9 Aralık 2017 Cumartesi

The Fountain / Kaynak (2006) | Film Yorumu



Herkese merhaba, uzun süredir yapmadığım bir şey yapıp bir filmi yorumlamaya çalışacağım. Genelde beğendiğim filmlerin öneri yazılarını yazıyorum ve bu yazılar tanıtım içerikli oluyorlar. Bu sefer söz konusu filmi sadece önermek değil, hakkında düşündüklerimi de aktarmak istiyorum zira beni çok etkileyen ve düşündüren bir film oldu kendisi. Eğer hakkında biriyle konuşmazsam, ya da bu durumda bir şeyler yazmazsam aklımdan atamayacağım bu hikayeyi.

Ayrıca bu film, öyle kolayca önereceğim bir film de değil; çünkü herkes beğenmez, herkese hitap etmez eminim. 

Fakat yine de öncelikle, filmi izlemeyenler ve yukarıdaki ifademle vazgeçmeyip filmi daha çok merak edenler için yüzeysel olarak filmden bahsetmek istiyorum.

Tom Creo, yaptığı çalışma ve deneylerle ölüme çare arayan bir cerrahtır. Karısı Izzie'nin kanser olduğunu öğrendikten sonra bunu adeta bir takıntı haline getirir ve eşini iyileştirmek için durmadan çabalar. 

Afişin altında da gördüğünüz gibi uzun bir zaman dilimine yayılmış bir aşk hikayesi izliyoruz aslında. Izzie'nin yazdığı kitapla, 1500'lü yıllarda kraliçesi için her şeyi yapmaya hazır bir komutan olan Tomas'ın hikayesine tanık oluyoruz. Uzak gelecekte bir ağaçla, uzayda yolcukluk yapmakta olan bir Tom daha var. 

Film, yaşam-ölüm ve ölümsüzlük konularını da oldukça etkileyici ve derin bir şekilde işlemesinin yanında uzayda yolculuk konusuna yeni bir bakış getirmiş.

Film çok ama çok derin.

Bu noktadan sonra film hakkında düşüncelerime ayrıntılı bir şekilde değineceğim. Son olarak böyle sarsıcı ve derin filmleri seviyorsanız kesinlikle tavsiye ederim, ama yukarıda da dediğim gibi bu filmden herkes aynı tadı alamaz. Bir soundtrack bırakayım, son kararınızı verin.



Filmin başları yavaştı, hikayeye adapte olma konusunda, dürüst olmam gerekirse zorlandım. Sahneler, konsept kafa karıştırıcı geldi. Fakat sonra taşlar öyle bir yerine oturdu ki...

Filmin atmosferi ve Clint Mansell'in yaptığı harika film müzikleriyle birlikte zihniniz ve ruhunuz anlatılmak istenen şeye öyle güzel hazırlanıyor ki sonlara doğru tüylerim diken diken oldu. Özellikle Izzi'nin öldüğü sahneden sonra her şey yokuş aşağı gitmeye başladı ve ben kalbim gümbür gümbür, bir taraftan neler olduğunu anlamaya, hikayeleri birleştirmeye çalışıp bir taraftan yaşamakta olduğum duygusal sarsıntıyı dizginlemekle uğraşıyordum. 

Filmi benim gibi ilk izledikten sonra anlamlandıramayanlar için benim teorim şu yönde ki bu sonuca varana kadar bir sürü teori yazısı okuyup açıklama videosu da izledim. Bunlardan çoğu uzayda seyahat eden Tom'un, günümüzdeki Tom olduğunu ve onun bir şekilde ölümsüzlüğü bulup Izzı'yi hayata döndürmeye çalıştığını öne sürüyordu. 

Ben bu noktada onlardan ayrılıyorum. Şöyle ki; Tom Creo günümüzde yaşayan bir doktor ve ölüme kafayı takmış bir insan. Karısını kanserden kurtarmak için ölümü yenmeyi takıntı haline getiriyor ve bu onunla vakit geçirememesi anlamına gelse de karısıyla ilgilenmeyip çalışmalarına gömülmüş biri. İlk ve merkez hikaye de bu zaten. 

1500'lerde yaşayan Tomas'ın hikayesi, zaten anlaşılacağı üzere Izzi'nin kurgusu. Onun yazdıklarını izliyoruz yani.

Diğer Tom, yani uzayda bir kürenin içinde seyahat eden kişi ise, bence Tom'un zihni.

Önce ben de diğerleri gibi düşünüp onun gelecekte ölümsüzlüğü bulmuş Tom olduğunu, gerçek olduğunu düşündüm çünkü filmin son sahnesinde Tom Izzie'nin mezarına bir tohum atıyor ve gökyüzüne bakıyor; Xibalba'ya. Izzi'nin hikayesinin sonlandığı yer olarak belirttiği yere bakıyor yani. 

Izzi'nin ölümünden sonra Tom kendisini hastane odasından dışarı attığında, başka bir odada yaşlı bir adama gözü takılıyor. Adam ağlıyor ve kamera adamın parmağındaki yüzüğe yaklaşıp onu vurguluyor. Tom'un gördüğü bu sahne zaten hayalle gerçek arasında; bu yüzden bu yaşlı adamın onun yaşlılığı olduğunu düşünüyorum. Ki, kürenin içindeki abimiz devamlı boş yüzük parmağına bakıp acı çekiyordu. İşte bu durum bence, yarım kalmışlığı ve bir arayışın devam ettiğini sembolize ediyordu. 

Burada da Izzi'nin "Bitir onu." repliğinin derinliğini hatırlatmak istiyorum.


Izzi'nin ölüm ve ölümsüzlük hakkındaki düşünceleri, anlattıkları, yazdığı kitap aslında filmin asıl odak noktası ve merkezdeki hikaye ve bunun verdiği mesaj da bu fikir etrafında şekilleniyor. Aslında filmde, filmdeki geçmiş ve günümüzdeki hikayenin ikisinde de, iki ana unsur var : Ölüm gerçeği ve ölümsüzlük arayışı.

Izzi karşımıza ölüm fikrini kabullenmiş ve bunun bir son olmadığına inanan bir figür olarak çıkarken, Tom tam tersine ölümün bir hastalık olduğunu ve diğer tüm hastalıklar gibi tedavi edilebilir olduğunu öne sürüp bu fikri savunuyor. 

İşte tüm mesele bu!

Tom Izzi'ye kitabının nerede başladığını sorduğunda Izzi, "İspanya'da başlıyor ve orada bitiyor." diye yanıtlıyor ve gökyüzünü, Xibalba'yı gösteriyor. Xibalba Maya efsanesine göre Orion Bulutsusu'nda bulunuyor ve "Ölülerin Diyarı" manasına geliyor. Yani ölümden sonraki hayatın olduğu yer. Zaten Izzi için ölüm bir son değil; ölümün ölümsüzlük için bir anahtar olduğuna inanıyor. Tom, Izzi'nin kitabını okumaya başladığında ve biz de kitabın içine girdiğimizde karşımıza Engizitör çıkar ve şunları söyler; 

"Bedenlerimiz, ruhlarımız için birer hapishanedir. Derimiz ve kanımız, bu hapishanenin demir parmaklıklarıdır. Ama korkmayın. Ölüm her şeyi küle döndürür. Ve böylece ölüm, her bir ruhu özgür kılar."

İşte, filmin anlatmak istediği tam olarak bu ve biz bu ifadeleri filmin başlarında duyuyoruz zaten. Gerisi sizin dikkat ve idrağinize kalıyor. 


Yarım kalmış hikayesini kastederek devamlı "Bitir onu!" diyen Izzi, aynı zamanda uzayda yolculuk eden Tom'u da rahat bırakmıyor. Bu da bize bu cümlenin daha yoğun bir anlamı olduğunu gösteriyor aslında. Izzi Tom'dan ölümü kabullenmesini istiyor. Sonunda kürenin içindeki Tom yani gerçek Tom kendi içinde ölümü kabul ettikten sonra hikayeye dahil oluyor ve Izzi'nin kaldığı yerden onu bitiriyor. 

Peki nasıl bitiyor bu hikaye?

Tomas kraliçesi için büyük çabalarla arayıp durduğu Hayat Ağacı'nı sonunda buluyor. Hayat Suyu'nun cazibesine direnemeyip ağacı bıçaklıyor ve suya kanmış gibi büyük bir açlık ve hırsla Hayat Ağacı'nın suyundan içmeye başlıyor. Tıpkı Izzi'nin ona anlattığı Maya efsanesindeki gibi Tomas'ın içinden çiçekler çıkmaya başlıyor ve bedeni yeryüzüne karışıyor. Bir anlamda ölümsüzlüğü bulmuş oluyor aslında.

Ölümsüzlük nedir? Sonsuza kadar yaşamak mı? 

Bu güne kadar böyle düşünmüş olmaktan ve bu konuda daha derin düşünmememden dolayı çok kızdım kendime. Bu kadar sığ bir fikri nasıl eşelememişim, nasıl derinlerine inmemişim, hayret ediyorum. 

Ölümsüzlük düşüncesine çok farklı bir bakış açısı getirilmiş bence bununla. Yine Izzi'nin anlattığı başka bir hikayede, arkadaşının babasının ölümsüzlüğü buluşundan bahsediyor. Mezarının üstünden çıkan ağacın meyvesinden bir kuş yediği zaman bu adamın o kuşa da karıştığını, sonsuz olduğunu söylüyor. Ki bu sahne de bence filmin en can alıcı, en koparıcı sahnelerinin başında geliyordu. Gerçekten çok vurucuydu. 

Yani ölümsüz olmak, aslında başka hayatlara karışmak. Bunun yolu da kişinin kendi ölümünden geçiyor. Ölümsüz olmak için önce beden hapishanemizden çıkmamız, ölümün ruhumuzu özgür bırakmasına izin vermemiz lazım. Ölümün, sonsuzluğa açılan bir kapı olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. 


Hayat Ağacı'nı biraz araştırdım. Kutsal kitaplarda yeri var mı diye merak ettim. Özellikle İslam'daki yorumunu öğrenmek istedim. Çünkü aslında buradaki düşünce İslam'daki ahiret inancıyla paralellik gösteriyor bana göre. Müslümanlıkta da ölümün bir son olmadığı, sonsuz hayata bir geçiş olduğu öğretisi vardır. Bu açıdan Hayat Ağacı neymiş bir bakayım dedim. 

Bir yerde okuduğum şey çok dikkatimi çekti; şöyle diyordu : Adem ve Havva cennetten yasak meyveyi yedikleri için değil, Hayat Ağacı'nın meyvesinden yemesinler diye çıkarıldılar. Evet, biliyorum Kur'an ve diğer kutsal kitaptaki hikayeye ters bir teori ama insanı düşündürüyor da. İnsanların hep ölümsüzlük arayışında olduklarını biliyoruz zaten, öyleyse, tamamen dinsel çerçeveden düşünmezsek ve bu ifadeye felsefi yönüyle bakarsak, neden olmasın?

Çünkü varlığın dinamiği ikilik, yani zıtlıktır. Karanlık ancak aydınlıkla, iyilik ancak kötülükle var olabilir. Aynı şekilde, yaşam da ölümle varlığını sürdürebilir. Fizik kurallarına göre bu yüzden, bu gerçeklikte ölümsüzlükten söz edilemez. 

Peki gerçekliğin ötesinde?

Mesela Xibalba'da?

Orion Nebulası, yani Xibalba'nın içinde bulunduğu bulutsudan İncil'de de söz ediliyor. Tanrı Orion'u yaratıp karanlıktan aydınlığı yaratıyor. Yönetmenin başka bir filmi Noah'da da buna bir gönderme var. The Fountain'ın sonunda da, küredeki Tom ölümü kabullendiğinde, yani Xibalba'ya ulaştığında bir patlama meydana geldiğini görüyoruz. Bu patlama yaşamın başlangıcını temsil ediyor olabilir; bu durumda yeni bir yaşamın...



İşlediği konuyla, düşündürdükleri ve hissettirdikleriyle benim için The Fountain unutulmaz bir film oldu. Etkisini uzun süre üstümden atamadım, atayım diye böyle bir yazıya giriştim ama düşündükçe kendimi daha da kaptırıyorum. Dahası bu, üzerinde kafa yormaktan ve felsefe yapmaktan çok ama çok keyif aldığım bir konu. Ölüm-ölümsüzlük-sonsuzluk olguları şimdiye kadar kafamı çok kurcalamadıysa da bundan sonra peşimi bırakmayacak. Her aklıma düştüğünde de bu filmden hatırladığım sahnelerle tüylerimi diken diken edecek. 

Tek kelimeyle, muhteşemdi. 

Müziklerinden senaryosuna, oyunculuklara, görsellerine, kurgunun aktarılışına kadar her şeyi mükemmeldi. 

Kim bilir bu filmde benim yakalayamadığım, anlamadığım daha ne çok gönderme, imgeleme vardır.

Bir beş-altı yıl sonra tekrar izlediğimde bu yazdıklarımı okuyacağım ve ruhsal&zihinsel olarak ne gibi değişimler geçirdiğimi göreceğim. 

Kafayı yemezsem iyi!



Siz The Fountain'ı izlediniz mi?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

10 yorum:

  1. Yazdıklarından filmden gerçekten etkilendiğin kolayca anlaşılıyor. Hem senin yorumlaın hem de konusu yüzünden çok merak ettim, hemen "izlenecek" listeme ekledim.
    Bu arada konuyu paylaştığın yerleri atladım. Filmi izledikten sonra tekrar gelip ayrıntılı okuyacağım.

    Teşekkürler bu güzel tavsiye için :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Atladığın iyi olmuş, izledikten sonra okursan fikirlerini paylaş lütfen :') Umarım beğenirsin sen de benim kadar ^^

      Sil
  2. Ben henüz izlemedim, nasıl kaçırmışım bu filmi hayret ettim. Hugh Jackman'ı da Rachel Weisz'ı da çok severim. Bir şeyleri önceden okuyup bilerek, bilinçli bir şekilde izlemekten her zaman çok keyif alırım. O yüzden şimdi bu film hakkında bu kadar uzun ve detaylı bir inceleme yapmış olman çok işime yaradı. Filmi en kısa sürede izlemeyi düşünüyorum, sonrasında gelir yine yorumumu yazarım.
    Ölümsüzlük/sonsuzluk kavramları, Uzay/Dünya Dışı konuları benim her zaman ilgimi çekmiş ve düşündükçe de içinden bir türlü çıkamadığım teorilerdendir :)
    Kalemine sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim için de tam tersi, filmlere, kitaplara konularını dahi okumadan aniden başlamayı çok seviyorum :D Senin açından iyi olmasına çok sevindim ama. Oyuncuları da beğeniyorsan zaten, kesinlikle filmden çok keyif alırsın. İzledikten sonraki yorumlarını okumayı çok isterim. Umarım sen de filmi çok beğenirsin :')

      Sil
  3. İlginç bir filme benziyor aslında. Sen de beğendiysen bir ara ben de izlerim ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzeldi, umarım izleyip sen de beğenirsin İlkay :')

      Sil
  4. Allah'ım ne kadar ayrıntılı yazmışsın :-) Okuyordum ama baktım filmin içeriği hakkında çok bilgi var, bıraktım çünkü filmi izlemek istiyorum. Kardeşim de çok sever bu filmi. Hatta bana izle diye önermişti ama bir fırsat yaratıp da izlememiştim. Hatırlattığın iyi oldu :-)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Uyarı yapmıştım aslında ama, umarım çok spoiler yememişsindir :D Umarım izleyip sen de benim kadar beğenirsin Şule abla :')

      Sil
  5. Bu filmi izleyip vakit kaybı diyenler oldu.bu film mükemmel ötesi...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, olumsuz yorum yapan çok fakat bence de çok derin ve etkileyici bir filmdi.. :')

      Sil