2 Nisan 2019 Salı

Mart 2019 | Aylık Rapor


Artık okuyamayan bir muggledan herkese selamlar!

Bu isim altında, okuyan bir muggle olarak yazmaya başladığım bu canım bloguma, bu raporu yazarken gerçekten çok utanıyorum. Yıllardır ilk kez, evet ilk kez, bir ayı bir kitap dahi bitiremeden geçirdim. Zaman zaman, özellikle yaz aylarında okuma güçlüğü çektiğim olmuştu ama ilk defa bu kadarını yaşadım. Bu ay çok dolu geçti, orası da bir gerçek. Yani okumadım tamam ama, evde boş boş da  oturmadım. Bu da başka bir Ne Var Ne Yok yazısının konusu olsun. 

Okumaya Çalıştıklarım

*Faust / Goethe

Okumaya çok ama çok heveslendiğim bir kitaptır Faust. Öyle ki okumayı hep ertelemişimdir, tadına vara vara okumak istediğimden. Bu aya bir klasikle başlamak istedim ve Faust için doğru anın geldiğini sandım. Ne kadar yanılmışım. Tam 20 gün elimde süründü kitap. Bu süre içinde ise yalnızca 25 sayfa ilerleyebilmiştim. Neyse, sonunda kendimi kandırmayı bırakıp kitabı bir kenara kaldırdım, doğru an gelmemişti.

*Sarai / J.A. Redmerski

Faust için kendimi hazır hissetmediğimi sonunda fark edince dedim ki içimden, en iyisi kafamı dağıtacak, okulun, sınavların, sorumlulukların stresini unutturacak bir şeyler okuyayım. Şöyle akıp gitsin, yormasın, hatta düşündürmesin istedim. Bu seri de çok övülüyor, her sayfasında olay olduğu söyleniyordu ve insanlar nasıl bittiğini anlamadıklarını filan yazıyorlardı. Ben de dedim, aradığım kitap bu. Ama değilmiş. Ay okurken gerçekten içim bayıldı, yok böyle bir şey. Bir hafta filan da onu okumaya uğraştım ama olmadı. 

*Tenimdeki Mühür / Andrea Kane

Kitap okuyamıyorken kitap satın almayı hak etmediğimi düşünürüm ama yine de yaparım. Bu utancın beni kitap okumaya iteceğine inanıyorum çünkü. Neyse, böyle günleri böyle okuyamayarak geçirirken sık sık uğradığım kitapçıda bir kampanyaya denk geldim. Fiyatlar çok uygundu ve kampanyadaki kitapların neredeyse hepsi historical romanlardı. Ben aslında bu türün okuyucusu değilim ama okumak da istiyordum. Bunu fırsat bilip rastgele üç roman aldım. Tenimdeki Mühür de onlardan biri, en çok merak ettiğim de oydu. 

Ayın sonlarına doğru başladım okumaya, hala pes etmiş değilim. Konusu da gayet güzel, umarım beni bu durumdan kurtaran kitap olur kendisi. Okuyanınız varsa kitap hakkında heveslendirici şeyler yazabilirsiniz, minnettar olurum.


İzlediklerim

Filmler

*The Photographer of Mauthausen (2018) 2/5

*The Shining (1980) 5/5

Kendisi Kubrick'in en sevdiğim filmlerinden biridir. Bir kez daha izledim ama etkisi hala aynı, hala aynı.

*Shrek (2001) 5/5

Seride en sevdiğim film ilki. Keyiflenmek için bir daha izledim.

Diziler

*Full House | 4-5-6. Sezonlar

Güzel şeyler çabuk bitermiş ya, bu diziyi nasıl bu kadar çabuk tüketiyorum, anlamıyorum.

*Dark | 1. Sezon

Ay çok güzeldi. Aslında ikinci sezonu çıkana kadar izlememe kararı almıştım ama dayanamadım. Umarım çok bekletmezler.

*Love Death+Robots | 3 Bölüm

Bana nedense Black Mirror'ı hatırlattı, hoşuma gitti. Yavaş tüketmeye dikkat ediyorum :D


Aşağıya beni okumaya heveslendirecek yorumlar bırakın lütfen, ihtiyacım var. Bir de son zamanlarda çok fena K-Drama izleyesim var ama Netflix'dekiler ilgimi çekmiyor. Birkaç gün önce The Smile Has Left Your Eyes diye bir diziye başladım, güzel görünüyor ama bilemiyorum. İzleyenleriniz varsa düşüncelerinizi lütfen benimle paylaşın. Ona da ihtiyacım var. 

Şimdilik bu kadar. 

Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!

Ve sağlıcakla kalın!

5 Mart 2019 Salı

Şubat 2019 | Aylık Rapor


Herkese merhaba!

Aylık raporumu yazacak zamanı anca bulabiliyorum, hatta sadece yarım saatim var, hemen aceleyle toparlayıp gitmek zorundayım. 

Bahar dönemi öyle hızlı başladı ki tatil yaptık mı yapmadık mı onu bile anlamadım. Zaten dönemin ilk günü bir sınavla başladı, sonra yoğunluğum gittikçe arttı. Bunun üzerine bir de ekstra çalışmalar eklenince kendimi unuttum neredeyse.

Okuma performansım da düştü tabii bunlarla birlikte. İzlemek istediğim diziler yarım kaldı, yazmayı düşündüğüm kurgular kafamın içinde eskimeye başladı. 

Öyle işte, şu an gerçekten çok stresli, yoğun ve yorucu bir dönem yaşıyorum. Ancak sonbaharda rahata kavuşacakmışım gibi geliyor ama, bakalım artık hayırlısı...

Okuduklarım

Dediğim gibi bu ay istediğim kadar okuyamadım. Oysa ayın ilk yarısını daha verimli geçirebilirdim. Tabii dönemin bu kadar yoğun başlayacağını tahmin edememiştim. Monte Cristo Kontu'nu bu döneme bırakmadığıma şükrediyorum.

Bu ay yaklaşık 1200 sayfa kitap okumuşum. 1000 sayfa hedefimi aştığım için mutluyum tabii ama o da Monte Cristo Kontu sayesinde. Gerçi bu ay sadece onu okusaydım bile kendimi şanslı ve mutlu hissederdim. Harika bir kitaptı, harika bir okumaydı. 

*Monte Cristo Kontu / Alexandre Dumas (760 S.)

*Kendine Ait Bir Oda / Virginia Woolf (160 S.)

*Denemeler / Montaigne (270 S.)

*Kitaplar hakkındaki görüşlerimi daha sonra ekleyeceğim, vaktim olunca :/

İzlediklerim

Filmler

*İstanbul Kırmızısı

*Organize İşler - Sazan Sarmalı

*Vizontele


Diziler

*Muhteşem Yüzyıl | 4. Sezon

*Full House | 2. Sezon ve 3. Sezon

*Erased | 12 Bölüm

*Fi | 5 Bölüm

*You | 5 Bölüm

Bu ayın raporu çok yavan oldu farkındayım ama vakit bulur bulmaz, okuduklarım ve izlediklerim hakkında, dahası 28DayBlogChallenge ile ilgili bir şeyler yazacağım buraya.


Siz bu ay neler yaptınız?

Benimle paylaşın!

14 Şubat 2019 Perşembe

Monte Cristo Kontu II. Cilt / Alexandre Dumas | Kitap Yorumu #kom2019


Monte Cristo Kontu

Yazan: Alexandre Dumas

Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

Yayım Yılı: 1844

Sayfa Sayısı: 1552 


Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmek için ölmeyi arzu etmeyi bilmek gerekir.

14.02.2019

Müthiş bir serüveni henüz bitirmiş ve saatler sonra yeni bir yolculuğa çıkmak üzere olan maceracı bir muggledan herkese selamlar!

Gerçekten de bir kitabı bitirdiğimde, hem onu okumuş olmaktan çok mutlu oluyor, hem de yarın yeni bir kitaba başlayacak olduğum için inanılmaz heyecanlanıyorum. Kitap okumak her şeyiyle müthiş hisler yaşatıyor bana.

Klasik Kitap Okuma Maratonu'na bu yıl gerçekten harika bir klasikle giriş yaptım: Monte Cristo Kontu. 

Gerek benim çok aşina olmadığım Fransız Edebiyatı'na ait olmasından gerekse tuğla gibi iki ciltten oluşmasından dolayı gözümü epey korkutan bir klasikti. Üzerine yapılmış yorumlar hep olumlu yöndeydi ama buna her zaman güvenemiyorum. Neyse, riski alıp okumaya başladım; cidden bu kadar güzel bir eserle karşı karşıya olduğumu bilmiyordum.

Birinci cilt hakkındaki düşüncelerimi burada da tekrarlamak istemem, görüşlerimi şu yazımdan okuyabilirsiniz. Orada söylediğim her şeyin, ikinci cildi okuduktan sonra da arkasındayım. 

Bu kitapları okumakla ilgili tek pişmanlığım ciltler arasında ara vermem oldu. İlk cilt bittikten sonra araya iki farklı kitap soktum ve ikinci cilde hemen başlamadım. Hikayeyi, tabir caizse, biraz özlemek istedim, böyle güzel bir eseri bir solukta okumak istemedim, hemen bitsin istemedim. Çok büyük bir hata değildi ama ikinci cilde başladığımda birazcık adaptasyon sorunu yaşadım, ama sadece birazcık. Sonuçta bu iki kitap seri kitabı değildi. Seri kitaplarda da hikaye hemen kaldığı yerden devam etse de yer yer hatırlatmalar yapılır, bir önceki kitabı tamamen okumanızı gerektiren kafa karışıklığı yaşamazsınız.

Monte Cristo Kontu ise uzun olduğu için iki cilde ayrılmış bir hikaye, birbirini takip eden iki ayrı kitap yok aslında ortada. Bunu göz önünde bulundurup peş peşe okusaydım belki de şimdi aldığımdan daha büyük bir keyif alacaktım.

Tabii böyle bir şey mümkün mü, bilemiyorum şu an :D

Bu durumdan yakınsam da olay ve durumları, karakterleri, karakterlerin arka planlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini hatırlamakta hiçbir zorluk yaşamadım. Sadece kimi kısımlarda anımsadığım şeylerin kesinliğinden emin olmak için ilk ciltteki ilgili bölüme bir göz attım. Yalnızca emin olmak için ama, bu kesinlikle benim pimpirikliliğim.

Hikaye temposunu, okuyucuyu karakterlerin akıbeti hakkında meraka düşüren gizemini ve anlatımının eşsizliğini sonuna dek korudu. İkinci cilt de birincisi kadar, hatta ondan daha da akıcı şekilde devam etti. Dumas göz korkutan, zihin yoran betimlemelerden kaçınıp yeterli detaylarla kurguladığı hikayesinde bolca diyalog ve monoloğa da yer vererek okuyucusuna enfes bir seyir sunmuş.

O kadar çok karakteri ve iç içe geçmiş onca olay örgüsünü nasıl bu kadar anlaşılır, sade ama aynı zamanda hayranlık uyandıracak şekilde anlatmış hayret ediyor insan. 

Çeviriden bahsetmeden bu yazıyı sonlandırmak istemiyorum. Çevirmen Yalçıntoklu bence temiz, akıcı ve şeffaf bir çeviri ortaya koymuş. Onun varlığını yalnızca dipnotlarda yaptığı düzeltmelerde hatırladım ki bu da ayrıca çok hoşuma giden bir şeydi. Yazarın eserde yaptığı bazı mantık hatalarını, gözünden kaçırdığı bazı yanlışlıkları dipnotlarda düzeltmesi bence okuyucuna olan saygısını da gösteriyordu çevirmenin. Bu güzel çeviri için kendisine kendim adına teşekkür ediyor  ve sizlere de onun çevirisini gönül rahatlığıyla öneriyorum.

Ayrıca, söylemeden geçemeyeceğim, kendisine bu kadar harika bir eseri çevirdiği için imreniyorum. Eminim bu kitabı çevirmek hem çok zorlu, yorucu hem de inanılmaz keyifli ve verimli bir süreç olmuştur. Darısı başıma diyelim, amin.


*Bu kitap #kom2019 kapsamında okunmuştur. Etkinliğin detayları için şu yazıya göz atabilir, diğer katılımcıların bu etkinlik kapsamında yazdıkları yorumlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Franz Kafka / Dönüşüm | Bize Her Yer Okul

Mark Twain / Seçme Öyküler | Bize Her Yer Okul

Mark Twain / Tom Sawyer ve Huck Berry'nin Maceraları | Bize Her Yer Okul

Miguel De Cervantes / Yüce Sultan | Bize Her Yer Okul



12 Şubat 2019 Salı

Şubat 11 // Evren Avucumuzda | 28DayBlogChallenge


Merhabaa!

Meydan okumayı azıcık geriden takip ediyorum ama bırakmaya niyetim yok. Geride kalsam da günleri takip edip sonradan da olsa yazmaya devam edeceğim. 

İki gündür meydan okumayla ilgili yazı girmedim çünkü yazacak bir şey bulamadım. Dünden önceki günün konusu şuydu;

→ Şimdiki aklım olsa şu bölümde okurdum dediğin bir dal var mı? Anlat bakalım neymiş?

Şu anda mütercim-tercümanlık bölümünü okuyorum ve dördüncü sınıftayım, mezun olmak için bir dönemim kaldı yani. Lisede dil bölümünü seçtiğimden beri hayalimde bu bölümü okumak vardı ve tercih ettiğim ilk okula da yerleştim çok şükür. Yıllar geçtikçe tercihimin ne kadar doğru olduğunu ve ilerlediğim alanın tam da bana göre olduğunu daha iyi anladım. Çeviri işini severek, keyifle yapıyorum ve başka neyi bu kadar kendimi vererek yapardım bilemiyorum. 

O yüzden bunun hakkında bir yazı yazamadım :D

Dünün konusu ise şöyleydi;

→ Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazabilir misin?

Şu an Monte Cristo Kontu'nun ikinci cildini okuyorum ve bitmesine iki yüz sayfa filan kaldı. Bu yazıda bahsedeceğim yazı daha önce, geçen ay okuduğum harika bir kitapla ilgili.

Kitabın adı Evren Avucunda. Kurgu dışı bir kitap ve adıyla da vadettiği gibi evreni avuçlarınıza bırakıyor; gözlerinizin önüne seriyor ve en uzak köşelerini, görülmeyen en küçük parçalarını keşfetmenize fırsat tanıyor. 

Kitabın yazarı Christophe Galfard Stephen Hawking'in öğrencisiymiş. Başlarken hiçbir okuyucuyu geri bırakmamayı hedeflediğini söyleyen yazar, belki de çoğumuz için kafa karıştırıcı olan fizikle ilgili pekçok bilgiyi okuyucusuna ilgi çekici bir şekilde aktarmayı ustalıkla başarmış. Evrenle ilgili şeylere büyük hayranlık duyan, buna rağmen uzay-zaman hakkındaki gerçekleri anlamakta çoğu zaman zorlanan ben bile geride kalmadım. Dikkatle okuyan hiçbir okur da geride kalmaz.

Kitabı okurken evrene olan hayranlığım kat kat arttı, bazı kısımlarda tüylerim diken diken oldu, kimi zaman okuduklarım hayallerimde büyüdü, rüyalarımı süsledi ve beni büyüledi. Kitabın verdiği bu duygusal etkinin yanında bana öğrettiği, anlamamı sağladığı şeyler de oldu tabii. Bunlardan en önemlisi yerçekimiyle ilgili bölümlerdi. Yerçekiminin yerçekimi olmadığını öğrendim yahu daha ne olsun!

Uzaya, zamana, paralel evrenlere ve karadeliklere ilgi duyuyorsanız mutlaka okumalısınız. Bu tür kitaplar okumuyorum pek ama bu kitapla birlikte romanların yanı sıra kurgu dışı kitaplar da okumak istiyorum artık. Önerileriniz varsa mutlaka yazan lütfen.

Sağlıcakla kalın :')

9 Şubat 2019 Cumartesi

Şubat 9 // Tuhaflıklarım | 28DayBlogChallenge


Selamlaaar!

Bugün bir şeyler okuma, izleme ve alışveriş açısından o kadar yoğun geçti ki meydan okuma aklımdan çıkıp gitmiş. Neyse ki gün bitmeden aklıma geldi. Bugünün konusu şuymuş;

→ Hakkında 5 garip şeyi söyle de bilelim ne kadar arızasın.

Aslında öyle çok garip huyum alışkanlığım yoktur, arıza olduğum da söylenemez. Ama insan ne kadar arıza olursa olsun yaptıkları ona öyle çok tuhaf gelmez kanımca. Yaptıklarına kendisi alıştığı için onları normal görür, ondaki tuhaf şeyleri ancak çevresindekiler görür. Bir de tuhaf olmasa da, garip huyları olmasa da, olabildiğine normal bir insan olsa da o mutlaka bir yönüyle diğerlerinden farklıdır. Herkesin onu diğer insanlardan ayıran bir özelliği mutlaka vardır. Tuhaf olmamak demek sıradan olmak demek değildir bence.

Kendimle ilgili tuhaflık bulamadığım için kendimi buna inandırmaya çalışıyor da olabilirim, sıradan olduğuma inanmak istemiyorum :D

Öyle işte, dolayısıyla benim kendim hakkında tuhaf addettiğim kimi davranış ve huylar size oldukça alelade görünebilir. 

Düşünebildiğim, aklıma gelenler şunlar;

*Çayı artık şekerli içmiyorum ama şekerli içtiğim dönemlerde çayıma bir başkası şeker attığı zaman onu içemiyordum. Bu başka şeyler için de geçerli aslında, bir üçübiraradayı bile kendim yapmıyorsam içemiyorum. Kahveme sütü ben eklemiyorsam içemem. 

*Haşlanmış yumurtayı çok seviyorum ama haşlanmış yumurtayı sıcak yemekten nefret ediyorum. Yumurtamı haşladıktan sonra dışarıda soğumasını beklerim, sonra yetmez, onu bir de buzlukta biraz bekletirim. Soğuk soğuk yerim. Neden bilmiyorum, fakat hayli tuhaf :D

*Battaniyelerimin hepsinde ayak  kısmını belli edecek, kendi koyduğum bir işaret vardır. Ayak kısmıyla baş kısmını ayırt edemediğim battaniyeyi üstüme örtmem. Bir kere ayaklarımı sardığım kısmı başıma çekecek halim yok ya :D

Düşündüm düşündüm ama 5 tane çıkmadı. Öyle ya, okuyan bir muggle ne kadar tuhaf olabilir ki :D

Sizin kendinizle ilgili en tuhaf bulduğunuz huyunuz, alışkanlığınız nedir?

Benimle paylaşın!

8 Şubat 2019 Cuma

Şubat 8 // Aklıma Kazınanlar | 28DayBlogChallenge


Merhabaa!

Meydan okumanın dünkü yazısını yazamadım, çünkü yine keyfim yerinde değildi. Şu sıralar Muhteşem Yüzyıl izliyorum ya, heh işte dün gönlümün tek şehzadesinin öldüğü bölümü izledim ve hala kendime gelebilmiş değilim. Umuyorum bu bir spoiler değildir, yani tarihsel bir gerçek sonuçta. Yine de ben bir türlü kabullenemiyorum, ühühü.

Neyse, bugün de tadım kaçık aslında, dün gece rüyamda hep beyazlar içindeki şehzademi gördüm ama meydan okumanın bugünkü konusunu kaçıramazdım. Sevgili Ezgi şöyle demiş;

→ Kolaya kaçıyorum, yazıyı sen yazmak zorunda değilsin. Bırak da bizim için seçtiğin 3 alıntıyı okuyalım bugün.

Aslında seçim yapmak gerçekten zor, altını çizdiğim yüzlerce cümle vardır okuduğum kitaplar arasında. Fakat ben kolay olsun diye en sevdiğim üç yazardan bir alıntı seçiyorum. Bunlar kısa alıntılar ve beni o kadar etkilemiş cümleler ki zamanla zihnime kazındılar. Üçü de beni en sevdiğim üç yazarla tanıştıran kitaplardan. Onlar da şunlar;

Düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz. - Puslu Kıtalar Atlası / İhsan Oktay Anar

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için saat sabah 05.30'da kalkmıştı. - Kırmızı Pazartesi / Gabriel Garcia Marquez

 Gözlerini kapayıp aklına on bin kitabın görüntüsünü getirdi. Bütün güç kitaplardaydı. - Martin Eden / Jack London

 

6 Şubat 2019 Çarşamba

Şubat 6 // Gelin, Bana Kulak Verin... | 28DayBlogChallenge


Sanırım en sevdiğim şey sevdiğim şeylerle ilgili liste hazırlamak ve başkalarının öneri listelerini okumak. Bugünün yazısını bu yüzden dünden hazırladım. Hatta dünün yazısını bile hazırlamadan bu yazıyı yazdım, düşünün artık hevesimi.

Bugünün konu başlığı şöyle;

→Bugün liste günü, şöyle bir düşün tekrar tekrar dinlemekten vazgeçmediğin 7 şarkılık bir liste hazırla.

Tamam, hemen hazırlıyorum. Sayıyı 7'ye indirmek epey zor olacak ama kendimi tutup 7 şarkılık bir liste paylaşacağım sizinle.

🌠 Deniz Üstü Köpürür / Kardaşlar

Aynı şarkıyı Cem Karaca da çok güzel söylüyor ama Kardaşlar'ın yorumunun çok farklı bir tınısı var bana göre.

Deniz üstü direktir
Benim derdim felektir
Deniz üstü yelkenden
Ecel geldi erkenden
Rina nay rina rina nay...

🌠 Leylim Ley / Zülfü Livaneli
Dinlerken aklıma hep Kuyucaklı Yusuf gelir, bir garip hüzün sarar her yanımı...


Gel Ey Hilal Kaşlım Dizim Üstüne 
Ay Bir Yandan Sen Bir Yandan Sar Beni 


🌠 Güneş Topla Benim İçin / Zülfü Livaneli

Seher yeli yar gözünden 
Havadaki kuş izinden
Geceleyin gökyüzünden canım
Güneş topla benim için...

🌠 Cemalim / Erkin Koray

Ürgüp'ten de çıkışımı görmüşler
Kır atımın sekişinden bilmişler
Beni öldürmeye karar vermişler...

🌠 Al Cenneti Çal Başına / Kuan
Sözler Hayyam'a ait olunca şarkı doğal olarak güzel oluyor.

Çoğu cehennemlikmiş dünyada aşıkların
Desene kimsenin göreceği yok cenneti.

🌠 Evlerine Vara Gele Usandım / Brenna McCrimmon
Rumeli türkülerini çok çok çok severim zaten. Bu da o sevdiğim türkülerden yalnızca biri. 


Evlerinin önü gül ve dikendir
Gül kıymeti bilen sevda çekendir.

🌠 Kalbin Yok Mu? / Marc Aryan

Şarkının sözleri ve melodisiyle birlikte Marc Aryan'ın şarkıyı kırık Türkçesiyle söylemesi de hoşuna gidiyor insanın.


Çek hayalini gözlerimin önünden
Çek şu hayalini, kurtar beni dertten...

5 Şubat 2019 Salı

Şubat 5 // İlham Perilerim | 28DayBlogChallenge


Meydan okumanın dünkü konu başlığıyla ilgili bir yazı yazamadım. Moralim çok bozuktu, hatta bayağı karalar bağlamıştım. Sabahtan dişçiye gitmiştim. Yaklaşık bir hafta on gündür diş ağrısı çekiyorum. Herhangi bir dişim de değil  hepsi ağrıyor, öyle ki ağrı çeneme, boğazıma ve başıma da vuruyordu. Neyse, muayene sonucunda ağrıya neden olan şey(ler)in yirmi yaş dişlerim olduğu anlaşıldı. Şükürler olsun ki hiç çürüğüm yokmuş ama yirmilik dişlerimin çekilmesi gerektiğini söylediler.

Dişlerim vücudumda en çok dikkat ettiğim şeylerden biri. Diş konusunda gerçekten çok hassasım, dişçiye  gitmek düşüncesi bile tüylerimi diken diken ediyor o derece. Daha önce hiç diş çektirmedim, sadece bir kez bir dişime dolgu yaptırmıştım. O basit işlemde bile o kadar gerildim, o kadar stres oldum ki doktorla epey zıtlaştık.  Gömülü yirmi yaş diş operasyonlarına bakınca kanım dondu bu yüzden.

Kısacası dün keyfim hiç yerinde değildi. Yavaş yavaş kendimi alıştırmaya, hazırlamaya çalışıyorum ama bakalım. Umarım verilen ilaçlar faydalı olur ağrılarım geçer de çektirmek zorunda kalmam çok sevgili yirmi yaş dişlerimi.

Çok uzattım, bugünün yazısının amacını unuttum. Meydan okumanın bugünkü konu başlığı şu;

→ Sana ilham veren şeylerden bahset belki başkasına da ilham kaynağı olur.

Öncelikle her şeyden ilham alan biri olduğumu söylemem gerek. Uzun süredir duymadığım bir kelimenin kullanılması mesela, bir fırının önünden geçerken aldığım taze ekmek kokusu ya da taze çekilmiş kahve kokusu. Sokaktan aheste aheste geçen bir kedi, pencereden pencereye sohbet eden komşu teyzeler, soğukta tezgahının arkasında beklerken şiir kitabı okuyan bir satıcı ya da durakta yanımda bekleyen amcanın ayağındaki yıpranmış, eski ayakkabılar.

Böyle birbirinden alakasız şeyler görüp, duyup, kokladığımda birden hayal alemimde bir şeyler kıpırdanmaya başlar, çok uzak yerlerde çok tuhaf şeyler düşlemeye başlarım. O an olmasa bile günün sonunda başımı yastığa koyduğumda zihnime üşüşür beni hayal etmeye zorlarlar. Çok sık olmasa da onlardan aldığım ilhamla bir şeyler karalarım. Genelde oradan buradan devşirdiğim bu ilhamın birikmesini ve beni sıkıştırmasını bekliyorum sanırım. Hiç olmadık anlarda, hiç olmadık bir şekilde dışarıya vuruyor kendini. 

Neyse, şimdi bölük pörçük, birbiriyle alakası olmayan şeyleri değil de özellikle ilham aradığımda başvurduğum şeylere değineyim.

Doğa manzaralı tablolar. Şöyle resimler gördüğümde içlerine çekilmem hayallere dalıp gitmem işten bile değil. Kulağımda da bunu kolaylaştıracak bir müzik varsa oh... Müzik demişken, ilham sıkıntısı çekiyorsam açar klasik müzik dinlerim. Evdeki en rahat köşeye oturunca tam karşımda böyle bir tablo oluyor. Kulaklıklarımı takıp bulunduğum ortamı ruhen terk etmek benim için oldukça kolay hale geliyor. Tabii o günkü ruh halime de bağlı. Kötü bir şey yaşamamışsam ve keyfim yerindeyse bu kombinasyon harika sonuçlar verebilir. 

Bir başka ilham kaynağım, sevdiğim kitapların sevdiğim kısımlarını tekrar tekrar okumak. Bunu yaparken sık sık kendimi kaybedip söz konusu kitaplarla saatler geçirebiliyorum ama buna değiyor. Hem okuma keyfini yaşıyorum hem de bol bol ilham topluyorum ohhh.. Hemen bir örnekle fırsattan yararlanmak isterim;

Her şey yok olup sadece o kalsa, ben yine var olurdum; her şey yerinde kalıp da o ortadan kaybolsa, evren bana tamamen yabancı olurdu. Ben onun bir parçası olamazdım. - Uğultulu Tepeler / Emily Brontë

Bu ve buna benzer alıntıların insanı düşüncelere, hayallere sevk etmemesi mümkün mü? Bence değil.

Müzikle ilişkili olarak, bir hikaye anlatan video klipler izlemek de bana ilham veriyor. 

Mesela, Give me Love(Ed Sheeran), Dusk 'Till Dawn (Sia&Zayn), Another Love(Tom Odell), High Hopes(Kodalide), Sleep on the Floor hatta ve hatta the Ballad of Cleopatra(The Lumineers) müzik videoları tadından yenmiyor. 

Şuna bakın, resmen müzikle, şarkı sözleriyle ve video kliplerle harika bir hikaye yazmışlar, bayılıyorum.

The Ballad of Cleopatra


Sanırım bu kadar, aklıma bunlar geldi. Kim bilir belki de bana ilham veren başka şeyler de vardır ama ben farkında değilimdir. 

Haaa, bir de şu şarkı bana her dinlediğimde farklı bir şeyler çağrıştrıyor, beni farklı ruh hallerine sokuyor, hemen paylaşayım.


Size ilham veren şeyler neler? 
Benimle paylaşın!

4 Şubat 2019 Pazartesi

Mim: Hangisini tercih edersin?


Mim yazısı yazmayalı uzun zaman olmuş, özlemişim. Okurken çok eğlendiğim bu mime beni davet eden sevgili Eslem'e çok teşekkür ediyorum. Yazarken de aynı şekilde keyif alacağımdan eminim. Eslem'in tercihlerini öğrenmek için de şuraya tıklayabilirsiniz.

Mimdeki 10 soruyu yanıtlayıp neyi neden tercih ettiğimizi yazıyoruz. Sonrasında kendimizde birkaç soru ekliyoruz anladığım kadarıyla. Lafı uzatmadan sorulara geçiyorum o halde :')

1- Hangisini tercih edersin? Uçabilme yeteneğinin olmasını mı yoksa su altında da nefes alabilmeyi mi? Neden?

Tuhaf bir mantık yürüterek suyun altında nefes alabilmek derdim. Nedeni şu; uçabilseydim, hala yeryüzündeki insanları görebiliyor olurdum. Dolayısıyla insanların yaptığı fenalıklara tanıklık ederdim. Ben insanlardan, yaptıklarından uzaklaşmak isterdim. Suyun altında nefes alıp denizin derinliklerinde yaşayabilseydim, insanın dünyasına da o denli uzak olurdum. Rahat bir nefes alabilirdim belki. 

Ayrıca yüzmeyi ve denizi çok seviyorum. 

2- Hangisini tercih edersin? Sonsuza dek etrafının kitaplarla çevrili olmasını mı yoksa evcil hayvanlarla mı? Neden?

Hayvanları severim, bugüne kadar hiç evcil hayvanım olmasa da olmasını çok istiyorum. Bu soru aslında size şunu soruyor, kitapları mı daha çok seviyorsun yoksa hayvanları mı? Epey düşündüm aslında. Şu sonuca vardım: etrafım sonsuza dek evcil hayvanlarla çevrili olsa, o hayvanlar mutlaka bir gün ölecek, yerine yenileri gelecek büyük olasılıkla. Ben her seferinde ölen hayvanlarımın yasını tutup yenilerine alışmaya çalışacağım, onlar da ölecek ve bu böyle sürüp gidecek. Yasım hiç bitmeyecek. Diğer yandan etrafım kitaplarla çevrili olduğunda bu benim açımdan daha güzel bir sonsuzluk olurdu. Kitaplar ölmez, en kötü okumaktan yıpranırlar. Ben de kitap okuma konusunda titiz olduğum için asla okunmayacak hale gelmezler. Kitaplarım beni terk etmez, içindeki öyküler ben onları her okuduğumda yeniden canlanır. Ölümsüz kurgu karakterlerle mutlu mesut yaşardım.

3- Hangisini tercih edersin? Geriye kalan hayatının tamamında çay içmeyi mi yoksa kahve içmeyi mi? Neden?

Çay. Kahveyi de severim tabii ama ikisinden birini seçecek olsam çayı seçerdim. Onu daha çok seviyorum belli ki.

4- Hangisini tercih edersin? Saçsız, tüysüz (kaşlar ve kirpikler de dahil) olmayı mı yoksa çok kıllı olmayı mı? Neden?

Bu nasıl bir soru :D Ne diyeceğimi bilemedim, ikisi de birbirinden kötü bence. Tüysüz olsak tamamen üşürüz bence, çok kıllı olmak da hoş değil yani. Hangisini seçsem bilemedim ama bir cevap vermek adına, tüysüz diyeyim :D 

5- Hangisini tercih edersin? Sınırsız döner mi yoksa sınırsız kokoreç mi? Neden?

Sınırsız döner tabii ki. Kokoreçi hiç sevmem, ıy :D

6- Hangisini tercih edersin? Ölüm saatini bilmeyi mi yoksa nasıl öleceğini bilmeyi mi? (Ölüm tarihini ve ölüm şeklini değiştiremiyorsun.) Neden?

İç karartıcı bir soru. Şimdi bu gece bana uyku yok. Son zamanlarda zaten takıntılı bir şekilde her daim ölümü düşünür oldum. Yalnızca kendiminkini değil, etrafımdaki herkesinkini. Bu soruyla yine zihnim bir süre bununla meşgul olacak demek...

Neyse, soruya cevabım şu: Nasıl öleceğimi. Ne zaman öleceğimi bilsem sanırım kalan günlerim acı ve telaş içinde geçerdi. Her saniye ölümüme ne kadar kaldığını düşünerek korkar ve paranoyaklaşırdım. Nasıl öleceğimi bilsem de durum farklı olmazdı belki ama kendimi ölüm şeklime hazırlayabilirdim belki. Saçma evet ama bu kadar mantıklı olabildim. 

7- Hangisini tercih edersin? 500 yıl gelecekte yaşamayı mı yoksa 500 yıl geçmişte yaşamayı mı? Neden?

Şimdi şöyle, geleceğe gitmek istemezdim, hele 500 yıl geleceğe gitmeyi asla istemezdim. Gelecek bilinmeyen, gizem dolu bir şey ve benim en büyük korkum bilinmeze karşıdır. Bilmediğim bir şeyden korkar ve geleceğe gitmeyi tercih etmezdim. Başıma ne geleceği meçhul sonuçta. Belki de 500 yıl sonra dünya üzerinde hiçbir insan kalmamış olacak. Ne yaparım yalnız başıma bu muggle halimle. 

Geçmişe gitmeyi tercih ederdim. Hemen hesap ediyoruz, 500 yıl önce yıl kaçtı, hoooop gidiyoruz 1519 yılına. Aynı yerde kalacağımı varsayarsak 1519 yılında İzmir bir Osmanlı vilayeti. 1519 manidar bir yıl,  zira bir yıl sonra şehzade Süleyman babası Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine tahta geçip cihan padişahı olacak. Osmanlı'nın en muhteşem yılları yani. Muhteşem Yüzyıl'a bu kadar kafayı taktığım bu sıralarda bu sorunun denk gelmesi cidden çok hoş. Ahahaha hayallere daldım gece gece :D

Geçmiş de pek güvenli sayılmazmış hani. Oturduğum yerde otursam daha iyi olur :D

8- Hangisini tercih edersin? Her yıl yenilenen tek seferlik uluslararası bir uçuş bileti mi yoksa yurt içinde geçerli sınırsız uçak bileti mi? Neden?

Yurt içinde sınırsız uçak biletim olsa bile en fazla ne kadar seyahat edebilirim ki? Ayrıca trenle yolculuk yapmayı daha çok seviyorum :D O yüzden ilk seçeneği tercih ederdim.

9- Hangisini tercih edersin? Dişsiz olmayı mı yoksa saçsız (kel) olmayı mı? Neden?

Son bir hafta on gündür diş ağrısı çektiğimi düşünerek dişsiz olmak diyorum :D Saçlar ağrı yapmıyor en azından :/

10- Hangisini tercih edersin, daha çok dinlemeyi mi, konuşmayı mı?

Sanırım dinlemeyi. Çok konuşunca istemediğim şeyler de söylüyorum çünkü. Dinlerim daha iyi :D

11- Sadece blog yazabilmek mi yoksa blog okuyabilmek mi?

Zor bir soru. Cidden karar vermesi zor ama sanırım blog okuyabilmek diyeceğim. Blog okuyarak kendime birçok şey kattığımı düşünüyorum. Vazgeçemem sanırım :D

12- Çok güzel yemek yapıp yemeklerin tadını alamamak mı yoksa yemek yapamayıp yemeklerden tat almak mı?

Yemek yapamayıp yemeklerden tat almak. Mütemadiyen yaptığım şey :D

13- Yazın sürekli terlemek mi yoksa kışın sürekli üşümek mi?

İzmir'in sıcakları mı, yağmurlu soğukları mı? Kesinlikle yağmurlu soğukları. En azından kat kat giyinebiliyoruz ama yazın ne kadar soyunabiliriz, bir sınırı var :D

14- Birden fazla dili başlangıç seviyesinde konuşmak mı yoksa sadece bir dili ileri seviyede konuşmak mı?

Benim gibi dil öğrenmek en büyük zevki olan insanlar için çok zor bir soru. Ama sanırım bir dili ileri seviyede konuşmak diyeceğim. Dil yaşayan bir şey olduğu için devamlı değişime, gelişime açıktır. İleri seviyede olsak da bir dil için her zaman öğrenecek yeni şeyler vardır. Gelişim daimidir yani. O yüzden ikinci seçenek.

Eslem'e bu güzel ve zor sorular için teşekkürler :D

Eveeet, gelelim benim sorularıma;

→ Geçmişte gerçekleşen bir olayı değiştirmek mi yoksa gelecekte yaşanacak bir olayı değiştirmek mi?
→ Hayatının geri kalanında hep kitap okumak mı yoksa hep müzik dinlemek mi? 
→ Aşık olmak mı yoksa zengin olmak mı?
→ Sevmek mi sevilmek mi? :D
→ İhanet etmek mi yoksa ihanete uğramak mı?

Mimlenenler de şöyle;