26 Ağustos 2018 Pazar

Semerkant / Amin Maalouf | Kitap Yorumu


Semerkant

Amin Maalouf

Çeviren: Ali Berktay

Yayım Yılı: 1988


Her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye,
Altınları, gümüşleriyle övünmeye.
Tam işleri dilediği düzene girer,
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.



Kütüphanede her seferinde göz göze geldiğimiz ama benim bir türlü okumak için gerekli motivasyonu kendimde bulamadığım Semerkant'ı sonunda okudum. Okumayı seven mugglelar olarak seveceğimizi düşündüğümüz kitapları sonraya bırakmak gibi tuhaf bir özelliğimiz var; ben de Semerkant'tan hep aynı sebepten kaçtım ama o beni kovaladı. Nihayetinde kendini okutturdu. 

Semerkant'la aramızda hep bir kovalamaca olsa da ne anlattığı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Konusunu öğrenmek birkaç tıkla mümkün olsa da ben hiçbir şekilde içeriğini bilmek istemedim. Fakat durup kendimi ele vermem için neyle ilgili olduğunu duymam gerekiyormuş.

Tarihi kurguları, tarihi şahsiyetleri karakterlere büründüren kitapları çok severim. Semerkant'ın hikayesinin Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk etrafında şekillendiğini duyunca ağzım açık kaldı ve o sanırım o şaşkınlıkla hızımı kesip kitaptan kaçmayı bıraktım. 

Bu kişiler hakkında bildiğim şeyler sınırlıydı; Ömer Hayyam bir bilim adamı ve şair; Hasan Sabbah Haşhaşilerin lideri, Nizamülmülk de bir Selçuklu veziri. Yaşamları hakkında ayrıntılı şeyler bilmiyordum doğruyu söylemek gerekirse; hatta aynı dönemde yaşadıklarından bile bihaberdim. 

Burada bir kez daha edebiyat ve tarih derslerinin gerçekten öğretmek konusunda yetersiz kaldığını söylemeden geçmek istemiyorum. Her şey ezberden, bir sonraki sınavı atlatmaya yönelik teknik öğretmekten ibaret. 

Kitabın girişinde Ömer Hayyam Semerkant şehrine geliyor ve ünlü eseri Rubaiyat'ı yazmaya başlamasına vesile olacak olay ile hikaye evrilmeye başlıyor. 

Kitap iki kısımdan oluşuyor diyebiliriz; aynı eser etrafında şekillenen iki ayrı hikaye okuyor, iki ayrı döneme şahitlik ediyoruz.

Birinci kısımda Ömer Hayyam'ın Hasan Sabbah ve Nizamülmülk ile karşılaşmasını; üç karakter arasında gelişen, zaman zaman gerilim yüklü ilişkiyi okuyoruz. Aynı zamanda o yıllarda meydana gelen tarihi olaylar hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Söz konusu dönem Alparslan'ın Malazgirt Savaşı ile Anadolu'ya girdiği, Selçuklu Devleti'nin en parlak dönemlerini yaşadığı; diğer yandan Haşhaşilerin bölgeye korku ve dehşet yaydığı bir dönem. 

Dolayısıyla bu tarihi gerçeklikleri, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah üçgeni içindeki bir kurguda okumak inanılmaz keyifliydi.

Bir de kitabı okurken bizim bildiğimiz, daha doğrusu bize öğretilen şeyleri farklı bir bakış açısıyla okudum. Tarihte bize zafer ya da fetih diye nitelendirilen gelişmelerin karşı taraf için ne kadar farklı olduğunu bir kez daha anladım. Alparslan Türklere Anadolu'nun kapılarını açtı diye övünürüz ama ordusu Semerkant'a yürürken oradaki insanların duyduğu korkuyu hiç düşünmeyiz. 

İkinci kısım ise daha yakın bir dönemde, 1900lerin başında geçiyor. Amerikalı bir adamın İran'a gelip Ömer Hayyam'ın el yazması Rubaiyat'ını bulma macerasını okuyoruz. Arka planda ise İran'ın yakın geçmişinde meydana gelen çalkantılı olaylar var. 

Birinci kısım o kadar büyüleyiciydi ki ikinci kısıma geçtiğimde bir boşluğa düşer gibi oldum. Hikaye olabildiğince ilginç ilerledi evet ama söz konusu dönemin yapısı çok yoğun anlatılmıştı. Yer yer bir kurgu değil de tarih kitabı okuyor hissine kapıldım. Bu benim için çok sorun değildi; İran'a, İran tarihine de merakım vardır. Yine de ilk kısmın üzerimde yarattığı etkiden kurtulup gerçekçiliğin bu kadar keskin olduğu ikinci kısma adapte olmakta zorluk çektim. Kitabın ilk yarısında anlatılanlarda gerçekten olmuş şeyler, kişiler gerçekten yaşamış kişilerdi tabii ama yazar tarih ve kurguyu öyle güzel birbirine karıştırmıştı ki ayrımını yapabilmek zordu bana göre; aralara serpiştirilen dörtlükler, anekdotlar ve sıkmadan, yeri geldiğince verilen ilginç bilgiler okumayı daha da keyifli kılıyordu.

İkinci yarıda ise birden tarihi bilgi bombardımanına tutulmuş gibi hissettim ve kurgudan kopmuşuz gibi geldi bana. Okuduklarımı sindirmek, daha iyi anlamak için yer yer ara verdiğim, daha fazlasını öğrenmek için araştırma yaptığım da oldu. 

İlk kısım edebi anlamda son derece doyurucuydu; ikinci kısım ise daha çok didaktikti bence. 

Yorumlara baktığımda çoğu kişinin ikinci yarıdan pek haz etmediğini gördüm; kitap hakkındaki olumsuz yorumlar hep bu kısım içindi. Ben de okurken ilk kısımdaki tadı alamasam da yazarın aynı coğrafyanın iki ayrı dönemine bu şekilde ayna tutması hoşuma gitti. Yalnızca okurken şunu düşünmüştüm; belki de iki kurguyu harmanlasaydı yakın İran tarihini okumak daha keyifli olabilirdi. Yani tarihsel akışı doğrusal bir şekilde vermek yerine, hikaye ileri geri gidebilir ve merkez noktası yine Rubaiyat olabilirdi. Böylece geçmiş ve gelecek arasındaki bağlantı daha rahat görülebilirdi belki; bu iki dönemde meydana gelen olayların incelemesi daha kolay yapılabilirdi.

Belki de bu yöntem denendi ama uygun düşmedi. Yazarımız en iyisini bilir diyelim. 

Son olarak kitabın dil ve anlatımından bahsedeyim; kitap son derece akıcı bir dille yazılmıştı, yazarın üslubu hem çok edebi hem de çok açıktı. 

Ve çeviri. Şimdiye dek okuduğum en temiz, en iyi çevirilerden biriydi. Öyle ki ben kitabı çevirisinden okuduğumu dahi unuttum kimi yerlerde. Anadilde yazılmış bir kitaptaki kadar profesyoneldi çevirmenin dil kullanımı. Türkçe'ye hakimiyetine hayran kaldım, çevirisine en içten duygularla saygı duydum. Çevirmenin eline, emeğine, ruhuna sağlık. 

Semerkant bu yılın enlerine girer gibime geliyor. Çok geç olmadan okuduğum için mutluyum. Kitaba kendimi kaptırmam için o son teşviki veren Batur abime buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Onun tavsiyesi olmasa daha ne kadar okunacaklar listemde bekler dururdu bu kitap bilemiyorum. 



Siz Semerkant'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

19 Ağustos 2018 Pazar

Muggle'dan Öneriler #4 | Blogger olmak için...



Herkese merhaba!

Bu konuda yazıp yazmama hakkında çok düşündüm çünkü kendim de öyle yılların bloggerı sayılmam, yalnızca üç yıldır blog yazıyorum. Yine de naçizane fikirlerimi blog açmakla ilgili düşünceleri olanlara, blogunu yeni açanlara bir fikir versin diye paylaşmak istedim.

Şimdiye kadar birçok arkadaşımdan blogumla ilgili, genel olarak blogger ve blog ortamıyla ilgili bir sürü sorular, öneri istekleri aldım. Ben de bir blog yazmaya başlamadan önce ufak tefek tereddütler yaşadım ama neyse ki etrafımda beni teşvik eden insanlar vardı. Belki de dışarıdan gelen bir destek olmasaydı ben de şu an keyifle yaptığım bu işi yapmıyor olurdum.

Blog yazmakla ilgili sorulan çok şey var, blog içeriği, teknik kısımları vs. Fakat benim bu yazımda değinmek istediğim, bana sorulduğunda cevabını vermekte zorlandığım bir konu : 

-nasıl takipçi kazanıyorsun?

-yazılarının okunmasını nasıl sağlıyorsun? 

Öncelikle ben kendimden örnekler vererek bu durumu açıklamaya çalışayım.

Herkesin blog açmak istemesinin öyle ya da böyle bir sebebi vardır, benimki de okuduğum kitaplar hakkında düşüncelerimi yazmaktı. Bunu çok istiyordum çünkü etrafımda okuduğum kitaplar hakkında uzun uzadıya konuşabileceğim, sohbet edebileceğim kimse yoktu. Kitabın bende yarattığı hisler, düşünmeye ittiği konular, götürdüğü bambaşka dünyalar hep içimde kalıyordu ve bunları bir şekilde dışa vurmak benim için bir ihtiyaç haline gelmişti.

Kısacası ben blog yazmaya bu gerekçeyle başladım ve amacım hiçbir zaman çok takipçi kazanmak olmadı.

Bence sizin de amacınız bu olmamalı.

Gerçekten çok sevdiğiniz bir konu hakkında yazmak, tutkularınızı, hayallerinizi paylaşmak, düşüncelerinizi aktarmak ve hislerinizi dışa vurmak için blog yazın. Birileri sizi takip etsin, yalnızca bir sayıdan ibaret takipçileriniz olsun diye değil.

Böyle olduğu zaman, yani tek amacınız, "ben bir şeyler yazayım insanlar da okusun" olursa, yazdıklarınızı kimse okumuyor diye hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz, hevesiniz kırılabilir. Zaten tam da bu yüzden ortalık bir sürü terk edilmiş blogla dolu. 

Burayı kendinize ait bir ajanda gibi görün. Kişisel bir günlük gibi. Şey, o kadar da kişisel ve özel değil tabii ama bu platformda yazdıklarınız uzun vadede sizin için birer anıya dönüşecek ve sonrasında geri dönüp bu anıları karıştırmak sizin için inanılmaz keyifli ve belki bazı durumlarda hüzünlendirici olacak. Tıpkı bir fotoğraf albümünü açıp eskileri yad etmek gibi.

Kendinizle konuşun. Burada sizden başka kimse yokmuş gibi, aynanın önündeymiş gibi, kendinizle baş başbaşaymışsınız gibi doğal olun. Gösteriş yapmanıza gerek yok, çünkü zaten burası kendiniz olmanız için en uygun yer. Eğer kendinizi en iyi yazarak ifade ediyorsanız, zaten burada "mış gibi" yapmanız gerekmeyecek. Doğal olun, samimi olun, içinizden geldiği gibi olun. 

Derdiniz yalnızca okunmak olmasın, ama yalnızca yazmak da olmasın. Burada sizin gibi bir şeyleri kelimelerle harika bir şekilde anlatan başka insanlar da var, onları keşfedin. Bloglarını ziyaret edin, arkadaşlıklar kurun. Bunu "o da beni okusun" düşüncesiyle asla yapmayın, zaten bunun işe yaradığını da hiç sanmıyorum. Aynı ilgi alanına sahip olduğunuz bloggerların yazılarını takip edin, onlara geri dönüşlerde bulunun. İletişim kurmaktan çekinmeyin, yeri geldiğinde öneri isteyin, öneri verin. Eleştirin ama doğru ve kibar bir şekilde, ha bir de eleştiriye açık olun. 

Hiç takipçiniz olmasa bile, kimse yazdıklarınıza bir yorumda bulunmasa bile, kendinizi blogunuzda yapayalnız hissetseniz bile o sizin blogunuz. Hiçbir şey olmasa bile içinizi dökebileceğiniz, yazma becerinizi kendi kendinize geliştirebileceğiniz bir yer. Uzun süre sonra düşüncelerinizin, duygularınızın ve anılarınızın deposu haline gelecek bir günce. 

O yüzden lütfen, eğer amacınız sadece okunmaksa, bu işe bulaşmayın. Yazmak amacıyla blogger olduysanız ve yine de şu okunmaları kafanıza takıyorsanız, boş verin, yazmaya devam edin! Blogger olmanın en güzel yanı da bu zaten. Kimin hayatına, ne zaman, hangi cümlelerinizle dokunduğunuzu asla bilemezsiniz; fakat bunu yaptığınızı bir şekilde hissediyorsunuzdur. 

İşte bu ihtimalin insana yaşattığı duygu, blog yazmaya değer.



Siz de blog yazıyor musunuz?
Eğer öyleyse blog yazma nedeniniz ne?
Bu işe başlayacaklara tavsiyeleriniz var mı?

Benimle paylaşın!

9 Ağustos 2018 Perşembe

Temmuz 2018 | Aylık Rapor


Her ayın nasıl geçtiğini anlayamayan muggledan selamlar!

Bu ay gerçekten çok hızlı geçti ama. Hızlı geçmesini istemiyordum oysa, Temmuz yaz mevsiminde en sevdiğim aydır. O cumartesi günü gibidir bence. İlk günleri finallerle geçen haziranı, gündüzü yorucu akşamı rahat olan cumaya ve sonbahar telaşının içime yer ettiği ağustosu, pazartesi sendromunu erkenden yaşadığım pazara benzetirim. Temmuz ise ikisinin ortasında, yorgunluğumu attığım, telaşın daha uzakta olduğu o mükemmel aydır benim için.

Dolayısıyla temmuzu geride bıraktığımız için çok üzgünüm. 

Bu ayın ilk yarısı zaten bayram sonrası rehavetiyle geçti; diğer yarısı ise stajla.

Staja başlarken nasıl bitecek diye düşünüyordum ama yarın son günüm ve nasıl geçti anlamadım. Stajın bana kazandırdığı çok şey oldu; en önemlisi de son derece değerli insanlar tanıdım. Bu yüzden bu yaz yaptığım stajı yıllar sonra bile güzel anılarla hatırlayacağım. (Defter doldurduğum işkence dolu anları zihnimden silmek istiyorum ama.)

Staj yaparken kitap okuyacak zamanım olmuştu ama ben böyle yerlerde kitap okuyamadığımı fark ettim. Her an bir işim çıkacak endişesi kitaba odaklanmamı engelliyor çünkü. O yüzden bu ay az kitap okudum :D


Okunanlar

- Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali  (160 Sayfa)

Puanım: 4/5

Kitabın bu kadar sevilmesi ve herkes tarafından okunması benim beklentilerimi yükseltmemiş, aksine düşürmüştü. Popüler olan kitaplara ilgim de anında söndüğünden Kürk Mantolu Madonna'yı okumam bu kadar geç oldu. Popüleritesini hak eden nadir kitaplardan biri bence bu roman. Kitap hakkındaki düşüncelerimi okumak için; tıklayın.

- On Küçük Zenci / Agatha Christie (191 Sayfa)

Puanım: 3/5

İşte bu kitaptan beklentilerim vardı. Gerilmek, meraktan çatlamak istiyordum; sonuyla dumura uğramak, şok geçirmek istiyordum. Buna rağmen o kadar beklendik ilerledi ki hikaye. Katilin kim olduğunu da tahmin ettim ki ben polisiye romanlarda/filmlerde asla doğru çıkarımda bulunamam. Beklediğimi bulamadım kısacası bu kitaptan. 

- Denemeler / Monteigne (... Sayfa)
Puanım: -

Denemeler kısa kısa olduğu için stajda elimde dolaştırdım Denemeleri. Mola verdiğim zamanlarda hemen birkaç deneme okudum. Alıntıladığım çok fazla yer oldu. Okuyup kitaplığa kaldırılacak bir kitap asla değil Denemeler. Kıymetli bir baş ucu kitabı. 

- Silahşor / Stephen King (152 Sayfa)
Puanım: -

Stajda tanıştığım çok kıymetli bir abimin tavsiyesiyle sonunda Kara Kule serisine başladım! Uzun zamandır okumak istiyordum, hatta blogumu açtığım ilk zamanlarda yazdığım bir yazıda çok okumak istediğim serileri listelemiştim; o listede Kara Kule de vardı. İlk kitabı epey okudum, oldukça merak uyandırıcı. Giriş kitabı olduğu için çok fazla aksiyon, ters köşe filan beklemiyorum; şimdilik kitapta her şey olması gerektiği gibi. 

Bu arada harika kitap önerileri veren, sadece kitap değil din, felsefe, dil gibi çeşitli konularda yazılar yazan Batur abinin bloguna bir göz atın derim, gerçekten düşündürücü ve öğretici yazılar yazıyor >>> Akıl ve İman

İzlenenler

Diziler

- Şahsiyet (12 Bölüm) 5/5

Aynı anda düşündürmeyi, sorgulatmayı, meraklandırmayı ve duygulandırmayı başaran nadir yapımlardan birisi. Şimdiye kadar izlediğim en iyi yerli dizilerden biri. Belki de en iyisi. Kurgusundan oyunculuklarına muazzam bir diziydi. Herkes izlesin, herkes Şahsiyet'i hatırlasın.

- Hemlock Grove (5 Bölüm)4/5

Kitaptan uyarlandığını biliyorum ama neden lise ya? Oralarda liseliler böyle şeyler yaşıyor mu gerçekten merak ediyorum. Bu benim açımdan gerçeklik duygusunu çok zedeliyor. Neyse, onun dışında güzel dizi, meraklandırıyor. Geriyor da. Karanlık atmosferini de çok sevdim. Devam edeceğim.

Filmler

- Captain America - The First Avenger (2011) 3/5

Süper kahraman filmleriyle pek aram yoktur; çok tahmin edilebilir gelirler bana. Yine de kafa dağıtmak için bu tür filmler izlemeye karar verdim. İlk Yenilmez'i yıllar önce izlemiştim ama yeni bir maratona başlamak için yeniden izledim. Keyifli vakit geçirtiyor, hikaye de hoş. Öyle işte..

- That Sugar Film (2014) 5/5

Şekerin vücudumuza, bize ne yaptığını açıkça ortaya seren bir belgesel film. Çok ama çok etkileyici. Şekerin hayatımdaki en büyük bağımlılık olduğunu bir kez daha gördüm. Farkında olmadan bile şekere nasıl maruz kaldığımızı da gördüm. Bu belgeseli izledikten sonra hayatımda bir şeyleri, bazı alışkanlıkları kesinlikle değiştirme kararı aldım. Siz de izleyin, etkisini göreceksiniz.