toplumsal huzuru bozuyorlar. Her geçen gün, nedensiz bir şekilde sokakta bir saldırıya uğrama ihtimali artıyor. Son dönemlerde dizilerde de psikopat ruhlu insanlar türedi. Ve bunların içeri atılıp çıkartılması bir şey değiştirmiyor. Yanlış bilmiyorsam, psikopatlığın da tıbbi olarak tedavisi imkansıza yakın deniliyor. Peki Alex’ler ne olacak. Öğretilen iyilik bile olsa, sistematik bir baskıyla öğretilmesine karşı çıkıyor yazar. Senin de alıntı yaptığın satırda dediği gibi “İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar”. Ya kötülüğü seçtiğinde insan olarak kalabiliyor mu? Yazara katılmak, en az katılmamak kadar zor. Bence, Alex’leri birer suç makinesi haline getiren toplumsal şartların, değer yargılarının, normların öncelikle tedavi edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zor bir konu…

    YanıtlaSil
  6. Kitabı okumadan önce çok şiddet barındırdığını düşünüyordum. Bu yüzden kitabı okumak bile gelmiyordu içimden ama bir şekilde başladım ve çok sevdim. Korktuğum kadar kötülük yoktu. Aslında vardı ama dediğin gibi ben kendimi en kötüsüne hazırladığım için her sayfada iğrenç şeyler okuyacağımı sanmıştım. Otomatik Portakal en sevdiğim klasiklerden biri oldu.

    Bu arada seni bir mime davet ettim. İlgini çekerse yapabilirsin :-)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de beklediğim kadar rahatsız edici bulmadım ama bu bana şunu düşündürdü: o kadar dehşet verici olaya tanık oluyoruz ki bu günlerde artık alışmışız. Bu durum da başlı başına tüyler ürpertici aslında...

      Sil