28 Ağustos 2019 Çarşamba

Okuma Serüvenim : Nasıl Okuyan Bir Muggle Oldum?


Okumadan geçirilen bir gün, yitirilmiş bir gündür. -J.P. Sartre

Son zamanlarda az okumaktan, daha doğrusu eskisi kadar çok okuyamamaktan yakınıyorum. Geçtiğimiz yıllarda okuduğum kitap sayısı düzenli bir şekilde düşüş gösterdi.  Yıllık okuma hedefime ulaşamıyor olmak beni her yıl üzüyor ve nedensiz bir şekilde strese sokuyor. Son günlerde bunun üzerine biraz düşündüm ve okuduğum kitap sayısının neden böyle bir düşüş gösterdiği üzerine bir tahmin yürüttüm. Bu sonuca nasıl vardığımı anlatmak için önce biraz geriye gitmem gerekti. Okumaya başladığım zamanlara... İlkokul yıllarıma...

Öğretmenimizin okuma yarışı yaptırdığı zamanları hatırlıyorum. Sınıfta, haftada bir gerçekleşen bu olayı benim kadar ciddiye alan yoktu. Bana sıra gelene kadar heyecandan ellerim titrerdi. Hızlı okumayı, en hızlı okuyan olmayı bir dönem gerçekten çok kafaya takmıştım. Evde alıştırmalar yapıyordum, sınıfta bu konuda birinci olmak benim için çok önemliydi. Çünkü işin sonunda ödül vardı: Milka çikolata. O zamanlar herkesin alabildiği, her ailenin bütçesine uygun bir çikolata değildi Milka, gerçi hala da değil. İşte bu Milka'yı kapmak için her hafta cuma gününün son dersine deli gibi hazırlanıyordum. 

Hazırlanma şeklim de bir acayipti aslında. Evde ders çalışırken canım sıkıldığı için bu ders çalışma işini eğlenceli hale getirmenin yolunu bulmuştum: öğretmencilik oynamak... Öğretmencilik oynarken o gün ne öğrendiysem hayali öğrencilerime onu anlatıyor, bu sayede dersimi tekrar etmiş oluyordum. Hızlı okuma pratiği konusundaysa... Bana göre öğretmen dediğin hızlı, çok hızlı okurdu. O yüzden kendimle yarışırdım. Bir sözcüğü yanlış okuyunca kendime hiç acımaz en baştan başlardım metne. 

Neyse, aradan zaman geçti, bir sürü Milka kaptım, afiyetle yedim... Okuma hızımız ideal seviyeye ulaştı, okumakla ilgili sorunumuz kalmadı, öğretmenimiz de bu yarışı yapmayı bıraktı. Telaffuz etmek konusunda mükemmelleşince okuma-anlama pratiklerine başladık haliyle. Hepinizin bildiği özet çıkarma dönemi başladı. O kadar garip bir ruh hali içindeymişim ki şimdi hatırlayınca çok gülüyorum; arkadaşlar beğenmediğim kitapların özetlerini çıkarmıyordum. Bir özet defterimiz vardı. Belli sıklıkla öğretmenimiz bu defteri kontrol ediyordu. O süre içinde okuduğum kitap hoşuma gitmemişse ve benim kanaatimce o kitap "özet defterime yazmaya layık değilse," kalan sürede hemen başka bir kitap okuyordum. Takıntının derecesine bakar mısınız? Nasıl bir muggle olacağım o zamanlardan belliymiş...

Bu yaşlarıma, ilkokul yıllarıma damga vuran isim Ömer Seyfettin'di bu arada. Anne-babamın Ömer Seyfettin hayranlığı bu yaşlarda hep onun kitaplarını okumamla sonuçlandı.  Ayşegül serisinden sonra okuduğum ilk kitap Ömer Seyfettin'den Primo Türk Çocuğu'ydı. Memnun değil miyim, hayır gayet memnunum. Kimilerinin öne sürdüğü gibi bu kitaplar psikolojimi bozmadı, hatta bana çok şey öğretti. Ayrıca Ömer Seyfettin kitapları bugün piyasada dolaşan ve on beş yaş altındaki çocukların elinden düşmeyen kitaplardan binlerce kat daha kaliteli ve öğretici. Neyse, huzur içinde yatsın diyor ve ortaokul çağındaki muggleın okuma tecrübeleriyle devam ediyorum.

Orta okulun ilk zamanları neden bilmiyorum ama bende büyük bir "büyük kitaplarını" okuma hevesi baş gösterdi. Yani anne-babamın kitaplığındaki kitapları okumak istiyordum hep. Bunun beni kestirme yoldan olgunlaştıracağını filan sanmış olmalıyım. Kısacası bu dönemde yaşımın kitaplarını değil zekamı ve hayal gücümü aşan kitaplar okumaya çalıştım. Çok sancılı bir dönemdi arkadaşlar; yani Peyami Safa'nın Yalnızız'ına anlam vermeye çalışıyor, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şiirlerindeki karşılıksız aşkı ben yaşıyormuşum gibi triplere giriyordum. Annemin okuduğu bir kitabı babama övdüğünü duyunca kitaba saldırıyordum hemen, Aytmatov'dan Gün Olur Asra Bedel'i böyle okumaya çalıştım işte. Felsefe tarihini anlatan, harika bir kurguya sahip olan, annemin favorisi Sofi'nin Dünyası birkaç sayfasıyla bile başımı döndürmüştü. Babamın o sıralar okuyup çok sevdiği Çiçekler Büyür kitabını ise okumaya bile başlayamadım, babam görünce elimden aldı, bu kitap için henüz hazır olmadığımı söyledi. Elbette haklıydı. Bunların hepsi başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerdi. Yine de Fatih Harbiye'yi ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu keyifle okuduğumu hatırlıyorum.

Dikkatinizi çekiyorum, hiç klasik kitap bahsi geçmedi.

Bu stresli dönemin en güzel hatırası Azkaban Tutsağı'nı hayranlıkla yüzlerce kez izledikten sonra seriyi merak etmem ve okumaya başlamam olmuştu. Kütahya Vahidpaşa Halk Kütüphesi'nde Felfese Taşı'nı bulduğum anı çok net hatırlıyorum. Tabii o zamanlar bulduğum baskının adı Büyülü Taş'tı ahahahahaa.

Böylece kendime bir nevi reset atmış oldum. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar tam da okuma zevkimin şekilleneceği zamanlarmış. Doğru değerlendiremediğimi görmek ise beni üzüyor...

Yazlıktaki akşam pazarlarında korsan kitap tezgahlarını keşfetmemle başka bir dönem başladı okuyan muggle için. Yabancı edebiyata olan ilgim de böyle başladı. Ergenliğe yeni girmiş bir genç kız olarak romantik kitap okumak beni inanılmaz eğlendiriyordu. O tezgahlardan bir sürü kitap satın aldım. İnsana pek bir düşündürmeyen, kısa cümleler ve basit anlatımla boş vakit geçirmeye yarayan kitaplardı. Bu kitaplarla vaktimi boş geçirdim yani anlayacağınız. Yine de o tezgahlardan bana kalan, sonradan orijinalleriyle değiştirecek kadar kıymet verdiğim kitaplar, Çatı serisi kitapları... Sevmeyen, eleştiren çok. Ama bu serinin gerçekten yeri bende ayrıdır...

Devam edelim, hala orta okuldayız. Yıl 2008. Alacakaranlık filmi çıkmış. En yakın arkadaşım (Merve, sana burada selam çakıyorum Buff'cığım) Alacakaranlık delisi ve çılgın gibi onun posterlerini topluyor. O zamanlar Blue Jean var, Trendy var, Heygirl filan var. Bu dergilere o kadar çok para harcıyordu ki aldığımız dergileri gizlice onun odasına ulaştırmaya çalışıyorduk. Serinin kitaplarını da okuyor tabii. Bir süre sonra ben de onun etkisi altında kaldım, vampirlere merak saldım. (Hatta o kadar kaptırmıştık ki kendimizi üç arkadaş kitap yazmıştık, fanfiction gibi bir şeydi ahahah..)

O yıllarda Kütahya'da sadece bir tane kitapçı var; Üniversite Kitapevi. Orası da çok soğuk bir yer. Bana öyle geliyordu yani. Neyse, bir tane daha kitapçı açıldı biz ortaokuldayken. Kocatepe Kitapevi. Adamlar bariz korsan kitap satıyor ama farkında değiliz. Bir de bir uygulamaları vardı, üyelik yapıyorsun, kütüphane gibi yani. Bir kitap alıyorsun iki liraya, iki hafta mı ne süre var, geri getirip başka bir kitap alıyorsun yine iki liraya. Hani CD kiralardık ya aynı o hesap... 

Alacakaranlığın bu kadar büyük yankı yaratmasından sonra başka vampir kitapları da görünür olmaya başladı gözümde. Alacakaranlığı okumadım, o arkadaşımın helaliydi :D Böyle bir şey vardı yalnız gerçekten de, birimizin hayran olduğu bir şeye diğerimiz dokunmuyorduk. Kıskançlık meselesiydi bu yani. Bu yüzden Merve'yle küstüğümüz bile olmuştu ahahah. Neyse, Alacakaranlık bana haram olunca - ah neredeyse unutuyordum bir de Potterheadler olarak Alacakaranlıktan nefret etmek ZORUNDA olduğumuz için başka popüler kitaplara yöneldim. Anita Blake serisinden, seri olduğunun farkında olmadan birkaç kitap okudum, Anne Rice'ı keşfettim, Güneyli Vampir Serisine daldım... Sonra Dedikoducu Kız kitaplarını alıp okudum o kitapevinden. Sonra da Sevimli Küçük Yalancılar'a geldi sıra. Sonra deli gibi, uykusuz, soluksuz Gece Evi okudum. Gece Evi'ne aşık oldum. Allah'ım hatırladıkça çıldırıyorum :D

Ortaokul böyle hayallere dalmış bir halde bitti. Klasik kitapların adı bile aklımdan geçmiyordu. Bu yılların en büyük güzelliği dediğim gibi Harry Potter serisinin beni büyülemesiydi. İyi ki de büyülemiş, ohh..

Lisede eskisi kadar hevesli bir şekilde kitap okumuyordum. Bunun nedeni en yakın arkadaşım olan ve o dönem tutkuyla kitap okuma konusunda bana ilham olan Merve'yle ayrı okullara düşmüştük. Sonra aynı okulda ve aynı sınıfta tekrar birleşsek de ikimiz de eskiden olduğumuz tutkulu okuyucular değildik. Yine de lise döneminin ikinci yarısında içimdeki uslanmaz doğaüstü yaratık sevgisi ortaya çıktı ve bu süre zarfında Vampir Akademisi ve Fısıltı serilerini ayıla bayıla okudum, bu serilerin fangirlü oldum. Fantastikten caymadım Hobbit'i okumak gibi harika bir karar verdim. Game of Thrones diye bir dizi başladı, dizinin ilk bölümlerini izlememle kitabını okumaya başlamam bir oldu. Devamını getirmemişim, araya Yasemine Galernon'un Cadı serisi, Açlık Oyunları ve ve ve... Vampir Günlükleri girdi...

Neyse bu dönemler böyle boş beleş geçti :D Üniversiteye hazırlıktı, sınavdı tercihlerdi derken hayatımda yeni bir dönem başladı: İzmir'e taşındık, üniversiteye başladım.

Hazırlık sınıfında booktuberları keşfettim. Normalde youtuber izlemiyordum ama kitap yorumlarını izlemekten inanılmaz keyif alıyordum. Kitap okuyup yorum takip eden herkesin tanıdığı insanları izlemeye başladım. Onların videolarını izlediğim süreyi kitap okumaya harcasaydım şu an okuma listemdeki kitap sayısı birkaç düzine daha az olabilirdi. Kitap yorumlarına kendimi o kadar çok kaptırdım ki bu videoları izlerken not aldığım kitapların sayısı yüzleri geçti. Bir noktadan sonra artık izlemeyi bırakıp okumaya başlamam gerektiğinin farkına vardım. Bu gibi kitap kanallarının öve öve bitiremedikleri her şeyi okumaya çalıştım. 

Lux serisi bunlardan biri mesela. Fırsatçı serisi. Ölümcül Oyuncaklar serisi (bu serinin çok kötü olduğunu düşünmüyorum, orası ayrı..). John Green kitapları, düşündükçe içime sıkıntı basıyor. Uyumsuz serisi. The 100 serisi. İşte yine böyle popüler olmuş, gereksiz şişirilmiş bir sürü kitap okudum. Okurken keyif almış olduğum gerçeğini asla değiştiremem, kendime yalan da söyleyemem. Okuyup bitirdiğim zamanlar bu kitaplara Goodreads'te yüksek puanlar da verdim. Şimdi okusam belki de aynı keyfi almam bu kitaplardan ama dört-beş yıl önceki halim gayet de o keyfi aldı bu kitaplardan. Kitapları ya da serileri aşağıladığım da düşünülmesin, ben sadece kitap zevkimin yıllar içinde değiştiğini vurgulamak istiyorum.

İşte bu tarz kitapları okuduğum dönem yılda 70-75 kitap okuduğum dönemdi. 

Sonra hazırlık bitti, üniversite birinci sınıfa başladık ve ben o dönem harika bir hocadan harika bir ders almaya başladım. Bu ders bölüm dersim bile değildi, her birinci sınıfın almak zorunda olduğu İnkılap Tarihi dersiydi. Bu ders gerçekten dört yıllık üniversite hayatımda aldığım en keyifli derslerden biriydi. Neyse, bu dersi veren hocamız daha ilk dersinde klasiklerin önemini anlattı bize. Ne dediğini şimdi tam olarak hatırlamıyorum, tek bir cümlesi kalmış aklımda; gelişmiş ülkelerde öğrencilerin klasik okuduğunu ve gelişimin temelinde de bunun yattığından bahsetmişti. O zamana kadar insan ne isterse onu okusun, işte ne biliyim, insan okuduğu kitaptan illa ki bir ders çıkarmak zorunda değildir, kitap sadece keyif için okunabilir gibi bir görüşüm vardı. Tabii bunlar kişisel görüşlerdir ve isteyen istediği şeyi düşünebilir. Fakat o derste hocamızın anlattıkları beni o kadar etkiledi ki... Yerli bir klasik adı zikretti: Saatleri Ayarlama Enstitüsü... Okuyan var mı diye sordu... Arkadaşlar, sınıfta en azından otuz-kırk kişi var. Okudum diyen çıkmadı. O an gerçekten kendi adıma çok utandım ben. 

O gün eve gittim ve yaptığım ilk şey kendime bir klasik kitap listesi hazırlamak oldu. 

Birden klasik okumaya başlamadım tabii. Bu mucize olurdu zaten. O zamana kadar üzerine düşmediğim, kendime adeta yabancılaştırdığım bir türdü bu. O yüzden bilinçli, yavaş yavaş, sindire sindire okumaya başladım klasikleri. Bu süreç hala da devam ediyor, bitmiş değil. 

Küçükken sınıf kütüphanemizde klasiklerin sadeleştirilmiş versiyonları vardı. Bunlar hiç ilgimi çekmezdi benim. Jane Eyre vardı mesela, Jane Eyre diye telaffuz ediyordum zorla ve adını bile söyleyemediğim bu kitap ne kadar ilginç olabilirdi ki? (Şu an en sevdiğim klasiklerin başında gelir kendisi..) Bir seferinde Robinson Crusoe'yu okumaya çalıştım, kapağındaki rengarenk papağan dikkatimi çekmişti ama sıkılıp kapattım. Çocukluğumda - ilkokul çağımı kastediyorum - okuduğum tek klasik Seksen Günde Devri Alem'di. Bir de babamdan dinlediğim Sefiller. Onu da kendim okumuş sayılmam aslında ama olsun, hikayesini biliyordum az çok.

Aslında bu sadeleştirilmiş versiyonları okumamam sonradan işime geldi; belki hikayelerini bildiğim kitapları okumak külfet gelecekti, yine sıkılacaktım. Şimdi hepsini sıfırdan keşfetmek daha güzel geliyor bana.

Sonra kendi kendime Marquez'i keşfettim, yine çok değerli bir hocam sayesinde İhsan Oktay Anar'ı keşfettim. Kim bilir daha keşfedeceğim kaç muhteşem yazar var...

Hep klasik okuyorum, hep edebi açıdan yoğun kitaplar okuyorum diye de bir şey yok elbette. İnsan arada kafasını dağıtmak, öylesine, rahatlamak için vakit geçirmek istiyor. Bunun için ben genelde eskiden okuduğum türden kitaplar okuyorum hala. Yine de okumadığım tonla klasik varken bu tarz kitapları okumak her zaman içimden gelmiyor. Kitap zevkim gerçekten değişti... Bunu geçmiş yıllarda okuduğum kitaplara bakınca daha iyi anlıyorum. 

Uzun lafın kısasa son dönemde az kitap okuyormuşum gibi hissetmemin nedeni bence bu. Beni daha çok düşünmeye iten, sorgulatan, yoğun edebi anlatımları olan zihinsel olarak insanı yoran kitaplar okuduğum için miktar azalmış gibi görünse de bence okuduklarımın bana kattığı şeyler kesinlikle arttı. Önemli olan nicelik değil, nitelik en nihayetinde...

Eskiden okuduğum, şimdi de bir sürü kişinin okuyup beğendiği kitaplara niteliksiz demek istemiyorum, diyemem de zaten. Sadece şunu söylemek istiyorum, insan yaş aldıkça da farklı şeylerden keyif almaya başlıyor. Okudukça, farklı şeyler keşfettikçe okuma zevki de değişiyor insanın haliyle. Değişmemesinde de bir sorun yok elbette. İnsanlar klasik kitap okumaktan, edebi yoğunluğu olan kitaplar okumaktan hoşlanmayabilir, herkesin zevki kendinedir. Bu gayet normal. Yalnızca insan bir şekilde kendini geliştirmeyi bilmeli. Bu ister kitaplar yoluyla, ister sinema yoluyla, isterse de tecrübe yoluyla olsun. İnsan kendini geliştirsin, ufkunu bir şekilde genişletsin de nasıl yapıyor önemli değil bence. Bu illa kitaplarla olacak diye bir şey yok.

Ayrıca eskiden okuduğum - hala da arada sırada okuduğum - bu tarz kitaplar düzenli kitap okuma alışkanlığımı sürekli kılmama yardımcı oldu. Okuduğum türler değişiklik gösterse de kitap okumamazlık yaptığım bir dönem yoktu -lise birinci sınıf hariç çünkü lise birinci sınıf benim için kişisel bunalımlarla geçti.

Bu böyle biraz iç dökme biraz öz eleştiri mahiyetinde bir yazı oldu. Buraya kadar okuduysanız çok çok teşekkür ederim. Sizinle sohbet etmeme izin verdiğiniz için çok sağ olun. Aşağıya mutlaka yorum bırakın ki düşüncelerinizi ben de bileyim. 

Kitap zevkinin değişmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz mesela?

Sizin de zaman içinde okuduğunuz kitap türleri değişti mi? Eskiden okuduğunuz şeylerden hala keyif alıyor musunuz?

Klasik kitap okumak/okumamakla ilgili görüşünüz nedir?

Benimle paylaşın!

22 Ağustos 2019 Perşembe

Çeviri Günlükleri #1 | Çeviride Toplumsal Cinsiyet


Herkese yeni bir yazı dizisiyle merhaba!

Bu yazı dizisine geçtiğimiz aylarda başlamış, bir yazı da yazmıştım ama teknik bir sorundan dolayı o yazım silindi. Aynı konuda yazacak hevesi kendimde bulamadığımdan şimdilik başka bir konuyla devam etmek istedim. O yazının konusu olan yerelleştirmeye daha sonraki yazılarımda değinebilirim belki. 

Bu yazı dizisinde çeviri ile ilgili yazılar olacak; çeviri eleştirilerimi, belki raporlarımı paylaşacağım buradan. Bu tür yazılar okul için ödev olarak da hazırladığım yazılar; ayrıca yazmaktan inanılmaz keyif aldığım şeyler. Hem kitap yorumlarına ağırlık veren bir blogum var hem de çevirmenlik yapıyorum - o halde neden ikisini birleştirip bir şeyler ortaya çıkarmıyorum dedim kendi kendime. 

Bu yazımın konusu da geçtiğimiz dönem birkaç arkadaşımla üzerine çalıştığımız "çeviride toplumsal cinsiyet" konusu.

Öncelikle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki farkı hatırlayalım;

Cinsiyet, kadın ve erkek arasındaki doğal, biyolojik farklılıkları işaret eder. Bu farklılıkların bir çoğu net ve sabitken bazı biyolojik farklılıklar çeşitlilik gösterir. Toplumsal cinsiyet ise toplum tarafından verilen erkeklik ve kadınlık hakkında kültürel görüşler, inanç sistemleri, imajlar ve beklentilerle yapılanmıştır. -Alıntı
 Bu konuyu seçmemiz aslında tesadüf değildi. Grup arkadaşlarım aynı zamanda en yakın arkadaşlarımdı ve biz zaten bu konular üzerinde her fırsatta konuşur tartışırız. Kadının toplumdaki yeri bir yana kutsal metinlerdeki yeri, dinimizde kadına verilen değer, bu doğrultuda kutsal metin çevirileri gibi meseleler üzerine sohbet etmekten büyük keyif alıyoruz. Hal böyle olunca, metin arayışımız da bu alanlara yönelik olmuştu. 

Arayışlarımız sonunda toplumda ve kutsal metinlerde kadının yerini çeviri çerçevesinde ele alan bir çalışma bulduk. Sherry Simon'un yazdığı "Gender in Translation", yani "Çeviride Toplumsal Cinsiyet" kitabıydı bu. Henüz Türkçe çevirisi mevcut değil, ama kim bilir...



Kabul görmüş ya da görmemiş olsun, çevirinin kadınlığı tarihsel açıdan süregelmiş bir benzetmedir. "Kadın" ve "çevirmen", söylemsel olarak aynı düşük sınıfa indirgenmiştir. Orijinal bir kitabın çoğaltılmış kitaplar üzerindeki hiyerarşik otoritesi, eril ve dişil imajla bağlantılıdır: Orijinal olan, güçlü üretken erkek, çeviri ise daha zayıf ve ikinci seçenek olan kadın olarak kabul edilir. 
Kitabın yazarı Sherry Simon, çalışmalarını Kanada’daki Concordia Üniversitesi’nde yürüten bir akademisyen. Simon tarafından kaleme alınmış olan Gender in Translation, 1996 yılında yayımlanmış. Bu çalışması çeviride toplumsal cinsiyet konusunu feminist çerçevede ele alan ilk eser olma özelliğini taşıyor. Eserde Simon, kadın çevirmenleri birer feminist aktivist olarak nitelendiriyor.

Çeviri sürecinde pek çok zorluk yaşadık, yazarın Kanadalı olmasından kaynaklı Fransızca alıntı ve ifadelere yer vermesi, kitabın ağdalı bir dili olması ve uzun, karmaşık cümle yapıları bu zorluklardan sadece bazılarıydı. Fakat bana göre, ve elbette grup arkadaşlarıma göre, bizi en çok zorlayan şey cinsiyet anlamı taşıyan sözcükleri, cinsiyetle ilgili yapılan sözcük oyunları ve farklı dillerde bu konuda verilen örnekleri Türkçe'ye aktarmak oldu. 

Sorunumuzun temeli şuydu aslında; yazarın örneklerini verdiği dillerin dilbigisel ve doğal cinsiyete sahip olmalarıydı.

Dilbilgisel cinsiyet, sözcüklerin anlamlarına göre değil, biçimlerine göre sınıflandırıldıkları anlamına gelir. Bu biçim, bir sözcüğün sıfat, artikel ve zamir uyumuyla ilgili dilbilgisel olarak nasıl şekilleneceğini belirler. Dilbilgisel cinsiyet biçimsel bir özelliktir ve anlamla hiçbir ilgisi yoktur  İngilizce ise dilbilgisel cinsiyete değil, “doğal” cinsiyete sahip bir dildir. Bu da cinsiyetin biçimden değil, anlamdan kaynaklandığını gösterir.(Sherry, 1996). İngilizce'de şahıs zamirlerinin he, she, it diye ayrılması, Almanca'da ise her ismin bir artikelinin (der,die,das) olması bu durumlara örnektir. Türkçe'de böyle bir durum yok ve dil çifti arasındaki bu uyumsuzluk, özellikle bu konu vurgulanmak istendiği zaman çeviride zorluk yaşanmasına neden oluyor. 

Bu zorlukla ilgili şöyle bir örnek vereyim; farz edin ki Türkçe yazılmış bir roman var ve bu roman karakterinin adı yok. Karakterden hep "o" diye bahsediliyor ve kitabı okurken okuyucu bu karakterin kadın mı yoksa erkek mi olduğunu bilmiyor. Ancak kitabın sonunda bunu öğrenip kitap boyunca yürüttüğü tahminler sonucunda şaşırıyor - ya da şaşırmıyor. Ne var ki kitabın, kurgunun tüm esprisi bu, kurgu bu ayrıntı üzerine kurulmuş. Şimdi böyle bir kitabı İngilizce'ye çevirdiğinizi düşünün. Bizdeki "o" zamirinin İngilizce'de direkt bir karşılığı yok, koşullara bağlı bir karşılık söz konusu. Bahsettiğimiz kişinin cinsiyetine göre değişkenlik gösteren bir durum var. Öyleyse bu kitabın çevrilebilirliğinden söz edilebilir mi? Ki çeviribilimde çevrilebilirlik de ayrı bir meseledir. 

Böyle bir kitapta Türkçe'nin "o" diyerek yarattığı gizemi İngilizce'de nasıl yaratabiliriz? Elimizde  yanlızca he, she ve it var ve hepsi bir koşulu ifade ediyor. Kitapta "o" diye bahsedilen kişiye  he ya da she desek veya ikisini de ifade etmeyen, cansız varlıklar, durumlar ve hayvanlar için kullanılan "it" zamirini tercih etsek bu sefer bu bilinmezliği, bu gizemi okuyucunun gözüne sokmuş olmaz mıyız? Ayrıca İngilizce'de bir kişi için kullanılmayan "it" zamirini bu duruma uydurarak zorlama bir tercih yapmış olmaz mıyız?

İşte böyle bir durumda cinsiyet belirteçleri çeviride büyük bir sıkıntı çıkarıyor, hatta bence çeviriye imkan vermiyor. 

Çok genel bir örnek verecek olursam mesela; "He is a teacher," cümlesini Türkçe'ye "O bir öğretmendir," şeklinde çevirdiğimizde, Türkçe'nin dilbilgisi sınırları içinde cinsiyet belirteci kullanmadığımız için orijinal cümlenin anlamını genişletmiş oluyoruz. Bunun gibi bir örnek tek bir cümle üzerinden bakıldığında bir sorun yaratacakmış gibi görünmese de bazı bağlamlar içinde sorun teşkil edebilir. 

Tüm bunların yanında şöyle bir olgu da dikkat çekiyor; dilbigisel ya da doğal cinsiyete sahip dillerde bilinmeyen bir cinse yapılan atıflar eril zamirlerle yapılıyor. En bilindik örnek Tanrı için İngilizce'de erkek şahıslar için kullanılan "he" zamirinin tercih edilmesidir. Bunu İngilizce Kuran çevirilerinde de gözlemledim. Yani cinsiyeti bilinmeyen bir varlığı belirtmek için "he" zamiri ve bunun varyasyonları (him, his) kullanılıyor. Türkçe'de yine bu seçimi yapmak zorunda kalmıyoruz ve cinsiyeti olmayan Tanrı'ya "O" diyebiliyoruz. 

Bununla ilgili kitapta, benim çevirdiğim kısımda şöyle bir cümle vardı örnek olarak: 


They ask whether it is logical to say “Everyone please take off his boots,” when there are 300 women and 1 man in the room?

Durum şu: 300 tane kadının ve 1 tane erkeğin bulunduğu bir odada biri "Herkes botlarını çıkarsın" diyor. Bu cümleyi Türkçe okuduğumuzda vurgulanmak istenen cinsiyet belirteci sorununu görmüyoruz fakat İngilizce cümlede sorun yaratan sözcük, "bot" kelimesine iyelik anlamı veren "his" sözcüğüdür. "His" İngilizce'de erkek cins için kullanılan iyelik sıyafıdır. Herkesin botundan bahsederken dahi bir topluluk için, içinde kadın ve erkeğin bulunduğu yani tek bir cinsten söz edilemeyecek bir durumda, erkek zamiri tercih ediliyor. Hele ki bu örnekte belirtildiği gibi ortamdaki kadın sayısı fazlayken... 

İşte bu örneği çevirirken cümleyi olduğu gibi, hiçbir ekleme ve açıklama yapmadan Türkçe'ye aktarmam mümkün olmadı. Türkçe  konuşan okur için örneği açık hale getirip anlaşılır kılmak için bu  yöntem bir zorunluluk haline geldi. 

Eril-dişil ayrımına göre oluşturulmuş sözcüklerin çevirisi de sıkıntı yarattı. Örneğin, kadın yazarlar için "author" sözcüğünün değil de "auther" sözcüğünün kullanıldığı yerler vardı. ("Her"  yine İngilizce'de dişi cins belirteçlerinden biridir.) Ya da bugün genel olarak çevirmen anlamına gelen "translator" sözcüğünün kadınlar için farklı olması gerektiğini, kadın çevirmenlere "translatress" denmesi gerektiğini savunanlar da vardı ve bu kısımları çevirirken bu İngilizce sözcüklerdeki değişimi okura gösterebilmek adına çeviride bu sözcükleri aynen bırakıp açıklama yapma yoluna gittik. Aksi halde bu örneklerin içi boş kalacaktı ve okur için hiçbir şey ifade etmeyeceklerdi.

Şöyle düşünün, "Falanca kişi erkek çevirmenler için kullanılan "çevirmen" sözcüğünü kadın çevirmenler için kullanmanın doğru olmadığını ve kadın çevirmenler için "kadın çevirmen" denmesi gerektiğini savunur." Bir yerde olayın özü kavransa da bu şekilde, tek bir kelimeyle verilen, sözcükteki ekin değişimiyle yaratılan cinsiyetçi yaklaşım okura aktarılamaz. Bu örnek için grupça yaratıcı düşünüp translator/translatress sözcük çifti için mütercim/mütercime karşılığını bulduk ama "mütercim"in yalnızca yazılı çevirmen anlamına gelmesi bunları çeviride kullanmamaya karar vermemizle sonuçlandı. 

Bunlar gibi bir sürü örnekle doluydu kitap. Tek bir sözcük, cümle hatta bazen paragraf bazında yaşadığımız sorunlar hep bu konuyla ilgiliydi. 

Ve aslında kitabın anlatmaya çalıştığı şeyi, kitabı çevirirken daha iyi anladık. Uygulamada bu zorlukları yaşamak okuyarak asla anlayamayacağımız şeyleri görmemizi sağladı. Cinsiyet belirteçlerinin dilimizde bulunmaması yazarın değindiği noktalara daha titiz yaklaşmamıza da neden oldu. Kısacası bence bu kitabı, örneğin Almanca'ya çevirseydik Türkçe'ye çevirdiğimizde yaşadığımız bu sorunları yaşamaz, cinsiyeti vurgulayan örnekler üzerinde daha az kafa yorardık. 

Yazımı sonlandırırken cinsiyet farklılıklarının nasıl bir rol oynadığını gözler önüne seren şu deneyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu deneyi kendi üzerinizde de deneyebilirsiniz. Aşağıda size vereceğim sözcük çiftlerinin sizde çağrıştırdığı cinsiyeti bir yere not etmenizi veya aklınızda tutmanızı istiyorum. Yani sizce hangisi eril hangisi dişil bir sözcük?

*çatal - bıçak

*Ford - Chevrolet

*tuz - karabiber

*vanilya - çikolata

Deborah Cameron'ın yaptığı bu deneydeki katılımcılar bu soruya hiç tereddüt etmeden, zorlanmadan cevap vermişler. Katılımcılar arasında "doğru" sınıflandırma üzerine de bir fikir birliği sağlanmış, ki bu gerçekten çok tuhaf. Katılımcılar tarafından bıçak, Ford, karabiber ve çikolata eril olarak; çatal, Chevrolet, tuz ve vanilya da dişil olarak sınıflandırılmış.

Bu deneye kaç kişinin katıldığıyla ilgili bir bilgi verilmiyor ama katılan herkesin  aynı cevapları vermesi beni gerçekten şaşırttı. Siz de bu kelimeleri katılımcılar gibi mi sınıflandırdınız?

Yazar, bu deneyin, ‘eril’ ve ‘dişil’ kavramların ‘gerçek’ cinsel farklılıkla hiçbir alakasının olmadığını gösterdiğini vurguluyor. Bu kavramların güçlü/zayıf, aktif/pasif gibi karşıtlıklarla ilişkili olduğunu söylüyor ve deneyin aynı zamanda cinsiyetin ilişkisel olduğunu ve aslında bütün düşüncelerimize hakim olan iki bileşenli, karşıt yapısının kapsamlı bir hali olduğunu gösterdiğinden bahsediyor.

Bu arada yukarıdaki sözcükleri ben de diğer katılımcılar gibi sınıflandırdım, gerçekten çok tuhaftı. 

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çeviri kitaplar okurken cinsiyetin çeviriyi etkilediğini hissettiğiniz zamanlar oldu mu?

Benimle paylaşın!

20 Ağustos 2019 Salı

Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi? / Caner Taslaman | Kitap Yorumu


Bir Müslüman Evrimci Olabir Mi?

Yazar: Caner Taslaman

Yayım Yılı: 2017


Bir Müslüman, Hz. İsa'yı ilahlaştıranlardan dolayı Hz. İsa'ya sevgisinden vazgeçmediği gibi bilimi ateizm için araçsallaştırmaya çalışan ateitler yüzünden Allah'ın yarattığı varlıkları tanımamızda en önemli yardımcılarımızdan biri olan bilimden vazgeçmemelidir. 
Geçen akşam canımız dizi/film yerine belgesel türü şeyler izlemek istedi. Youtube'da dolaşırken karşımıza dini tartışmaların olduğu programlar çıktı. Önce saçma sapan şeyler söyleyen hocalara sinirlendik, sonra dikkatimizi çeken bir konu üzerine tartışılan bir program gördük. Program, Habertürk Kanalı'nda yayınlanan Öteki Gündem isimli programdı ve konuğu Mehmet Okuyan'dı. Mehmet Okuyan'ı zaten tanıyordum, birkaç videosuna denk gelmiştim önceden. Yine de görüşleri hakkında pek bir fikrim yoktu açıkçası. Programın izlediğimiz kısımda "huriler meselesi" tartışılıyordu ve Mehmet hocanın anlattıkları, anlattıklarını gerekçelendirme şekli çok hoşuma gitti. Ayetleri yorumlama yöntemi bana çok makul geldi; cümleleri dil bilgisi gerçeğini de hesaba katarak yorumluyordu. Böyle olunca Mehmet Okuyan'ın farklı konulardaki görüşlerini merak ettik ve izlemeye devam ettik. Başka bir programda konuklar arasında Mehmet Okuyan'ın yanında Caner Taslaman da vardı. Kendisi daha önce tanıdığım biri değildi ama onun da yaklaşımı oldukça ilgimi çekti. 

Velhasıl Taslaman'ın tahsilini, araştırma ve ilgi alanlarını merak ettim ve kendisini araştırdım. Kitaplarına göz gezdirdim ve gerçekten de benim uzun süredir merak ettiğim, ilgilendiğim konularla ilgili eserler verdiğini gördüm. Zihnimi en çok meşgul eden sorulardan birinin bir kitabının başlığı olduğunu görünce tam manasıyla yerimde duramadım. Ayrıca eklemeden geçmemem lazım; yazarın kendi sitesinde kitaplarının e-kitaplarına ücretsiz ulaşabilirsiniz. Ben de bu çok merak ettiğim kitabı indirip hemen okumaya başladım.

Kitabın yazılış amacı adından belli zaten; kitap size evrim teorisini anlatmayı, açıklamayı vaat etmiyor. Evrim teorisini desteklemek veya reddetmek gibi de bir nieyeti yok yazarın. Başlıkta sorduğu soruyu yanıtlamaya çalışıyor sadece. Bir müslümanın evrime inanmasında bir sakınca var mı onu tartışıyor. Bunu da elbette Kuran temelli yapıyor. Benim için de bu çok önemli olduğu için bunun, devamlı düşündüğüm bu konuda beni aydınlatacak bir kitap olduğuna ikna oldum. yazarın savunduğu şeyleri temellendirme biçimi de bölümden bölüme bu konuda haklı olduğumu gösterdi bana.

Kitap pek çok bölümden oluşuyor, bölümler "Ol," emrinden, tek nefisten yaratılışa, Hz. Adem'in nerede yaratıldığına, Nuh Tufanı'na ve altı gün meselesine kadar birçok konuya değinip bu konular açısından evrim teorisine inanmanın müslümanlar için sakıncası olup olmadığını tartışıyor. 

Yazarın, anlattıklarını desteklemek için verdiği örnekleri çok başarılı, çok güçlü, çok etkili buldum. Anlatımıyla birlikte bu örneklerle herkese ulaşmayı amaçladığını düşünüyorum. Gerçekten de okuduğunda herkesin kolayca anlayabileceği bir kitap olmuş bu. Bölümlerin sıralanışı bile bu düşünülerek yapılmış gibi çünkü okudukça aklımda oluşan sorulara bir sonraki bölümün cevap verdiğini görmek beni hem şaşırttı hem de mutlu etti. Hem okumadan önce aklımda olan sorulara, hem de okurken kafamda oluşan sorulara cevap verir nitelikte bir çalışmaydı bu. Bu konuda bu kitaptan aldığım cevaplar beni tatmin etti. 

Sadece Hz. Adem'in ve diğer insanların yaratılma meselesi üzerine olan bölüm biraz aklımı karıştırdı ve o konuda ek araştırmalar yaptım. Bir kaynağa bağlı kalmadan yaptığım araştırma ve okumalar sonunda bu bölümü tekrar okudum ve bu sefer burada anlatılan şeyi kafamda daha rahat oturttum. Bu küçük araştırmam bir tamamlayıcı oldu yani. Ayrıca kitabı bitirdikten sonra da bu evrim-islam meselesini daha fazla araştırma isteği duydum, kitap insanı daha da araştırmaya itiyor yani. 

Başlıktaki sorunun cevabına gelirsek yazar bu soruya şöyle cevap veriyor; Kuran'a bakıldığında bir müslümanın evrime inanmasında bir sakınca yoktur. İnanmamasında da yoktur. Müslüman kişi evrime inanmalıdır diye de bir şey yok, müslüman kişi evrime inanamaz, bu günahtır diye bir şey de yok. Kısacası evrim teorisinin olasılığına inanmak insanı dinden çıkarmıyor. Bunu bir spoiler olarak görmeyin lütfen. Sorunun cevabını vererek kitabın esprisini bozmuş filan değilim çünkü kitabın asıl amacı bu iki düşüncenin altını Kuran ayetleriyle doldurmak. Ayrıca ben de yazarın bu görüşte olduğunu okumadan önce az çok biliyordum. 

Kitabı okuduktan sonra bu meseleyle ilgili fikrim yazarla aynı yönde. Evrim teorisinin olasılığına inanmanın Allah inancımı zedelediğini,  imanımı kötü etkilediğini düşünmüyorum. Teori gerçek olabilir de olmayabilir de diyorum. Bu ikisinden birine inansam da aksinin olabileceğine de  ve Allah'ın bilgi ve kudretinin her iki seçeneğe de yeterli olacağına da inanıyorum. Zaten bence bir teoriyi temelsiz nedenlerle kötülemek, ondan nefret etmek ne kadar saçmaysa bir teoriye inanmak ve sıkı taraftarı olmak da o kadar mantıksız. Sonuçta bu bir teori ve kanıtlanana kadar gerçek kabul edilemez, bir gün çürütülebilir ve aksi ispatlanabilir. Bu yüzden evrim teorisine yaklaşımım, olabilir de olmayabilir de şeklinde. Tabii evrim teorisini bildiğim kadarıyla bu kanıya varıyorum. Henüz bu teoriyle ilgili çok şey okumadım, ayrıntılarını bilmiyorum. Öğrenmek de istiyorum ama. 

Arayı açmadan yazarın Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı kitabını da okuyacağım. Bunlar sizin de ilgilendiğiniz konularsa ve tabii e-kitap okumak sizin için sorun değilse yazarın kitaplarına buradan ulaşabilirsiniz. 

Yorumunu yazdığım söz konusu kitabı da pdf olarak hemen buradan edinebilirsiniz.

Açıkçası yazarın her kitabı ilgimi çekti. Sırasıyla okuyacağım. 

Bu konulara merakınız varsa mutlaka okumanız bir gereken bir kitap Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi?.

Sağlıcakla kalın!

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Notre Dame'ın Kamburu / Victor Hugo | Kitap Yorumu #kom2019


Notre Dame'ın Kamburu

Orijinal Adı: Notre Dame de Paris

Yazarı: Victor Hugo

Yayım Yılı: 1831

Çevirmen: İsmet Birkan


İnsan düşüncesi varlığını sürdürmek için mimarlıktan daha kalıcı ve dayanıklı olmakla kalmayıp daha basit ve daha kolay da olan bir araç bulur. Mimarlık tahtından indirilir. Orpheus'un taş harflerinin yerini Gutenberg'in kurşun harfleri alacaktır. Kitap, yapıyı öldürecektir.

Herkese bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan birinin yorumuyla merhaba!

Gotik Edebiyat Kulübü'nün ağustos ayı kitabı Notre Dame'ın Kamburuydu. Bu, benim de uzunca bir süredir okumak istediğim ama neden bilmiyorum ama ertelediğim bir kitaptı. Kulüp vesilesiyle bu ayın ilk yarısında okumuş oldum. İyi de daha fazla bekletmeden okumuşum. 

Ay, nereden başlasam bilemiyorum aslında. 

Notre Dame'ın Kamburu Victor Hugo'nun 1831 yılında, 29 yaşında, yalnızca altı ay içinde yazdığı bir eser. İçinde romantik ve gotik öğeler barındıran bu tarihi roman baş rolünde Paris olan trajik  bir aşk hikayesini anlatıyor. Kader ya da tesadüfün başlangıçtan sona kadar büyük bir payı olan bu hikaye 1482 yılının Paris'inde geçiyor. Aşk hikayesi dediğime de bakmayın, burada anlatılan aşk  öyle insanın içini ısıtan, biraz üzen ama sonra mutlu eden, tozpembe hayaller kurduran bir aşk değil. Aşkın en karanlık, en tehlikeli hali. Keşke olmasa dedirten hali. Öyle ki etrafındaki her şeye herkese zarar verip mahveden bir aşk bu. 

Bence kitabın anlattığı hikaye zaten etkileyici, yani dümdüz anlatılsa dahi insanı duygulandıracak bir hikayesi var kitabın; ne var ki beni asıl etkisi altına alan şey yazarın anlatımı oldu. Zaten trajik olan bu hikaye yazarın eşsiz kalemiyle öyle vurucu, öyle çarpıcı hale geliyor ki duygu yoğunluğundan yorgun düşüyorsunuz. Okurken bir iç çekesiniz, bir ah edesiniz geliyor. Kitap size o duyguyu çok net bir şekilde hissettiriyor yani.

Hugo'nun kalemiyle ilgili sevdiğim bir başka şey, bunu diğer eserlerinde de yapıyor mu bilmiyorum ama ara sıra okuyucuya seslenmesi oldu. Ben bir okuyucu olarak yazarların bana seslenmesini çok hoş buluyorum, benim farkımda olmaları bana özel hissettiriyor. Adımı bile bilmese de, varlığımdan haberi olmasa da, yüzlerce yıla, zamana mekana meydan okuyarak aramızda böyle bir iletişim kurması bana gerçekten büyüleyici geliyor. Boşluğa anlatmıyor hikayesini, doğrudan bana anlatıyor. Size de öyle geliyor mu bilmiyorum ama yazarların beni böyle kişisel olarak karşısına alması hikayeyi içselleştirmeme, onunla duygusal bir bağ kurmama da neden oluyor. Yazarın hikayeyi bizzat bana anlatıyor olması onu gözümde daha özel kılıyor. Kısacası Hugo'nun tercih ettiği bu yöntem, okuru doğrudan karşısına alması ve ona hitap ederek bir nevi okuru anlattığı hikayenin içine çekmesi Notre Dame'ın Kamburu'nu benim için unutulmaz bir eser yaptı.

Boşlukta olduğunuzu düşünün ya da önünüzde bomboş bir alanın olduğunu. Hugo hikayesini anlatmaya başlamadan önce bu boşluğu sizin için dolduruyor, benim renkleri olduğunu düşündüğüm kelimeleriyle size bir mekan, bir yer resmediyor. Önce Paris'i anlatıyor size. Hikayesinin arka planını güzelce oturtuyor kafanızda. Sonra yavaş yavaş daraltmaya başlıyor görüş açınızı ve hikayenin geçtiği her ortamı ilmek ilmek işliyor bu arka plana. Sizi hikayeye böyle yorucu bir girizgahla hazırlıyor aslında. Şehri, katedrali, kitaptaki diğer mekanları sayfalar süren betimlemelerle anlatıyor. Benim için bu kısımları okumamak ya da atlamak mümkün olmadı çünkü yazarın tasvir yeteneğine öylesine hayran kaldım ki sözcükleri arasından yolumu bulup çıkamadım. Yazarın kaleminin peşine takılıp o anlatırken ben  de  Paris'i, Notre Dame Katedrali'nin her bir köşesini keşfe çıktım. Bu yoğun betimlemelerle dolu sayfalar bittiğinde haliyle yorgun düşmüştüm. Yorucu bir yolculuktu olmuştu bu, ama aynı zamanda son derece doyurucu ve keyifliydi. Hem artık sırada arka planını iyice öğrendiğim bir hikayeyi okumak vardı. Buraya gelene kadar ara sıra bahsetmiş olduğu ilginç karakterlerin gerçek hikayelerini dinleme zamanıydı artık. 

Hikaye için ne diyebilirim ki. Anlatı boyunca heyecanlandım, meraklandım, üzüldüm, kızdım, nefret ettim, gerildim, yine kızdım, çok kızdım. Bazı karakterler beni hayal kırıklığına uğrattı, onlara karşı oluşan beklentimi boşa çıkardılar. Ama gerçek hayatta da böyle değil midir? Kitabı okurken bunu düşündüm aslında. Hayatımızdaki bazı insanlara bazen farklı, hayali kişilikler yüklüyoruz. Onlardan çok şey bekliyoruz. Hatta bazen onları öyle bir yere koyuyoruz ki yaşattıkları hayal kırıklığı da o derece büyük oluyor. Kimseye hak ettiğinden daha fazla değer vermemek, kimse hakkında olmadık beklentilere girmemek gerek. Sonra sonu hüsran oluyor. 

Güzel, güzellik ne, çirkin, çirkinlik ne? Kitabı okurken sıkça sorguluyorsunuz. 

Notre Dame'ın Kamburu aynı zamanda içiçe geçmiş motiflerle örülmüş bir eser. Öncelikle dış güzellik, dış görünüm ve buna dayanarak yapılan mantıksız ve çoğu zaman acımasız olan yargılamalar, bu doğrultuda oluşmuş, yıkılması imkansız önyargılar kitabın en çok öne çıkan teması. Kader, insanın kaderi  üzerindeki kontrolü, iradesi/iradesizliği de işleniyor derin, ince bir şekilde ve zaten Hugo'nun kitabı yazmaya karar verişi de bu kavrama dayanıyor. Yazar kitabı bu sözcük, kader sözcüğü vesilesiyle yazdığını kitabın önsözünde bile söylüyor. Eserde aynı zamanda sınıfsal farklılığı, eşitsizlik ve adaletsizliği de görüyoruz, ki bunlar olay örgüsünü birinci elden etkileyen olgular. Yargıcın duyma güçlüğü çekmesi ve suçlamaları bile duymadan sadece önyargıları ve tahminleriyle hüküm vermesi bunu açık seçik gözler önüne seren bir detaydı bence. Hikayenin tümünden farklı türden sevgiler karşımıza çıkıyor bir de. Karakterler sevgiyi farklı şekillerde barındırıyorlar içlerinde, aşkı türlü türlü yaşıyorlar. Bu noktada yazarın aşk, sevgi ile tutku, ihtiras arasındaki farka dikkat çektiğini düşünüyorum. Gelgelelim kitaptaki karakterlerin yönlendiren, aldıkları kararları etkileyen, davranışlarını güdüleyen şey öyle ya da böyle aşk. 

Kitabı okurken, bu  eseri anadilinden okuyamıyor oluşuma çok hayıflandım. Kitaptan yüzde yüz keyif almak ancak böyle mümkün olurdu çünkü. Bir de Fransız kültürüne, tarihine dair bolca gönderme vardı, bunların hiçbirini anlayamadım. Tarihsel figürlere, olay ve durumlara yapılan referanslar benim için çok yabancıydı. Bu durum beni derinden üzdü.

Beni üzen bir başka şey de rahip Frollo'nun simya işleriyle ilgili daha ayrıntılı şeyler okuyamamak oldu. Hikayenin odak noktası bu olmadığından yazarın ayrıntıya girmemesini anlıyorum ama bahsedip de üstünkörü geçmesi hevesimi biraz kursağımda bıraktı açıkçası.

Mimari ve matbaayla ilgili sayfalar süren bir inceleme var ki okurken inanılmaz keyif aldım. 

Bu arada söylemezsem rahat edemem, beni en çok hayal kırıklığına uğratan karakter Esmeralda oldu. Nedenini okuyanlar anlayacaktır. 

Kısacası Notre Dame'ın Kamburu benim için unutulmaz, yorucu ama doyurucu bir okuma oldu.  Klasikseverlerin mutlaka okuması gereken bir eser. Eminim yıllar boyunca tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissedeceğim. Okuyun, şiddetle tavsiye ediyorum.

Çeviriden bahsetmeyi unuttum, yazıklar olsun bana. Okuduğum çeviri İsmet Birkan'a aitti. Bu basımı çevirmenini araştırarak almıştım zaten, yayınevi tercihimi çevirmen belirlemişti. Pişman olmadım. Çeviri gayet akıcıydı. Memnun kaldım, Can Yayınları'nın basımını gönül rahatlığıyla önerebilirim.

Sağlıcakla kalın.


*Tek göz körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.

*Genç adama öyle geliyordu ki hayatın tek bir hedefi vardı: bilgi edinmek.

*Quasimodo'nun bir zamanlar ver olduğunu bilenler için, Notre Dame bugün ıssız, cansız, ölüdür. Orada kaybolmuş bir şey olduğu hissedilir. Bu devasa gövde boştur; bir iskelettir; ruh onu terk etmiştir, bıraktığı yer görülür, işte hepsi bu. Göz çukurları hala mevcut, fakat görme duyusundan yoksun bir kafa gibi...

*Böylece dünyanın ilk altı bin yılı boyunca, Hindistan'ın en eski pagodasından Köln katedraline kadar mimarlık insan türünün büyük yazısı oldu. Bu o denli doğrudur ki sadece her dini simgenin değil her insan düşüncesinin de bu büyük kitapta bir sayfası ve anıtı vardır.

*İnsan düşüncesi varlığını sürdürmek için mimarlıktan daha kalıcı ve dayanıklı olmakla kalmayıp daha basit ve daha kolay da olan bir araç bulur. Mimarlık tahtından indirilir. Orpheus'un taş harflerinin yerini Gutenberg'in kurşun harfleri alacaktır. Kitap, yapıyı öldürecektir.

*Gün herkese aittir. Neden bana yalnızca geceyi veriyorlar?

*O kadar güzel bir yaratıktı ki eğer Tanrı insan kılığına büründüğü zaman bu yaratık mevcut olsaydı, onu Meryem'e tercih eder, annesi olarak seçer ve ondan doğmak isterdi!

*Aşk kendiliğinden bitip büyüyen bir ağaç gibir, köklerini varlığımızın en derinlerine salar, çoğu kez harabeye dönmüş bir yürekte bile yeşermeye devam eder.

*Çocuğunu kaybetmiş bir anne için her gün hep ilk gündür.

*İşte hayat bu...çoğu kez bizi düşürenler en iyi dostlarımızdır!

*İnsanın bir düşüncesi varsa her yaptığında onu bulursunuz.

*Büyük teşebbüslerin mutlu sonunu insan bazen talihe bazen de hileye borçludur.

13 Ağustos 2019 Salı

Keşfettiğim Yazarlar #2 | Hüseyin Rahmi Gürpınar


Uzun zamandır bu seriye devam etmek, daha doğrusu bu seriye konu olacak bir yazar keşfetmek istiyordum. Yazı dizisinin ilk yazısında İhsan Oktay Anar'dan bahsetmiştim. O yazıyı buradan okuyabilirsiniz. O zamandan beri yeni yazarlarla tabii ki tanıştım fakat ben bu seriye başlarken kendime, keşfedip üç kitabını okuduktan sonra favorilerim arasına giren yazarları konu edeceğim demiştim. 

Sonunda hakkında bir şeyler yazmak isteyeceğim bir yazar daha keşfettim: Hüseyin Rahmi Gürpınar.

Her yazıda bundan yakınmamdan sıkıldınız belki ama bir kez daha ezberci, yalnızca sınav-odaklı eğitim sistemimize sitem edeceğim. Nasıl olur da liseden mezun olan herkes, edebiyatımızda bu kadar büyük yeri olan yazarların en az bir kitabını okumamış olur? Kendinize ve etrafınızdakilere sorun, kaç kişi lisede isteyerek, can atarak bu klasiklerimizi okumuştur? Yanlış anlaşılmasın, zorla kitap okutulmasına ben de karşıyım ama edebiyat derslerimiz neden edebi akım, yazarların anlatım-tema özelliklerini ezberlemekle geçiyor? Neden eser-yazar ezberlemenin ötesine geçmiyoruz hiç? 

Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar okuduğumu söylediğimde birkaç arkadaşım hemen şöyle dedi: Romanlarında mizahi özellikler öne çıkar. Bir zamanlar ezberledikleri maddeyi söyleyiverdiler hemen, sanki sözlüdelermiş gibi :D

Bir yazarı tanımanın en iyi yolu onun eserlerini okumak değil midir?

Rutin şikayetimi de ettiğime göre, yazardan ve eserlerinden bahsedebiliriz artık...

Hüseyin Rahmi Gürpınar, ömrünün bir yarısı Osmanlı döneminde, diğer yarısı Cumhuriyet döneminde geçmiş bir yazar, yani 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında yaşamış biri. 80 yıllık yaşamının her döneminde bir eser vermiş, bu yüzden onun romanlarını okuyarak ülkemizin farklı dönemlerine, hatta dönüm noktalarına, zihniyete yakından tanıklık edebiliriz. 

Küçücük yaşta annesini kaybedince, sonra babası da ikinci kez evlenince, anneannesinin yanında büyümüş Hüseyin Rahmi. Kitaplarında sıklıkla işlediği batıl inançlar, hurafeler ve cin-peri hikayelerini de çocukluğunda ninesinden ve onun çevresindeki yaşlı teyzelerden dinlediğini, öğrendiğini tahmin etmek hiç de zor değil. 

Ahmet Mithat Efendinin çıkarttığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başlaması hayatında bir dönüm noktası olmuş ve yazarlığını şekillendirmesinde son derece etkili olmuş. Yazarlığının yanında Fransızca eserlerin de çevirisini yapmış. Hem Ahmet Mithat'tan (kendisi edebiyatımızda bu türdeki ilk telif eserin yazarıdır) hem de Fransız yazar Emile Zola'dan etkilenip kendisi de natüralist eserler vermiş, kitaplarında deneysel roman yöntemini uygulamış. 

Lisede ezberlediğim maddeler arasında bu da vardı evet, Hüseyin Rahmi edebiyatımızdaki natüralist akımıın temsilcidir, diye. Peki nedir bu natüralist akım, onu merak etmemiştim işte çünkü sınavda bunu sormuyorlardı. Şimdi merak edip araştırdım, realizmden farkı şuymuş: dilimizde doğalcılık diyebileceğimiz natüralizm aslında romantizme karşı ortaya çıkmış realizmin bir üst akımıymış. Natüralistler insanın, aslında sadece insanın değil her şeyin, çirkin, iğreç yanlarını göstermekten çekinmez, hatta öner çıkarırlarmış. Ekşide biri bu akım için "fotoğrafçılık gerçekçiliği" demiş, akımı doğru anladıysam çok yerinde bir tanımlama bu. Her şeyi olduğu gibi, iyisiyle kötüsüyle, güzelliğiyle çirkinliğiyse, nasılsa öyle yansıtmak amacı güdülüyor natüralizmde. Natüralistler kişileri, durum ve olayları bilim adamı gözüyle aktarıyorlar yani. Bu şekilde romanlarını deneysel bir yöntemle yazıyorlar. 

Henüz Hüseyin Rahmi'nin bütün kitaplarını okumadım ama okuduklarım kadarıyla neden bu akımın temsilcisi olduğunu anlayabiliyorum.  Ona neden "Sokağı edebiyata getiren sanatçı" dendiğini de biliyorum artık. İnsanımızı çok iyi tahlil etmiş bir yazar Hüseyin Rahmi, kitaplarında her türden insan var. Tıpkı hayatta, gerçekte olduğu gibi her karakter kendine ait bir sesle karşımıza çıkıyor: konuşması, hal ve hareketleriyle hep kendine has özellikler sergiliyor.

Dönemin mahalle yaşantısına, günlük konuşma ve sohbet tarzlarına, bunları şekillendiren gelenek ve göreneklere gerçekçi ve aynı zamanda mizahi bir uslüpla ayna tutmuş romanlarında. Bununla beraber, okuduğum üç romanında da gördüğüm kadarıyla yazarın eserlerinde, toplumda güçlü bir şekilde yer edinmiş, adeta kutsal hale gelmiş batıl inanç ve hurafelere, cahilliğe açık bir yergi söz konusu. Yine de okumalarımdan şunu da öğrendim, Hüseyin Rahmi'nin verdiği ilk eserlerde batılılaşma konusu da alaya alınmış, şaşırmadım...

Hüseyin Rahmi Cumhuriyet döneminde de eser vermiş bir yazar ama kitaplarında mekan olarak hep İstanbul'u kullanmış. Anadolu romanı yazmamış hiç, bu bana tuhaf geldi. Çağdaşlarından bu noktada da ayrılıyor, o dönemde yazılan eserlerde Anadolu'ya meyletme görülüyordu ya hani o yüzden. İstanbul'u tüm ülkenin aynası olarak görmüş olabilir mi? İstanbul hep içinde türlü türlü insanı, türlü türlü kültürü barındıran bir şehir olmuş ya zaten, o yüzden yazar İstanbul'un tüm ülkeyi yansıttığını düşünmüş olabilir belki. Tabii bu benim çıkarımım...

Hüseyin Rahmi, "halk için sanat" görüşünü benimsediği için kitaplarını herkese hitap eden, herkesin anlayacağı bir dille yazmış. 

Benim yazardan şimdiye dek okuduğum kitaplar şunlar: Cadı, Gulyabani ve Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç.

Hüseyin Rahmi'den ilk okuduğum, onu tanımama vesile olan kitap Cadı'ydı. Cadı, her şeyden önce adı ve konusuyla dikkatimi çeken bir kitap olmuştu: Naşit Nefi Efendi ile evlenmeye mecbur bırakılan Fikriye Hanım, bu beyin ölen eski eşinin mezarından dirilip cadı olduğu dedikodusuyla korkuya kapılır. Olayın iç yüzünü anlatması için bu "cadı"dan canını zor kurtardığını iddia eden, Naşit Nefi Efendi'nin eski eşlerinden birine, Şükriye Hanım'a başvurur. Şükriye Hanım yaşadıklarını, bütün cadı macerasını olduğu gibi anlatır. 

Üç kitap arasında benim en sevdiğim de Cadı oldu. 

Kitap hakkındaki yorumumu buradan okuyabilirsiniz. 

Gulyabani ise diğer ikisine göre görece daha korkutucu bir kitap. Tabii bir de cinlere inanıyorsanız etkisi üzerinizde daha güçlü olacaktır. Yine de bir noktadan sonra meydana gelen absürtlükler yazarın durum ve olayları alaya aldığını size hissettiriyor. Cadı'da olduğu gibi bu kitapta da batıl inançlar hicvediliyor. 

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, ele aldığı konu, asıl hikayenin arkasında işlenen olay, bu olayın halk üzerindeki etkisinin anlatılışı bakımından beni yazara hayran bıraktı. Ana karakterin ağzından komşu teyzelere uzayı, gezegenleri anlattığı kısımlar beni hem güldürdü hem de şaşırttı. Hüseyin Rahmi, karakteri vasıtasıyla insanımızın öğrenmeye hevesli olmayışından yakınırken onunla hem fikir olmamak elimde değildi. Bunca yıl sonra, hala aynı tip insanlarla dolu bir toplumda yaşadığıma hem şaşırdım hem de çok üzüldüm. Hiç değişmemişiz, bunu anladım. 

Kitaplarında hangi konuları ele aldığından, hangi temaları işlediğinden az çok bahsettim. Benim yazarla ilgili, kitaplarıyla ilgili en çok hoşuma giden şey bunların mizahi özellikler taşıması değil. Belirli konulara olumsuz eleştiri getirip bazı  meseleleri hicvetmesi de değil. Bunlar da yazarı keyifle okumamı sağlıyor tabii ama yazarın kalemiyle ilgili en sevdiğim şey güçlü diyaloglar. Karakterlerin, özellikle eğitimli, okumuş, bilgili karakterlerin görüşlerini öyle güzel anlatmış ki sanki onunla birebir konuşuyor gibi oldum okurken. Hem  iç monologlarda hem de ikili diyaloglarda yazarın okura sunduğu felsefi sorgulamalar ve tartışmalar okura gerçekten düşünsel bir haz yaşatıyor. Yazarı okumaya devam etmemin en büyük sebebi de bu, kurgu-dışı meseleler üzerine okura sunduğu tatmin edici tartışmalar.

Kurgularına ve anlatımına olduğu kadar kitaplarında kendini gösteren görüş ve düşüncelerine de saygı duyuyorum. Mesela şu alıntıda belirttiği görüşüne sonuna kadar katılıyorum ve hala bir şeylerin değişmemiş olmasına üzülüyorum: 

Ölümünden birkaç gün önce kendisiyle yapılan bir mülâkatta, Türkiye’deki ahlâk buhranının sebebini dinin bıraktığı ahlâk boşluğu olarak açıklamış, din gevşeyince ona dayanan ahlâkın da tabiatıyla mahvolduğunu ifade etmiştir. Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi

Yazarın kırk küsür kitabı var, aynı zamanda öyküleri ve birkaç tane oyunu da mevcut. Okumaya devam edeceğim, okudukça da keyif alacağımdan emin olduğum bir yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar. Bu kadar geç keşfettiğim için gerçekten hayıflanıyorum. Kitaplarının, kitap okuma alışkanlığı olan herkese hitap edeceğini düşünüyorum, o yüzden okuduğum bu üç kitabını herkese tavsiye ediyorum. 

Bir de, Hüseyin Rahmi gerçekten de, iyi ki evlenmemiş...

7 Ağustos 2019 Çarşamba

A Very Large Expanse of Sea / Tahereh Mafi | Kitap Yorumu


A Very Large Expanse of Sea

Tahereh Mafi

Yayım Yılı: 2018

Türü: Genç Yetişkin


Ay, nereden başlasam, düşüncelerimi nasıl toparlasam bilemedim. Tavsiye üzerine okuduğum kitaplar hakkında olumsuz eleştiri yapmayı hiç sevmiyorum ama bu kitap üzerine bir şeyler söylemez - bu durumda yazmazsam kitabı arkamda bırakamayacağım sanırım. 

Kitap, Amerika'da yaşayan İran'lı, müslüman ve baş örtülü bir kızın 9/11'den sonra yaşadıklarının bir kısmını anlatıyor. Yani lise çağındayken onu etkileyen bir dizi olay oluyor, kitabın anlattığı hikaye de bu. Kitabı okumadan önce benim bildiklerim de bundan ibaretti. Kitabın bu denli hassas bir mesele üzerine eğilmesi benim çok ilgimi çekmişti. İstemeden de olsa bazı beklentiler geliştirmişim, bunu okurken fark ettim. 

Önce kitabın iyi yönlerinden bahsedeyim; 

*Çok akıcıydı.

*Dili çok sade ve basitti. Asla yormadı. (Aslında bu benim için pek iyi bir şey değil ya, neyse :D)

*Bu kadar. 

Kitabın konusunu okuyunca o farkında olmadan geliştirdiğim beklentiler arasında ana karakterle empati kurup onun duygularını üzerimde hissetmek de vardı mesela. İçinde bulunduğu durum ve o dönemde yaşananlara baktığımızda karakterimiz, ki adı Shirin, çok yoğun duygular yaşıyor ve bunları kendi içinde yaşamak zorunda kalıyor. Ben anlatımın daha yoğun olmasını isterdim, çünkü bir karakterin hissettiklerini ancak yoğun, çarpıcı anlatımlarla okuyucuya aktarabilirsiniz. En azından bir okuyucu olarak ben ancak bu şekilde karakterle empati kurabiliyorum. Duyguları anlamak konusunda bir sıkıntım olmadı, evet ama benim istediğim onunla duygudaşlık edebilmekti, olmadı.

Kitabı okurken dedim ki kendime belki de ben böyle şeyler yaşamak zorunda kalmadığım için karakterle bir bağ kuramadım, ama sonra aklıma başka örnekler geldi. Mesela ben hiçbir zaman Martin Eden'in (Martin Eden, Jack London) sanatçı bunalımlarını yaşamadım, Heathcliff (Uğultulu Tepeler, Emily Bronte) gibi itilip kakılmadım, bu yüzden kin ve nefret dolu birine dönüşmedim ya da İrina'nın (Korku, Stefan Zweig) yaşadığı gibi bir endişe ve korkuya kapılmadım ama bu karakterlerin her biriyle kolayca empati kurup onların duygularını içimde hissedebildim. Verdiğim örnekler çok doğru olmadı belki, kıyaslanacak eserler değiller tabii. Ama aynı türden ve çağdaş romandan örnek verecek olursam, Rainbow Rowell'in Fangil'ündeki Cath ve Eleanor and Park'ındaki Eleanor'la bile güçlü bir bağ kurabilmiştim. Duygu ve düşüncelerine yalnızca tanık olmamış, onları kendi içimde de anlamlandırabilmiştim. 

Kitap romantik bir kitap. Bununla bir derdim yok, zaten künyesinden de görebilirsiniz romantik olduğunu. Ben sadece romantizmi merkeze almasına şaşırdım ve sanırım bu yüzden biraz hayal kırıklığıyla okudum kitabı. Benim asıl okumak istediğim Shirin'in tüm bu olanlara karşı içinde yaşadıkları, çevresine bunu nasıl yansıttığı, yakınlarından nasıl yardım aldığı veya alamadığıydı - fakat en önemlisi ben onun manevi olarak nelerden güç aldığını okumak isterdim. Dini yüzünden ağır bir şekilde yargılandığı, dışlandığı ve zorbalık gördüğü bir toplulukta ısrarla dininin sembolü olan bir şeyden vazgeçmeyişine rağmen - ki bence bu gerçekten güçlü bir duruştur - dini-manevi duygularını göremedik. Saçlarını örtmesi meselesinde söylediği şeyler beni hiç tatmin etmedi mesela, ben bu seçimini daha güçlü ifadelerle temellendirmesini bekliyordum. 

İslam'dan bu kadar korkulan, İslam'a karşı önyargıların zirveye ulaştığı bir dönemde böyle bir roman yazılıyorsa ben içinde İslam dininin gerçeklerine dair bir şeyler bulmak isterdim. İslam dininin gerçekte nasıl olduğu ve nasıl yaşandığını daha iyi gözler önüne sersin, İslam'a uzak olan okuyucuların aklında iyi bir İslam imgesi oluştursun isterdim. Fakat Shirin, saçlarını kapatacak ve oruç tutacak kadar müslüman - ki saçlarını kapatmasıyla dinini pek ilişkilendirmiyor bana kalırsa - ama dua ettiğini hiç görmüyoruz, namaz kılmak konusunda annesine yalan söylüyor vs. vs. Saldırıya uğradıktan sonra babası isterse baş örtüsünü çıkarabileceğini söylüyor mesela ama o hayır diyor, onu güçlü kıldığından bahsediyor. Nasıl? Shirin'in bu argümanı bana sadece şunu düşündürdü: Başkalarının yapma dediği, hoş karşılamadığı şeyleri yapmak konusunda ısrarcı ve inatçı olması. 

Romanlarda en sevmediğim şeylerden biri de mesela gereksiz karakterlerdir. Hikayeye neden dahil olduklarına bir türlü anlam veremediğimiz karakterlerin varlığı gerçekten, gerçekten bana çok batıyor. Ki zaten kitaptaki karakterlerin hepsi yüzeyseldi. Shirin'in hayatında yadsınamayacak kadar önemli bir yer kaplayan anne-babası birkaç replikten ibaretti sanki, çok siliklerdi. Oysa Shirin'in onlardan bahsediş tarzına bakılırsa, yani gerçekten onun anlattığı gibi insanlarsa bunlar, çocuklarının hayatındaki etkilerinin de aktarılandan farklı olması gerekirdi. Öyle olmasını isterdim. Çünkü çocuğunun hayatında neler olup bittiğinden habersiz, ona destek olmaktan aciz bir ebeveynin ne kadar güçlü olduğu, çok zor zamanlardan geçtiği ve hala ayakta durduğu beni gerçekten ilgilendirmiyor. Bunu göstermesi gerekiyor, hikayede bir yer edinmesi, bir şeylere etki etmesi gerekiyor. Yoksa, bu kitapta olduğu gibi karakterin annesi işte olmanın ötesine geçemiyor. Üzüldüğüm noktalardan biriydi bu da, Shirin'in anne ve babasını tanıyamamak. Oysa, yalnızca ondan birkaç cümleyle dinlediğimiz anne-babasını olaylarda etkin bir şekilde görmeyi, onları bu yolla tanımayı çok isterdim.

Hoşuma gitmeyen çok şey var ama yazarken çok dağılıyorum. Daha fazla uzatmak da istemiyorum çünkü canım sıkılıyor hatırladıkça :D

Kısacası, sevemedim. 

Kitabın Türkçe çevirisi var mı bilmiyorum, sanırım yok. İngilizce öğrenmek istiyorsanız, geliştirmek istiyorsanız kitabı rahatlıkla okuyabilirsiniz. Bahsettiğim, beni rahatsız eden konular da sizi ilgilendirmiyorsa sizin için verimli ve keyifli bir okuma olacaktır. 

Kitabı okuduğum sıralarda şu videoyla karşılaşmış olmam gerçekten güzel oldu. Sizin de izlemenizi tavsiye ediyorum, gayet mantıklı açıklamalar yapıyor. 




Siz bu kitabı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!