23 Haziran 2018 Cumartesi

Ne Var Ne Yok | Haziran 2018 // Bayram Gezintilerim ya da İzmir'de Görülmeye Değer Birkaç Yer



Herkese merhaba!

Sanırım geçtiğimiz Ramazan Bayramı dolu dolu, dopdolu geçirdiğim ilk bayramdı. Dört yıl önceye kadar hep akraba ziyaretleri, el öpmeler, alınamayan harçlıklara yakınmalarla geçerdi ve bu bayramlar bana rutin, sıkıcı gelirdi. Evet, bunların da olması gerek tabii ama herkesin bayram anlayışı farklı ve anladım ki benimki bu değil.

Bayramın anlamı herkesin mutlu olmasıysa herkesin sevdiği, eğlenceli bulduğu şeyi yapması gerekir öyle değil mi? 

Son iki bayramdır bu felsefeyi takip ediyoruz ve ailecek o üç günde canımız ne isterse onu yapıyoruz. Bu son iki yılda o bayramı gerçekten hak ettiğimi hissediyorum ki olması gereken de bu bence. Neyse ki ailemizdeki herkes bu konuda hem fikir ve aynı şeyleri yapmaktan keyif alıyoruz.

Neyse, bu üç günde gezdiğimiz yerleri şöyle bir anlatayım, gidip görmediyseniz sizin de görmenizi tavsiye edeyim.

Uzun bir yazı olacak, demedi demeyin.



Bayram öncesi öyle çok sıkı bir plan yapmamış, sadece şuraya buraya gideriz filan diye konuşmuştuk sohbet arasında. Benim çoktandır gidip görmek istediğim Sığacık vardı aklımızda kesin olarak. Burası Seferihisar'ın bir sahil kasabası ve resimlerine filan bakarsanız çok şirin bir yer.

Buradan haberimiz Ata Demirer sayesinde oldu aslında. Bir süre önce keyifle izlediğimiz filmi "Olanlar Oldu"yu Sığacık'ta çekmişti kendisi ve filmde gördüğümüz bu kasaba çok ilgimizi çekmişti. İlk fırsattı gezip görmeyi kafamıza koymuştuk, bu bayramda nasip oldu. Bu arada film de tavsiyemdir, oldukça eğlenceli ve renkli bir yapım olmuş.

Sığacık'a vardığımızda marinanın kenarındaki Yalı Cafe'de kahvaltımızı yaptık. Sundukları kahvaltı hem çok lezzetli hem de çok doyurucuydu; ayrıca oldukça da hesaplıydı. Ben özellikle domates ve salatalıklara aşık oldum, tatları harikaydı. Normal porsiyonlarla öylesine doyduk ki o kadar gezmemize rağmen akşama kadar acıkmadık, siz düşünün. Ayrıca cafenin yeri, manzarası, havası o kadar güzeldi ki yediklerinizin tadı iki kat güzel geliyordu. Bir de servis ve işleten insanların ilgisi de hoşuma gitti. Kısacası Sığacık'a yolunuz düşerse Yalı Cafe'de duraklamayı unutmayın derim. 

Kahvaltıdan sonra meşhur Kaleiçi'ni gezmeye koyulduk. Kalenin dış cephesinde normalde haftanın bir gününde görmeyi çok istediğim bir pazar kuruluyor ve bu pazarda kasaba yerlileri taze, el yapımı ürünler satıyorlar. Biz gittiğimizde bayram olduğu için her yer çok sessizdi, kalabalık yoktu haliyle. Pazarı da göremedim ama bir dahaki gidişimde seyahatimi o güne ayarlamayı düşünüyorum.

İçeri girince sizi dar, arnavut kaldırımlı, beyaz mavi renkli eski evlerin sıralandığı sokaklar karşılıyor. Evlerin kapılarının, pencerelerinin üstünde eski fenerler asılı. Hepsinin önü çiçekler, yeşilliklerle süslü. Her birinin o kadar iç açıcı, huzur verici bir görüntüsü var ki o sokaklarda saatlerce dolaşabilirsiniz. 
















Çoğu ev pansiyon, otel, butik otel olmuş. Pek çok cafeye rastlamak da mümkün. Sanat Sokağı'na saptığımızda çok geçmeden karşımıza Deniz Butik Otel çıktı ve belki de gözümüze bir yerlerden tanıdık geldiği için bu samimi otelin bahçesinde soluklanmak için bir mola verdik. Sahibi olan tatlı çift bizimle ilgilenirken mekanın tanıdık geldiğinden bahsettik ve ne öğrenelim: Olanlar Oldu'nun çekildiği pansiyon tam da burasıymış!

Soğuk limonatalarımızı içip serinlerken film hakkında sohbet ettik. Burası gerçekten de çok sevimli bir yer, filmde göründüğünden daha fazla hem de. Bu bizim için çok hoş bir rastlantı oldu aslında. Burayı filmden görüp keşfetsek de Sığacık'a gelirken aklımızda filmde geçen pansiyonu bulmak gibi bir düşünce yoktu. Zaten bile isteye arasak bulamazdık. 




Filmde pansiyonun adı "Adalı Pansiyon." Tabelası hala duruyor :)

Kaleiçini gezdikten sonra Sığacık'ta görmeyi istediğimiz bir başka adres olan Ekmeksiz Plajı'na gitmek istedik. Burada bir doğa parkı ve mesire yeri olduğunu da araştırmalarımdan biliyordum. Yolu sorduğumuz amca oranın kapalı olduğunu öğrendik. Villa inşaatları dolayısıyla kapatılmış ne yazık ki ve galiba artık halka açık olmayacak. Sinirlenmemek, üzülmemek elde değil.

Bu planımız iptal olunca Seferihisar'ın diğer plajlarını görelim dedik ve belirli bir rota izlemeden gezmeye başladık. İlk olarak Akkum'a gittik. Akkum'a, Sığacık'tan Teos'a giden yoldan ulaşılıyor. 
Tahmin ettiğimiz gibi orası çok kalabalıktı. Fazlasıyla da rüzgarlıydı; bu yüzden denizi dalgalı ve suyu soğuk.  Dikkatimi çeken ise deniz kestaneleriydi. Onlar problem yaratabilir, ben çok korkarım. Plajda kimi tesisler de mevcut. Şezlong ve yiyecek-içecek hususunda buralardan da yararlanılabilir. Duşlar, kabinler filan da var ama dediğim gibi rağbet çok fazla, plaj çok kalabalık. Suyun soğuk olması benim hoşuma gidiyor ama kalabalık plajları tercih etmiyorum, bana göre yüzmek için ideal değil. Yine de Akkum'un kayalıklardan bakıldığındaki şu manzarası harika değil mi? Burada da yüzenler vardı bu arada ama dediğim gibi kestaneleri görünce ben ürktüm şahsen. 

Buradan Akarca Plajı'na geçtik. Akarca, Sığacık'tan daha uzak, Akkum'a yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta. Burası Akkum plajından daha tenhaydı; bu yüzden benden hemen bir artı puan aldı. Rüzgar yine çoktu, deniz çok dalgalıydı. Belki rüzgarın daha az olduğu bir zamanda gelinebilir. Tabii her zaman bayramda olduğu kadar az kalabalıksa. 

Birinci bayram günümüz böyle geçti. Akşama doğru İzmir'e döndük ve ikinci gün nereyi gezmek istediğimize karar vermeye çalıştık. Annem çok piknikçidir benim, piknik yapmayı teklif etti. Normalde biz piknik yapacağımız zaman Buca/Kaynaklar'da bulunan Gölet'e ya da İnciraltı Kent Ormanı'na gideriz. Bu sefer bir değişiklik yapmak istedik ve internetten İzmir'deki diğer mesire yerlerini araştırdık biraz. 


Önümüze hemen çıkan listeler pek ilgimizi çekmedi, tam pes edecekken kıyıda köşede kalmış bir forumdan güzel bir tavsiye buldum: Yiğitler. Bize daha uzak bir yerde, Kemalpaşa'daydı bu mesire yeri. Tavsiyeyi veren kişi oradan bahsederken şelaleli, yeşilliği bol bir yer olduğunu söylediğinden hemen merak ettik tabii.

Bayramın ikinci günü öğleden sonra yola çıktık bu sefer. Yolumuz önceki günden biraz daha uzundu, sıkılacağımızdan korktuk. Buna rağmen korktuğumuz gibi olmadı; yolun iki tarafı ağaçlarla doluydu, hava çok güzeldi, yağmur kokusu bize eşlik etti. Harika bir yolculuğun sonunda Yiğitler'e ulaştık. 

Yiğitler, Kemalpaşa ilçesine bağlı bir köy. Biz aradığımız şelaleli yeri bulamadık ama vardığımız mesire yeri de çok güzeldi. Ağacı bol ve sulak bir yerdi. Bir derenin kenarındaydı ve derenin üzerine kurulmuş masalar harikaydı. Bizim gittiğimiz gün derenin suyu azalmıştı çünkü bahçeleri suluyorlarmış. Normal zamanlarda suyu gürül gürül akıyormuş; konuşurken sesini duyurmakta bile zorlanırmışsın. Suyun dolu dolu aktığı bir gün tekrar gitmek isterim tabii :D




Yiğitlerdeki bu mesire yerine araba girmesi yasak. (Ama ben içeri giren arabalar gördüm: Burası Türkiye..) Girerken eğer kendiniz mangal filan yakacaksanız sizden bir masa kirası alıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam 15 liraydı. Orada mangal kiralayıp et vs alabileceğiniz bir tesis de bulunuyor. Dilerseniz, yani biz gibi eliniz boş gittiyseniz, oturup yemek yiyebilirsiniz bu tesiste. Oradan aldığınız etleri mangalda pişirip size servis ediyorlar. Etleri etiket fiyatından satın alıyorsunuz, onlar 10 lira pişirme parası koyuyorlar üstüne. Semaverleri de var. Temiz temiz mangalınızı yiyip mis gibi çayınızı içebiliyorsunuz. Tabii mangalı kendiniz yakınca daha bir güzel oluyor, onun keyfi ayrı ama uğraşmak istemezseniz böyle bir seçenek de var Yiğitler'de. 

Son gün Foça'ya mı gitsek yoksa Urla'ya mı bilemedik ve sonunda Urla'da hemfikir olduk. Urla'yı çok seviyorum ben fakat hiç içini gezmedim. Hep plajlarına yüzmeye gidiyorduk, bu sefer kasabayı gezmeye gittik. Ayhan Sicimoğlu'nun şu programında izleyip görmeyi çok istediğim bir meydanı vardı. 

Meydana girerken, hemen köşede bir fırın var. Bayram nedeniyle çeşitleri yoktu ne yazık ki ama bir yuvarlak buğday ekmeyi almadan geçmek istemedim. İnanılmaz lezzetliydi. 

Bir sürü sandalye ve masanın, rengarenk bir manavın ve küçük, samimi dükkanların olduğu meydanda büyük çınar ağacının altında çayımızı içerken ferahlatıcı esintinin tadını çıkardık. Hemen karşıda Urla'nın meşhur katmercisi vardı fakat karnımız tok olduğundan onu tatma şansımız olmadı. En azından yerini öğrenmiş olduk ama, bir dahaki sefere husisi o katmerden yemek için gideceğiz Urla'ya.

Ayrılırken manavdan mısır aldık, manavcı amcayla ayaküstü sohbet ettik. Sohbetin konusu malumunuz, soğan patates fiyatlarıydı. 

Akşama doğru, yavaş yavaş, gezerek İzmir'e geri döndük. Bu üç gün benim için çok eğlenceli ve dinlendirici geçti. Tüm yılın, okulun, sınavların stresini bu bayramda attığımı hissettim. 

Yukarıda anlattığım yerleri görmediyseniz gidip gezmenizi tavsiye ederim, siz de ferahladığınızı hissedeceksiniz!


20 Haziran 2018 Çarşamba

Ne Var Ne Yok | Haziran 2018 // Ramazan Ayı Raporu


Herkese, dahası gelecekteki bana selamlar!

Bu yazı dizisine 2018 yılında hiçbir güncelleme girmemişim, çok şaşırdım ve bu durum beni biraz üzdü. Çünkü bu 'Ne Var Ne Yok' yazılarını daha çok kendim için, yaşadıklarımı yazıya dökeyim, unutmayayım, okudukça hatırlayayım ve eskileri yad edeyim diye yazıyorum aslında. Bir nevi günlük niyetine yani. 

Bu yazının konusu başlıktan da anlaşılacağı üzere Ramazan ayı dökümü ve bayram gezintilerim. 

Akademik yıl benim için iki hafta önce sonlanmış olsa da ramazan ayı çıkmadan tatile girmiş gibi hissedemedim ben. Çünkü ortada biten dönemlerin yanında devam eden süreçler de varsa ben kendimi rahat hissedemiyor, yeni bir sayfa açmış gibi hissetmiyorum. Bayramın da sonlanmasıyla sanki yaz tatili yeni başlamış gibi bir ruh hali içine girdim. 

Ramazan ayının değerlendirmesiyle başlayayım.

Öncelikle bu dönemde istediğim kadar çok kitap okuyamadım. Ramazan ayı başladığında derslerim henüz bitmemişti. Finallere de çok kısa bir süre kalmıştı. Dolayısıyla bu ayın yarısı okul ve sınavlarla geçti. Yine de elimden geldiği kadar kafa dağıtıcı kitaplar okumaya çalıştım. Mesela Şair Evlenmesi ve Ferhat ile Şirin onlardandı. Arada Oscar Wilde'ın hikaye derlemesi olan Mürver Ağacı'nı okudum. Onu bitiremedim, yarısında bıraktım. Zaten kısa hikayelerden oluşan kitapları sıkılmadan ancak bu kadar okuyabiliyorum. Sınavlarım bitmeden bir de akıcı ve ilginç olduğunu düşündüğüm Hayalet Süvari'yi okudum ama beklediğimi bulamadım. Kitap beklediğimin aksine içimi sıktı, hiç hoşuma gitmedi.

Sınavlarım bittikten sonra çok merak ettiğim ve hevesle satın aldığım Merlin serisinin ilk kitabını, Kayıp Yıllar'ı okudum. Yine beklentilerimi karşılamayan bir kitaptı ama gün içinde güzel vakit geçirtti. Çok akıcı olduğundan zamanın nasıl geçtiğini anlamadım okurken. Bu açıdan iyiydi. Sonra, ramazanın bitmesine bir hafta varken Göçebe'ye başladım. Hala bitmedi. Hala 200 sayfa var bitmesine. 

Bu kitapla ilgili ayrı bir yorum yazısı yazacağım, çok doluyum.

Kısacası ramazan ayı boyunca sadece beş kitap okudum ama Göçebe'nin 600 sayfasını da hesaba katarsak o kadar da kötü bir sonuç değil bence. Sayfa bazında ise 1435 sayfa okumuşum. Bence güzel, umduğumdan çok daha iyi.

İzlediklerimin listesi oldukça kısa. Ramazanın ilk zamanlarında çabucak bitiyor diye 20 dakikalık dizilere saldırıp sadece The Good Place, The Big Bang Theory ve SKAM izledim. Bu tür dizileri izlerken cidden zamanın nasıl geçtiğini, bölümlerin art arda nasıl su gibi akıp gittiğini anlamıyorum, hoşuma gidiyor. 

Pek film izleyemedim çünkü akşamları annemlerle Yabancı Damat izledik, hala da izliyoruz gerçi. Özlemişiz, her şeye rağmen oyunculuklarıyla harika bir dizi bence. 

Ramazan benim açımdan bu sene de çabuk geçti. Bir yarısında okul ve sınavlarla uğraştım, diğer yarısında dizi izleyip kitap okudum. Seçim mitinglerini izleyip vaatleri dinledim, bu konuyla ilgili programları takip ettim. 

Ayrıca stajımla ilgili işleri de halletmeye çalıştım. Stajım temmuzun ortasında başlayacak, havaalanında yapacağım. Çok heyecanlıyım. 

Ayrıca yapacağım stajla güzel tecrübeler edineceğimi umuyor, diliyorum. 

Önümüzdeki seçimin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diliyorum bu arada.

Bayram gezintilerimi bir başka yazıda anlatacağım, bu yazının çok uzamasını istemiyorum.

O yazıda görüşmek üzere!



18 Haziran 2018 Pazartesi

Mim: Kitaplar Kalbimden Vurur

Bloga kitap yorumu dışında bir yazı yazmak isterken bu mime iki davet aldım, çok mutluyum. Hemen beni mimleyen Eslem ve Şule ablama teşekkürlerimi göndereyim. Mim yazısı yazmayı da okumayı da çok seviyorum, bir de bu mimlerin konusu kitaplar olunca aldığım keyif ikiye, üçe katlanıyor. 
Eslem'in yazısını buradan, Şule ablanın yazısını ise şuradan okuyabilirsiniz!

1- Okumayı size sevdiren ne oldu?

Buna tam anlamıyla cevap vermem zor. Küçükken, daha okuma yazma bilmezken anne ve babamı okurken gördüğümde onları ne kadar kıskandığımı hatırlıyorum. Sanıyorum ki bana okumayı bu kadar sevdiren onları devamlı okurken görmemdi.

2- Hiç bir kitabı sayfalarını çevirerek okudunuz mu?

Hatırladığım kadarıyla hayır. Aynı kitabı aynı ortamda aynı anda biriyle okumayı çok seviyorum ama tek kitabı birlikte okumak bence çok rahatsız edici ve sıkıcı olabilir. 

3- Yolculuğa giderken yanınıza kaç kitap alırsınız?

Bir ve üç arasında değişir ama yanıma içinde bir sürü kitap olan Kindle'ımı almadan seyahate çıkmam. Uzun bir seyahat olacaksa basılı kitap almayıp ihtiyaç olduğunda kaldığım yerden almayı da tercih edebilirim. Kısacası bu gideceğim yere ve orada kalacağım süreye bağlı. Sadece yolculuk içinse prensip olarak bir ince bir kalın kitap alıyorum.

4- Asla okumam dediğiniz kategori nedir? 

Böyle bir kategori yok benim için. Romantiğinden politiğine her tür kitabı okuyabilirim. 

5- Kitapları renklerine göre mi alfabeye göre mi sıralarsınız?

Ben kitaplarımı boyutlarına ve yayınevine göre sıralıyorum. Renklerine göre sıralayınca görsel olarak harika bir görüntü elde edecek olsam da alakasız kitapların yan yana durması beni rahatsız ediyor :D

6- Okurken size eşlik edecek bir hayvan ister miydiniz?

Bilemiyorum, okurken dikkati çok çabuk dağılan insanlardan biriyim. Öyle ki bazen ışık bile odaklanmamı güçleştirebiliyor. Okurken yanımda bir evcil hayvan olsa sanırım okuma etkinliğim olumsuz etkilenirdi. Bu konudan bağımsız olarak; bir köpeğim olsun istiyorum.

7- Bookstagram olarak kendi stilinizi oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz?

Hayır. Zaten aktif bir kullanıcı değilim. Hiç değilim. 


6 Haziran 2018 Çarşamba

Merlin - Kayıp Yıllar / T.A. Barron | Kitap Yorumu


Merlin - Kayıp Yıllar

Özgün Adı: Merlin - The Lost Years

Yazarı: T.A. Barron

Çeviren: Aydın Ekim Savran

Yayım Yılı: 1996


BBC'de yayınlanan Merlin dizisini bilmeyen yoktur herhalde. İşte o dizi benim izlediğim ilk yabancı dizilerden biriydi. Ben İngilizce'ye bir nevi bu diziyi izlerken hayran olmuştum. Olmamak mümkün mü zaten?

Kısacası Merlin'in hayatımda önemli bir yeri var. Hala özlediğimde açar birkaç bölüm izlerim. 

Bu seriyi bu kadar merak etmemin nedeni de diziyi çok sevmemdi. Zaten kitabın kapağında diziyi sevenlere yönelik bir yorum da bulunuyor. "Dizinin hayranlarını peşinden sürükleyecek bir eser." Yazarın kendisi de diziye senaryo danışmanlığı yapmış.

Ayrıca kapağın güzelliği konusunda yorulmadan konuşabilirim. Sizce de çok mistik bir havası yok mu? Serinin diğer kitaplarının, yani Türkçe'ye çevrilmiş diğer kitapların kapakları da harika. Hepsini koy kitaplığa, gün boyu seyret! 

Bununla birlikte, keşke kitabın içi de kapağı kadar mistik ve büyüleyici olsaydı diye düşünmeden edemiyorum. 


Kitap, adından da anlaşılacağı üzere Merlin'in  yetişkinliğini anlatmıyor; onun erken yıllarına odaklanıyor. Bu seri onun çocukken yaşadıklarının ve nasıl bizim bildiğimiz Merlin olduğunun hikayesini anlatıyor. Bu açıdan çok ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerekir. 

Kapağından, konusundan ve dizinin neden olduğu bolca hayranlıktan dolayı beklentilerim oldukça yüksekti ama ne yazık ki serinin bu ilk kitabı onları hiç ama hiç karşılayamadı. Okurken devamlı daha ilginç bir şeyler olsun diye bekledim ama bölümlerin sonunda beni okumaya devam ettirecek şeyler bulamadım. Sıkılmamak elde değildi. Tatil zamanı olmasaydı çok uzun süre elimde sürünebilirdi belki de.

Kitaptaki sorun genel olarak maceranın bölüm bazında işlenmesiydi bana göre. Bölüm başlıklarına baktığınızda o bölümde neler olacağını kestirebiliyordunuz bir süre sonra. Kahraman bölüm başlığındaki kişi ya da yaratıklarla karşılaşır, bir sorun ortaya çıkar ve gerilimin yükseldiği anda bölüm biter. Diğer bölümün ilk sayfasında sorun çözülür, yeni bir soruna doğru yol alınır. Sorunların devasa gösterilip böyle şak diye çözülmesi de insanı deli eder.

Bir de kahramanın bölüm sonlarında bayılması var ki sizin de bayılasınız geliyor. 

Bir de ben, bir kehanetten bahsedildiği zaman onun epik bir şekilde gerçekleşmesini bekliyor, istiyorum. Bununla bağlantılı olarak yine kurgudaki kötülük unsurunun yeterince güçlü olmadığı kanısındayım. Aynı şekilde Merlin'in geçmişinin ve adının hikayesinin daha etkileyici kurgulanmış olması gerektiğini düşünüyorum. Kısacası bu gibi, bir kurgunun dinamiğini oluşturan unsurların, genç yetişkin okuyucu için yetersiz kaldığını hissettim kitap boyunca.

Bunları düşünmemin sebebi de benzer daha iyi eserlerle karşılaştırma yapmış olmam büyük ihtimalle. Mesela, kötü bir ruhun etkisi altındaki kral (Kral Theoden), kötülüğün bulunduğu Karanlık Kule ve buraya yaklaşıldıkça gün ışığının azalması (Mordor-Kara Kule), bir ısırık alınca tıka basa doyduğunu hissettiren Ambrossia ekmeği (Lembas) gibi benzerlikler canımı çok sıktı kitabı okurken. 

Tüm bunlara rağmen kitaptaki mekan tasvirleri güzeldi bence. Ne çok uzun ve sıkıcıydı ne de yetersizdi. Betimlenen yerleri ve kişileri rahatça gözümün önüne getirebildim, benim için bu yeterliydi zaten. Yukarıda bahsettiğim bölüm bazında maceralar kitabın akıcılığını olumlu yönde etkiliyordu. Bölümler kısa olduğundan nasıl bittiğini anlamıyordunuz. 

Ayrıca saydığım tüm olumsuzluklarına rağmen ortaokul çağındaki çocuklara hitap edebilir bence. Henüz fantastik okumaya başlamış okurlar oldukça keyif alabilir kitaptan. Tam da bu yüzden, belki kitaplar ilerledikçe, kahramanımız yaş aldıkça kurgu da aynı ölçüde olgunlaşır ve gelişir diye ikinci kitaba bir şans vermek istiyorum açıkçası. Sonuçta seri on iki kitaptan oluşuyor.

Bir de kapaklarına dayanamıyorum, gerçekten çok güzeller.

Son olarak baskıya da değinmek istiyorum. Kapak tasarımını Parodi yayınları kendisi yapmış ve bu konuda bir tebriği hak ediyorlar. Ben okurken hiçbir yazım ya da imla yanlışına, baskı hatasına rast gelmedim. Vardıysa da ufak tefekti ki gözümden kaçmıştır. Çeviri de gayet temizdi, çok yapay ifadelerle karşılaşmadım. 

Toparlayacak olursam Kayıp Yıllar benim için çok tahmin edilebilir bir kurguya sahipti. İşlenilen maceranın aşamaları, yaşanılan zorluklar çok oldu bittiye getirilmişti. Bu tür kitaplarda okumayı sevdiğim ters köşelerden hiç yoktu; yapılmaya çalışılmış ama sönük kalmıştı. Genel anlamda aradığımı bulamadığım bir okuma oldu; yine de ikinci kitabı asla okumayacak kadar nefret de etmedim kitaptan. Bir şans daha vereceğim.


Siz Kayıp Yıllar'ı okudunuz mu?

Hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benimle paylaşın!

2 Haziran 2018 Cumartesi

Aylık Rapor | Mayıs 2018



Herkese merhaba!

Sınavları bugün itibariyle bitmiş, yaz tatili resmi olarak başlamış bir muggle olarak çok mutluyum. Son zamanlarda okul yoğunluğundan dolayı blogumdan çok uzak kaldım, hakkında bir şeyler yazmak istediğim kitapların yorumlarını daha yazamadım ama olsun. Artık burayla gönlümce ilgilenebilirim.

Geçtiğimiz mayıs ayı okuma ve izleme açısından benim için şaşırtıcı derecede verimli oldu. Hep söylediğim gibi, final haftaları bana yarıyor. Her sene bu dönemlerde çok okuyup çok izliyorum. Sanırım stres atmanın en iyi yolu oluyor benim için. Yine de aynı şey neden vize dönemlerinde olamıyor merak ediyorum.

Neyse, bu ay verilecek sınavların, teslim edilecek ödevlerin stresi dışında güzeldi. 



Okunanlar

Bu ay toplam 7,5 kitap okudum. Çoğu ince kitaplar olsa da geçen ay kendime koyduğum aylık 1000 sayfa sınırını geçerek 1147 sayfaya ulaştım. O yüzden mutluyum. 

*Günlerin Sonu / Susan Eee (388 Sayfa)

Puanım: 3

Bir seriyi daha böylece bitirmiş oldum. Kafa dağıtmak açısından iyi bir okumaydı ama yine de memnun kalmadım serinin son kitabından. Seri hakkındaki genel yorumum için tıklayın.


*Mürebbiye / Stefan Zweig (83 Sayfa)

Puanım: 4

*Yakıcı Sır /Stefan Zweig (88 Sayfa)

Puanım: 5

En sevdiğim Zweig kitapları arasında yerini aldı. 

*Acımak / Reşat Nuri Güntekin (150 Sayfa)

Puanım: 5

Ani bir kararla okumaya karar verdiğim Acımak, favori yerli klasiklerimden biri oldu. Yorumu gelecek.

*Oscar Wilde / Mürver Ağacı - Toplu Öyküler (153 Sayfa)

Puanım: 3

Bu kitap normalde 350 küsür sayfa fakat ben yarısını okuyabildim. İkinci yarısında çok sıkılınca bıraktım. Zaten birbirinden bağımsız hikayelerden oluşuyordu, başka zaman gerisini okurum diye düşündüm. En sevdiğim hikaye 'Sadık Dost' hikayesiydi ve bu hikaye, gariptir, bana Tolstoy'un öykülerini anımsattı. Keza diğer hikayeleri okurken de Oscar Wilde'ın öykücülüğünün beklediğimden daha farklı olduğunu fark ettim. Dorian Gray'den edindiğim izlenim bende farklı beklentiler oluşturmuştu ama yanılmışım.

*Hayalet Süvari / Theodor W. Storm (168 Sayfa)

Puanım: 2

Benim için en büyük hayal kırıklığıydı bu ay. Gotik edebiyat ürünü olması dolayısıyla çok merak ettiğim bir kitaptı ama umduğumu bulamadım, çoğu yerde sıkıldığımı hissettim.

*Şair Evlenmesi / İbrahim Şinasi (17 Sayfa)

Puanım: 5

Kardeşim edebiyat sınavına hazırlanırken eserin adı kulağıma ilişti. Ben de lise döneminden biliyorum tabii eseri ve yazarını ama okumamıştım. Edebiyatımızdaki ilklerden biri olan bu eseri okumamış olmak canımı sıktı, ben de hemen okudum. Çok da sevdim. O kısacık 17 sayfada hem güldürmüş hem de düşündürmüş büyük usta İbrahim Şinasi. 

*Ferhat ile Şirin / Nazım Hikmet (100 Sayfa) 

Puanım: 5

Ferhat ile Şirin'in hikayesini hemen hemen hepimiz biliyoruz. Aynı öyküyü Nazım Hikmet, hem de dramatik olarak nasıl anlatmış çok merak ettim. İyi ki de okumuşum, çok sevdim. Ayrıca bu Nazım Hikmet'ten, şiirleri haricinde okuduğum ilk eser, fakat asla son olmayacak.



İzlenenler

Filmler

*Yol Ayrımı (2017) 4/5

*Coco (2017) 5/5

*Cargo (2017) 4/5

*The Skin I Live In (2011) 1/5

*Back to the Future (1985) 4/5

*Donnie Darko (2001) 5/5

*Fahrenheit 451 (2018) 2/5


Diziler

*The Good Place | 1. Sezon 4/5

*The Good Place | 2. Sezon 3/5

Dizinin konusu, havası, oyunculukları çok hoşuma gitti. Yine de ilk sezonun daha güzel olduğunu düşünüyorum. Bir sonraki sezonu merakla bekliyorum ve bir önceki sezondan daha iyi bir iş çıkaracaklarını umuyorum.

*Skam | 1. Sezon 3/5

*Skam | 2. Sezon 4/5

*Skam | 3. Sezon 2/5

*Skam | 4. Sezon 4/5

Birden fazla kişinin tavsiyesiyle başladığım Skam'ı bir hafta içinde bitirdim. Bölümlerin kısa olması, olayların akıcılığı filan hemen bitiverecek bir dizi zaten bence. Kafa yormuyor, iyi vakit geçirtiyor işte. Skins'e benzettim biraz, ama çok değil. Sezonlara verdiğim puanlardan da anlaşılacağı üzere favori karekterlerin Noora ve Sana oldu. 

İyidi güzeldi ama dizi, gerçek Norveç yaşantısını yansıtıyor mu çok merak ettim. Norveç hakkında çok bilgim yok ama oradaki gençlerin bu kadar partici olması şaşırttı :D


Siz bu ay neler yaptınız? 
Benimle paylaşın!